Monday, November 30, 2009

ankaragücüme gidiyor...

büyük bir şehirden, yine büyük ancak önceki ile kıyaslandığında "küçük" kalan bir şehre göç eden bir insan -misal ben- kendini ister istemez (özünde biraz da isteyerek) bu "görece küçük büyük şehirde" yaşayan insan topluluğundan biraz daha... hani nasıl diyelim avantajlı, belki çok az daha yukarıda hissediyor. bana olan şey tam da bu.
Aşağı yukarı beş sene evvel gerçekleştirdiğim ankara'dan izmir'e taşınma hamlesi bana daha büyük - ankara'ya atfedilen klişe sıfat ve nitelemelerle: gri, düzenli, kudretli, bürokratik, ürkütücü vs. - bir şehirden gelmiş yabancı bir adam olmanın zevkini tattırdı. hem elton john bir zamanların meşhuuur nikita şarkısını tam da bizim gibileri (ankaralıları) tanımlamak için yazmamış mıydı? :S


Üstelik -yani işte bu afili durumun üstüne- hayatımı hakikaten daha sevimli bir kent olan izmir'de geçiriyor olmanın keyfini de sürüyorum. yani doğrusu, galiba bir taşla iki kuş vurdum. eh, hiç de fena bir karar gibi görünmüyor değil mi?.. şimdi tutup ankara şöyle nazlı bir güzel özünde, izmir dünyanın en güzel şehridir mis kokar filan gibi yersiz sevdalı güvercin havalarına girmek istemiyorum. zaten girmeyeceğim de... şehirler üzerine yapılan ve tonla subjektif tanımla / betimleme ile bezenmiş genellemelerin hepsi deli saçmasıdır. itibar etmeyiniz.


Hakikaten, herkes bir kahraman arar. bana kalırsa, bu aranan kahraman biraz da kendimiziz. ya da daha doğru bir ifadeyle, bazen kendimizi kahramanlaştırmaya, kendi kahramanız olmaya filan çalışıyoruz. ya da ne bileyim, kendimizi bir parça olsun kahraman gibi görmeye, kimse tarafından fark edilmiyor olsa da bir heroic act'in esas oğlanı olmaya özlem duyuyoruz. bahsettiğim kuvvetli bir narsizm eğilimi gibi görünse de uzaktan yakından alakalı değil. kendimi bazen superman gibi hissediyorsam ne olmuş?! abartacak bir durum yok bence :S


bayram arifesinde gizli superman'ı olduğum izmir'den -kadim geçmişimi ve belki de daha öğreneceğim pek çok şeyi barındıran- fortress of solitude'um ankara'ya kısa bir ziyarette bulunmak fena bir fikirmiş gibi gelmedi. ankara'da aklımı toparlayabilir, belki biraz tek başıma da kalıp orada bir yerlerde gizlenmiş dersleri öğrenebilirdim. ancak doğruyu söylemek gerekirse, orası yalnızlık kalesi olmak için biraz fazla kalabalık. fortress of solitude'un içerisinde hala dört buçuk milyon kriptonlunun yaşadığını görmek sanırım yalnızca benim değil, evrendeki bütün superman'lerin moralini bozacak bir durumdur. işte bu nedenle, ankarayı kriptonlulara bıraktım ve superman uniformamı ankara büyükşehir belediyesi'nin bütün bulvar boyunca dizdiği çirkin aydınlatmalardan birinin tepesine öylece astım.


biraz yukarıda, insan kahramanı aslında biraz da kendinde arıyor -veya buna benzer birşeyler işte- zırvalamıştım ya, eğer o kahramanın içinizde olmadığını filan keşfederseniz de canınızı sıkmayın. hem superman muhafazakar bir karakter sayılmaz mı? fazla iyi, fazla güçlü ve neticede, can sıkıcı herifin teki işte. bu gezegen sevebileceğiniz ve varlığıyla sizi mutlu etmeyi sürdürecek gerçek kahramanlar sunmaya devam ediyor. birini bulun yeter. yani bilirsiniz işte, martılar balıkçıları takip eder çünkü onlar şey düşünür... şey... yani şey...


şimdi gitmem lazım,
manu maçı başlıyor.
oğlum evde silah saklıyor,
ve ben yalnızca bir postacıyım.

ooh ah cantonaaa!
ooh ah cantonaaa!

Tuesday, November 24, 2009

gercege cagri

Uc yil kadar once arkadaslar arasinda gelisen bir sohbette, gitar konusunda gecmiste oldukca ciliz bir atagim oldugunu, neden sonra hic uzerine gitmedigimi sesli bicimde sorgularken olaylar kisa surede gelisti ve elimde bir elektrik gitar, bir de kucuk amfi beliriverdi. Geriye kalan ara parcalari da yavas yavas temin ettim. Tamamdi, belki de artik yapanlari elestirmeyi bir kenara birakip onlardan biri olma zamanim -biraz gec de olsa- gelmisti.

Boyle bir surece girmek, hem yol yordam ogrenmek, hem de yetersiz kalinan noktalarda yardim almak icin konuyu gonullu bicimde sosyal cevrelere tasimayi da yaninda getiriyor. Hayatinda bir donem veya halen gitarla iliskisi oldugunu bildigim herkesle muhabbetini cevirir oldum. Hatta metalci modeli uzun saclarinin yol gosterici isigi altinda daha once calmis veya caliyor oldugunu hic bilmedigim bazi arkadaslara dahi bos attim, hemen hepsi dolu tuttu. Ne cok denemis insan varmis yahu! Ama sarsinti gecirdigim nokta tam da burasi oldu. Gitarla istiraki olmus sahislarla yaptigim sohbetlerin ortalamasini aldigimda, ortaya ekipmanlarin evde tam kadro dekor gorevi gordugu, kenarda islevsiz bicimde oylece yattigi hazin bir tablo cikti. Cogu kisinin hevesi bir yerde tikanmis, atsan atilmaz satsan pekala satilir fakat ayip olur diye ya da kendilerine konduramadiklarindan satilmaz edevatlar artik ya sahiplerinin, ya da elektrik prizleri vasitasiyla topragindi. Bu desenin disina cikma konusunda kesin bir kararlilikla, manzaradan buyuk hicap duydum.

Gitari kiymetli arkadasim pesceyhan odunc vermisti. Hatta kalici bir heves tutturmam durumunda hibe bile etmisti. Yeter ki bu ise dort elle sarilsaymisim. Enstrumanin asigi bir muzisyen olarak, muzik asigi birine boyle comert bir teklifte bulunmasi onun misyonundan. Hem isin icinde yandas tarifesi vardi ve ileride belli mi olur birlikte “jam session”lar filan yapabilirdik. Peki ya canim ortagim? Hic usenmeden turlu zahmetlerle Fanatik gazetesine sarip sarmaladigi, yeryuzunun en sempatik ve kompak gitar amfisini iadesiz taahhutlu adresime kadar ulastiran vefakar ortagim? Evet, onlara karsi sorumlulugum vardi. Ve hayir, dedim ya ekipmanimin o insanlarinki gibi dekoratif objeler olarak kenara firlativerilmis, atil durumda olmasina izin veremezdim. Hemen gitari iade ettim :S Ortagima da amfiyi gondermek istedim ama 12 yillik zorunlu ev sahipliginin ardindan hazir elden cikarmisken tekrar geri alacak kadar enayi olmadigini belirtti. Ben zorla adresine gondermeyi bilirdim de, kurulan raki sofralarinda hep acikta kalan peynir tabagina zemin olusturacak daha iyi bir duzlem bulamazdim. Hem ne de yakisti uzerine dantel ortu.

Tek kazancim bu saniyorsaniz yaniliyorsunuz; yepyeni bir hobi daha kazandim. Gitar penalari cok guzel birer koleksiyon nesnesiymis, kesfetmemle birlikte simdi koca bir kavanoz penam var. Gectigimiz milenyum Metallica’nin Inonu Stadi'nda verdigi konser esnasinda gitarist Kirk Hamett’in (R.I.P. :S) firlattigi penasi bir arkadasimin onune dusmustu. O da hic ilgilenmedigim halde neden bilmiyorum bana hediye etmisti. Penalarin arasina karisti, simdi hangisi bulamiyorum. Hah, az kalsin girisimin bana kazandirdigi ticari zekayi atliyordum. Ilk donemlerde enstrumana hallenen bir yeni yetmeye gitari ederinden yuksek bir rakama okutmak uzereydim ki, pesceyhan'in o bugulu gozleri ve sitemkar bakislari zihnimde canlandi, vazgectim. Ama kesin olarak gitar alim-satim isine giriyorum, deli para var.


Philip K. Dick
‘2012
:S


Not: Yukarida yazilanlarin gercekle ilintisiz salt bir kurgudan ibaret kalabilmesi icin yazar calismalarina devam ediyor. Yalniz parmak uclari bir Lotus'unkilerden daha sagliksiz ve akorlar arasi geciste bir hayli zorlaniyor.

Sunday, November 22, 2009

a history of violence

Hemen ust katimizda, on bes gun ila bir ay araliginda seyreden periyotlarla hiddetli tartismaya, devaminda siddetli kavgaya tutusan genc bir cifte komsuyuz. Aslinda adamin sesini duymadigimiz, disariya monolog seklinde yansiyan tekerrurden ibaret hadise her defasinda sinyallerini en bastan veriyor. Kadin once sesini yukseltmeye basliyor. Henuz tehditkar bir dikte tonuna yukseldigi, bize ulasabilecek desibele vardigi andan itibaren orada duran, artik aliskin oldugumuz o zirve noktasina varmayan tek bir ornegini hatirlamiyorum. Hatta yanmakta olan ve ne kisalan, ne de uzayan fitilin patlayiciyla bulusma anini kestirebilme yetisini bile kazandik. Sasmaz rituel yine ekseriyetle kadin kaynakli agir ithamlar, hakaretler, restlesmeler ve oradan oraya firlatilan cisimlerin cikardigi tok ve urkutucu seslerle (umarim o sesler sadece cisimlerden geliyordur) doyuma ulasiyor. Bana kalirsa bu kavgalardan arta kalan zamanlarda pek iletisimleri yok. O halde ya oldugunda iletisimden maraz doguyor, ya da kadin aralardaki zaman diliminde icinde biriken ofkeyi daha fazla muhafaza edemeyecek noktaya geldiginde devreye bu tutku, ihtiras ve estetikten tamamen yalitilmis, mahalle kavgasi kivamindaki iletisim/siddet giriyor (there's no sex in your violence!).

Kavgalar esnasinda o gur sesten mutevellit mecburen duyumladiklarimdan edindigim fikir su: Korkarim kadincagiz bir sinir hastasi. Apartman ahalisinin soyledigine gore ise kadincagiz bir sinir hastasi. Kocasinin soyledigine goreyse, inanmayacaksiniz, kadincagiz bir sinir hastasi. Hatta bir seferinde araya girmesi icin elci goreviyle gonderilen zavalli “apartman gorevlisi” her turlu zevali goze alarak kapilarini calmis. Adam karisinin kendisini kaybettigini, kendini kontrol problemi oldugunu fakat ozunde cok iyi bir insan oldugunu ve birazdan sakinlesecegini ifade etmis. Gozlerindeki feri kaybetmis, one dogru posturu giderek bozulan ve hic de saglikli gozukmeyen, yasini tahmin etmekte zorlanacaginiz genc bir kadin. Beni yanlis anlamayin, taraf tutuyor veya kendimi hemcinsimle ozdeslestiriyor degilim. Ara sira karsilastigim adamla havadan-sudan, isten-gucten laflariz, sonra o mevzuyu mutlaka ilgisinin karsiliksiz kalmayacagini bildigi futbola getirir (ezeli rakip taraftarlari biz koyu Besiktaslilari artik cilekesligimizden midir, azligimizdan midir sempatik bulur ve bu kimligimizin hayatimizin onemli bir bolumunu kapladigini dusunur –ki dogru; futbol gundemine ilgisiz bir Besiktasliya rastlama sansiniz oldukca dusuktur). Bu sohbetler cok siddetli tartismanin yasandigi gecenin hemen ertesi sabahi, sanki bir onceki gece evdeki esyalarin yarisi yerle yeksan olmamis gibi cereyan edebiliyor. Kim bilir belki kadini bu hale adam getirmistir. Kim bilir selim akilliyi ve magduru oynamanin dayanilmaz cazibesine kapilirken aslinda kadinin psikoz atesine koruklu tahrik otobusuyle gidiyor. O duymadigimiz erkek sesi belki dusuk ses perdesinden, belki de o yerlerini cok iyi bildigi kadinin nevroz butonlarina basan bilincli bir kayitsizliktan geliyor.

Ben isin baska tarafindayim. Bakmayin karikaturize ettigime, is iyice yurek burkucu bir hal aldi. Eskiden gozumuzde bosanma yolunda emin adimlarla ilerleyen vah vah taptaze, siddetli gecimsiz ama halen cikis yolu olan genc bir ciftlerdi. Ancak bu cift evdeki patolojiyi stabilize etmek icin her turlu denklemi cozdu. Almanya’da ikamet eden evsahibini ikna edip evi satin almalari bu yolda atilan tek adim olmayacakti. Bir gun kadini, tahminlerime gore hic degilse bes aylik hamileyken gordugumde beynimden vurulmusa dondum. Cunku onceki tahmini bes ay boyunca kavga mekanizmasi sekteye ugramamis, tam saymaya devam etmisti. Simdi cocuk buyumekte gun be gun. Saniyorum uc yasina filan geldi ve artik varolan siradanlasmis durumun aslinda siradisi bir sey oldugunun ayirdina varmaya, korkmaya ve tepki vermeye basladi. Daha ana rahminde kavgaya dogan bir cocugun gelecegi ne kadar saglikli ve mutlu olabilir ki. Bu aile mahremiyeti denen sey bu topraklarda sarsilmaz bir tabu. Misal Ingiltere’de boyle tekrar eden bir vakaya dair cevreden ihbar alinsa buyuk olasilikla hukumetce gorevlendirilmis bir takim “home office” gorevlileri evinizi ziyaret eder, ziyaretler siklasir, is soruna cozum bulmadiginiz takdirde (rehabilitasyon, terapi her neyse) cocugunuzu kaybetmeye kadar gider.

Kimsenin evlat sahibi olma ozgurlugunu elinden alma dusuncem yok ama anne-baba adaylarinin etraflica bir akil ve ruh sagligi testinden gecirilmeleri gerektigini dusunmeye basladim. Bugun yavrucagin aglama sesini duydugumda icim ciz etti ve ciddi ciddi butun iyi niyetimle gidip kavga bitene kadar cocuga goz kulak olmayi teklif etmeyi dusundum. Sonra tabii ki vaz gectim, aile ici siddetin arasina girilmezdi. Ancak aklin yolu birmis ki telefon konusmasi esnasinda sesleri duyan ablam da, daha soylemeden bana ayni oneride bulundu. Hem adam gorundugu kadar sagduyu sahibiyse bu oneriyi degerlendirmeli. Yazik ki gercekleseceginden emin oldugum bir sonraki sefere artik bu mu olur, baska bir sey mi, bir sekilde mudahele etme konusunda niyetim ciddi. Umarim son anda caymam.

Wednesday, November 18, 2009

ne gerek Vardi?

dr. who, ask-i memn-u ve hanimin ciftligi derken (:S) "remake" cilginligi, buyume surecinde gece uykumuzun katili V (for Visitors) ile yoluna agresif bicimde devam ediyor...


Monday, November 16, 2009

"ve" bağlacı kullanmadım

Yakınlarda işimi değiştirdim. Yeni bir adaptasyon süreci, bunun yanında geçiş dönemi politikalarına ihtiyacım var. Aynı zamanda, pek de uzun sayılmayacak bir aradan sonra, yine ev arıyorum. Dolayısıyla kafayı toparlayıp kıymetli blogumuza vakit ayıramıyorum. Aslında vaktim var... yalnızca kafamı toparlayamıyorum. Bu bence ciddi bir sorun.

Ev arıyorum dedim ya, yine emlakçıların kaşınan ellerine düştüm demek bu. Yalnız bu sefer, durum biraz farklı. Biraz daha sakin, doğruyu söylemek gerekirse daha "güvenli" sokaklarda dolaşıyorum. İnsanların belki on yıllardır aynı komşuları görmeye alışık olduğu - en yenisi 30unu devirmiş- sağlam görünüşlü apartmanlara girip çıkıyorum. Bana gösterilen evlerin bir kısmı, belki daha bir kaç ay öncesine kadar, şimdi aramızdan ayrılmış teyzelerin yaşadığı konutlar.


"rahmetli böyle bir başınaymış işte... çoluk çocuk da uzak...bey amca 82 senesinde ölmüş." hep aynı senaryoyu dinliyorum. Rahmetli teyzeler var ya, işte bu tonton teyzeler; o bıyıklı, o siyah beyaz, o kameraya gülümseyen, geriye yatak odasındaki aynaya iliştirilmiş vesikalığından başka bir anısı kalmamış amcaları nereden bakarsanız bakın, 20 sene evvel gömmüşler. Nur yüzlü teyzecikler, yalnız kaldıkları seneler içerisinde evlere dokunmamışlar tabii. Kadınbaşına kolay mı tadilat işleri filan?.. Beyaz dolaplı eski püskü -her nedense "klasik" diye adlandırılan- mutfaklar, gözalıcı renklerde seramiklerle kaplanmış boğucu banyolar, üstüne ağır mobilyaların sıkıştırdığı kasvetli odalar şimdi, sahipleri de öldükten sonra iyice koy vermişler kendilerini. Kimi evde, dairenin hemen caddeye baktığı camın önünde bir hasta yatağı dahi mevcut. Teyzeciğim kim bilir son kaç senesini pencereden dışarıyı, kendisinin ayak uyduramayacağı kadar süratli akan hayatı izliyerek geçirdi. Belki 2000ler onun için hastalık ve aynı caddenin görüntüsünden ibaretti... Belki bir gözü de kapıda, rahmetli Hilmi Bey'in koltuğunun altında ekmek, -kim bilir eğer keyfi de yerindeyse- montunun iç cebinde de bir küçük rakı ile içeri girmesini bekledi.

İnsan böyle bir eve girdiği an kendisini gerçekte olduğundan 10sene daha yaşlı hissediyor. Ben doğmadan çok önce evlenip yine o evde ölmüş bir çiftin izini takip etmek, manevi olarak insanı korkutuyor. Tamam, yaşamın gerçeği bu. Doğarsın, yaşarsın nihayetinde ölürsün. Fakat bu dünyanın ölümlü olduğu, her faniyi aynı sonun beklediği hakikatını kör gözüne parmağım, sokmanın da bir anlamı yok...değil mi? O evi adam etmek için eşyaları atmak yetmez. Kiremitlerin arasına kadar sinmiş ölümü def etmek istiyorsanız, o daireyi bütünüyle yakmak lazım gelir! İlkel dinlerdeki, ölüyü eşyaları ile gömme fikri aslında hiç de fena değilmiş, şimdi anlıyorum. Anıların ağırlığından kurtulup yeni güne, hayata alan açmak adına, iyi bir fikir doğrusu.



nurullah ataç, karpiç
'46
:S

Thursday, November 12, 2009

martilar, sardalyalar ve Le King

Eger herkes bir kahraman ariyorsa, futbol da bu ihtiyaca yonelik comert bir kaynak. Insanin kendinde arayip da bulamadigi meziyetleri ve ozellikleri barindiran her turden bir karakter bulmak mumkun. Liderlik vasiflari on planda olan mi dersiniz, dogustan yetenekle mukafatli ama basina buyruk mu istersiniz, disiplinli, basari timsali ve profesyonel mi secersiniz size kalmis, her tercihe ve ozeniye uygun sayisiz figur gelip gecti pasif futbol hayatimizdan…

Eric Cantona da sertligi, guclu lider kimligi, dik durusu, karizmasi, dev kalabalikla iletisimi ve serseriligiyle kimilerimiz icin basat bir figur oldu. Bu karisimi tutturmak sadece cok sayida bilesen iceriyor olmasiyla bile zor, ancak onemli bir unsur daha var. Sansasyon tek basina yetmez; anca kaliteli bir iscilikle birlestiginde kitle ceken ozel bir yildiz uretir. Cunku kahraman kusursuzdur, tam da bu yuzden isini iyi yapan olmalidir. Cantona da mahir ayaklara sahip ve sahada hep ne yaptigini iyi bilen vazgecilmez bir oyuncuydu. Ne oldugunun farkinda sahte bir kahraman oldugunu dusunmuyorum; ciddi bir otokontrol problemi vardi. Agir cezalara carptirilan kimi siddet dolu eylemleri (takim arkadasinin suratina krampon firlatma gibi) zaman zaman onu cirkinlestirebiliyordu. Golden sonra onbinleri kendine tapinmaya cagirir halleri de kimilerine gore narsisizmin zirvesi olarak tanimlanablirdi.




Ancak herkes tum bu eylem ve tavirlarin dogalliginin, bir anlamda samimiyetinin farkindaydi. Adini “kung-fu man“e cikaran, hemen saha kenarindaki tribunde yer alan Crystal Palace taraftarina attigi ucan tekmenin ardindan gerceklestirdigi 15 saniyelik basin toplantisi da, sarfettigi tek cumleyle medyaya futbol icinden gelmis gecmis en oz ve vurucu elestiriydi. Hep yaramazdi, futbolu da sebepsiz ve cani istedigi zaman (30 yasinda) birakti. Belki devaminda O’ndan mulhem pek cok oyuncu olmustur ama yukaridaki essiz karisima yaklasabilene pek rastlayamadik.

Filmekimi’nde yer alan ve kacirmis oldugum Looking for Eric’i nihayet izledim. Oncelikle beklenen veya arzu edilenden erken emekliligi hepimizi uzen Cantona’nin “kofti”den bir figur olmadiginin, bu projenin yonetmenligine dise dokunur zorlu hikayelerin, toplumsal catismalarin ve isci sinifinin tercumani Ken Loach’un gecisiyle tescilleniyor olmasina sevindim. Esasen Cantona’nin tekrar olumsuzlestirilmesi fikri bizzat Cantona’nin kendi produksiyon sirketinden, yani muhtemelen kendisinden cikmis. Bu heves kacirici bir nokta olabilirdi lakin Loach ve senaristi Paul Laverty tarafindan kabul gormus olmasi bence fikrin cikis noktasinin onemini asiyor. Adres olarak bu ekibi sectilerse futbol uzerinden mutlaka sosyal ve politik dertleri olan bir senaryoyla gitmislerdir. Ama bu pek kesmemis olacak ki Laverty kafasinda canlanan hikayeyi filme cekmeyi onermis. Ortaya da Looking for Eric cikmis.

Filmi Ken Loach kistaslariyla izleyenler biraz hafif bulabilir. Neticede “komedi” janrina klasorlenmis, populer bir mecra ve figur uzerine bina edilmis, daha once benzer ornegi olmayan Loach-disi bir film. Ancak bazi acilardan Loachvari kalmakta da israrli bir yapim. Kaldi ki futbola duskunlugu bilinen yonetmenin ilk futbolu ele alisi, ya da isleyisi degil (My Name is Joe, izlemedigim Kes). Ayrica hikayenin bazi acilarinin ona kendini ifade imkani saglamasindan cok hosnut. Ornegin mesum davalisi Thatcher’in tohumlarini attigi bireycilik fikri yerine yeniden kolektivizmi ve toplum/takim olmayi kesfetmemizin mumkun olduguna inandigini, filmde de bunu vurgulama sansinin oldugunu soyluyor. Ek bir not; Israil'in isgalci politikalarina karsi gerek bireysel gerekse orgutlu olarak muhalif tavri acik ve net yonetmen Avustralya’daki bir film festivalinden filmini geri cekmis. Gerekcesi festival sponsorunun Israilli olusu.


Hayranlik muessesesi faydaya donusebilir mi?

“Herkes bir kahraman arar” onermesiyle baslayan filmin kahramani Eric ozetle, uzun zamandir bas asagi giden hayatinda yere cakilmaya yaklasmis Ken Loach patentli bir isci sinifi uyesi. Giderek caresiz bir hal alan yasantisinda kesin olarak bir cikisa, bir baskaldiriya ihtiyaci vardir. Tam bu noktada kahramani ve adasi, hayata “yaka kaldiran” adam Cantona topa girer. Filmin anti-kahramani Eric, kahramani Eric’e hayranligini kendi gerceklik kurgusunda somut bir yere tasimaya baslar. “Alter ego”su once pragmatik bir mentore, sonra da – tehlikeli boyuttan ve rahatsiz edici bir ozentiden uzak- anca pacasini kurtarmaya yetecek kadar personasina donusecektir. Devami ise filmde sakli.



Olumlu ya da olumsuz pek cok elestiri getirilebilir. Looking for Eric’in “futbol asla sadece futbol degildir”, “hayat fena halde futbola benzer”, “hayat yuvarlaktir” gibi aforizmalari kokunden kanirtan, futbol ile hayat arasinda analojinin suyunu cikartan, belki sevdigimiz ama artik biraz doymus oldugumuz trendden uzak durusu kendi acimdan onemli bir arti. Daha onemlisi, en duz ve basit haliyle, Loach'un bir yandan kendi hikayesini anlatirken hikayeye odaklayayim diye popularitesiyle kavgaya girmeyip bizi en duru haliyle Cantona’ya doyurmasi... Dunu, bugunu, golleri (ah o Sunderland’e attigi gol yok mu), mimikleri, sevinc gosterileri ve hatta tezahuratlariyla… Daha ne isteyeyim, namsiz Eric kendini arayadursun, ben zaten bizim Eric'i ariyordum.

--------------o-----------------

Full Monty’den ogrendigimiz “ooh ah Cantona” (orada Sheffield United taraftari Robert Carlyle “Oh ah Cantona, has to wear a girlie bra” seklinde kontrasini soyluyordu gerci) tezahuratina kardes turkuler de filmden geldi:

We`ll drink a drink a drink
To Eric the King the King the King
He`s the leader of our football team
He`s the greatest
Centre forward
That the world has ever seen

...

What a friend we have in Jesus
He`s a saviour from afar
What a friend we have in Jesus
And his name is Cantona...

...

Ooh Ah Cantona,
Ooh Ah Cantona
Ooh Ah, Ooh Ah, Ooh Ah
Cantona...
Ooh Ah Cantona

Monday, November 9, 2009

virgül

hayatın iplerini ellerimin içine alıp avucumdaki ince izlere sımsıkı oturtmakla, ah o gerim gerim gerilen incecik ipleri boşluğa bırakıp, o bir anda salıverilmişliğin boşlukta yaratacağı çapı ve yönü belirsiz izleri ağır çekimde izleme keyfini yaşamak arasında bir tercih anında, bir dönemeçte, kentin silüetini dilediğimce seyre dalabileceğim bir "panaromik bakı noktası"nda mıyım acaba?

elbette değilim. öyle tehlikeli, ürkütücü ve bir o kadar da cezbedici sulara dalmadım hiç. hayatımda gördüğüm en büyük kanepe uyumlusuyum. bundan on sene kadar evvel ömrüm boyunca tv izleyip bira içebileceğim, üzerimde nadiren değiştireceğim (yemek lekeleri ile motiflenmiş) atletim olduğu halde, mümkünse şöyle genişcene bir kanepede, boylu boyunca uzanıp geçecek bir ömrün -şaka yollu- hayalini kuruyordum.

ilkokuldaki o kıza, sonsuz teşekkürlerimi gönderiyorum şimdi. adı lazım değil, okulun hemen arkasında açılan hamburgerciye gidip bi'şeyler yeme teklifimi reddetmekle, bana nasıl bir iyilik yaptığının farkında mıdır? eğer kabul etseydi, belki de... henüz bu gencecik yaşımda, 2 çocuk babası, dünyanın en umutsuz adamı olabilirdim pekala. söylediğim gibi, ben bu küçük mavi -elbette "yalnız ve güzel" - gezegenin en kanepe uyumlusu, easy going canlılarından biriyim. ey varlığına bir türlü kendimi inandıramadığım ama "ulan ya varsa" diye tırsıp arada bir hal hatır sorduğum tanrım; naber? :S






bugün pazartesi, madmen zamanı.

Sunday, November 8, 2009

gencligimizi Roll'dun, gittin

Roll’dan oturdugum yerde dona kalmama sebep, benim gibi eminim tum sevenlerinin yuregini yakan mesaj geldi. Populerden demodeye, gunumuz ve gecmis muzigin dehlizlerindeki isimsizlerden nami pek ustalara yuzlerce sahsiyetin gecit resmi son sayisiyla nihayete ermis. Oncelikle hemen satasanlara payini vereyim; Roll’u ozgun uretimden –ve masraftan- kacip baska yayinlardan devsirme isini abartmakla suclayanlar, kolajlarda yer alan materyal secimindeki ozeni ve daginik nesriyatin ozune bicim verip estetize eden, bu sekilde bir anlamda yorumlayan ceviri niteligini goremeyecek kadar kordu. Bence Roll’un kesif derdi yoktu, olana dair mevcut ezberi silkelemek, onlari bambaska ufuklara tasimak maksadindaydi. Ve o sahislar Roll kanaliyla aktarmis olduklari dusunce ve soylemleriyle bize hayati ogretti. Yayinin en basta muzik sonra politika, edebiyat ve sanat alemine ama ille ki Turkce yazin diline kazandirdiklarini saymaya ozel bir sayi yetmez herhalde. Yillarca bu topraklarda calakalem islerle ayi savusturma derdine dusmemis, muzik sevdalisi muktedir kalemlerce onun kadar ciddiye alinmis, yaptigi ise ve okuyucusuna duydugu saygiyi her satirinda hissettiren Roll raflardan cekildiginde beride nasil bir bosluk birakir, dusunmesi bile bogucu… Mesela tarihin ustadlarina cok uzuluyorum, onlara itibarlarini durup durup teslim edecek, onlari isleme yukunun agirliginin altina girecek donanim, kudret, altyapi ve heveste yayin/kadro sayisi yok denecek kadar az. Galiba muzigin unlusu unsuzu, doktoru hastasi hepimiz pusulamizi kaybettik, yukumluyuz. Roll’a once veda selami cakmak, sonra biraktigi mirasa sahip cikmakla… Sayilarin ust uste binmesinden su onumde yukselen minik kule olmasa sikintidan patlardim.



Siradanmiscasina yeni sayi haberinin altina caktirmadan ilistirdikleri, buruk perdeden calmamak icin dilinden geleni ardina komayan mesajdan anliyoruz ki, vedalardan pek hoslanmiyorlar. Sanki biz cok mu seviyoruz...



TENK YU ŞEYTAN
Müsaadenizle bir veda sigarası yakalım, bir veda “kalem”i yuvarlayalım. Diyarbakır meyhanelerinde “kalem” deniyor “yolluk”a...
İlk yudum Turgut Uyar’ın ruhuna:
“Efendimiz acemilik. Bir taş alacaksınız, yontmaya başlayacaksınız. Şekillenmeye yüz tutmuşken atacaksınız elinizden. Bir başka taş, bir başka daha. Sonunda bir yığın yarım yamalak biçimler bırakacaksınız. Belki başkaları sever tamamlar. Ama her taşa sarılırken gücünüz, aşkınız, korkunuz yenidir, tazedir. Başaramamak endişenizin zevkiyle çalışacaksınız.”
İkincisi de Uyar’a:
“Nedir sonsuzdan bir önceki sayının adı diyelim sonsuz eksi bir hayatın adıdır bu.”
Üçüncüsü Latin aşkına:
“Sonuncu yoktur, sondan bir önceki vardır!”
Dördüncüsü, 144. Roll’a, sonsuzdan bir önceki sayıya. Veda sayısına. 13 yıl önce bu mevsimde şeytana uyduk. Uyunca da, baktık olmazsa olmayacak, zaten olmuş olmayacak olan, “olan oldu bir defa, bari hepimize yarasın” deyip yola çıktık. 13 yıl önceki kasım ayının ilk günlerinden bu yana 144 defa buluştuk –altı da “özel”i, toplam 150.
Yaradı valla. Hepimize yaradı.
Ya şeytana uymasaydık?
George Harrison, “Beatles olmasaydı dünya sıkıntıdan patlardı” demiş. Doğru. şu da doğru: Roll olmasaydı sen-ben-o sıkıntıdan patlardık.
Vedalaşırken gözlerinden öpelim Léo Ferré’yi: Tenk yu şeytan! Bize Roll’u verdiğin için.

Thursday, November 5, 2009

ne diyor snooze?

Iyimser bir sekilde “hadi uyanirmis gibi yap, caktirmadan biraz daha kestir” diyor olabilir. Kati uyanisa alistirarak goturmesi kimilerine gore yeni milenyumun en faydali gundelik pratiklerinden. Ancak bazen icine seytan girip “takil bana, gecikmeyi yasa” diyor. Malum, birkac kez bu uyandirir gibi yapma servisine tepki verip ertelediginizde, yari ya da tam uyku duzeyindeki bilinc buna da bagisiklik kazanabiliyor ve duymamaya basliyorsunuz. Esasen durum snooze disindaki her turlu uyandirma servisi icin gecerli. O halde onemli olan gune gercekten baslamak istiyor musunuz, yaptiginiz isi seviyor musunuz sorulariyla girip konuyu, yaziyi ve hatta blogu burada bitireyim. Canim mesela yani...

Oncelikle beni en cok rahatsiz eden, kendi adima soyluyorum, biyolojik ya da vucut saati denen mekanizmanin topyekun iflas etmis olmasi. Gune uyanmak tamamen aygitlarin hukmune gecmis durumda. Oyle ki, alarmi yanlislikla bir saat ileri kurmussam mumkunati yok ondan once uyanamiyorum. Kronos tanrisinin sevgili kulu olarak zamaninda uyanabilmek bu cihazlarin dogru kullanimina, bir de tabii onlarin selametine teslim. Bu yuzdendir ki saglama amacli cihazlari cokladigimiz dahi oluyor. Sorun temelden uyanma ozgurlugunun igdis edilmesi ve zorla uyandirilmanin yukselisi. Muhtemelen bu sepebten vucut metabolizmasi dinlenemiyor, mesela ruyalarimizin da normale oranla buyuk kismini hatirlamayi iskaliyoruz. Bu duzenekte cep telefonunun icadiyla birlikte yeni bir fenomenimiz daha var, o da snooze... Kullanim sakatliklarina iliskin cok sayida alternatif versiyon yasandigi gibi, su ekseni kayik dunyaya uyanmaya onden hazirlayan insafli yaniyla da vazgecilmez bir unsur.

Mekanik alarm sistemlerinde boyle bir opsiyon benim hatirladigim kadariyla yoktu. En fazla alarmin ibresini biraz ileriye tasiyabiliyorduk ancak o sersemlikte goz hizasiyla yapilan sadece birkac derecelik ufak bir aci dondurumu dahi vahim gecikmelere yol acabilirdi. Peki bu dijital icat nereden cikti, kimin aklina geldi? Bununla ilgili cok saglikli bilgilere ulasamadim. Bazi dogrulugunu garantilemeyen bilgi kaynaklarina gore bu mucit ayni zamanda Ben Hur romaninin da yazari Lew Wallace. Saskinlik verici cunku eger dogruysa dijital devrim donemi degil 19. yuzyil sonlarinda yasamis, tum zamanlarin en taninmis eserlerinden birinin yaraticisi ve ayni zamanda ABD’nin Osmanli Imparatorlugundaki elcisi bir general. O donemde bu bulusu hangi cihazla entegre etmis onu anlamadim. Belki konsepti yaratmis olabilir, ancak bana yine de dogrulugu ikna edici bir bilgi olarak gelmedi.

Ilk zamanlar snooze standartinin 9 dk olmasi ile ilgili de farkli farkli gorus ve teoriler var. Bunlardan bilimsele en yakin olani REM teorisini icereni olsa gerek. “Rapid Eye Movement” denen ve gozler fildir fildir dondugu, ruyalarin gorulmeye baslandigi uykunun bu en derin besinci asamasina gelmek belli bir sure aliyormus (5 dakika ile 1 saat arasi). Amac uyku henuz derine inmeden, yani asamanin ilk ortaya cikisindan hemen sonra bu zinciri kirmakmis. Bundan bahsedilen kisacik ve kesintili uyku dilimlerinden pek bir hayir gelmedigi mealinde bir sey anliyorum. Kim bilir belki de plasebo efektidir. Simdi telefonumu kontrol ettim, snooze suresi de kullanici tercihine birakiliyor ve alarm ilk olusturulurken otomatik olarak 10 dakika geliyor. REM'i de yuvarlamislar anlayacaginiz. Neyse benim icin fark etmez, zaten su siralar fikrimden geceler yatabilmiREM.

Monday, November 2, 2009

dar alanda kısa peşkeşleşmeler

Cocukken hem mahalle, hem de okul takimi maclarini yaptigimiz, minubus caddesinin ust kisminda Intas ile Kozyatagi arasinda kalan, amator kume takimlarindan Acarspor’un nizami futbol sahasi vardi. Sert bir toprak tabakanin orttugu saha yilin yarisi balcikla sivansa da saha sadece biz Erenkoylulerin degil civardaki nice okul ve mahallenin futbol mabediydi. Sahanin hemen yanibasindaki devasa arazisiyle un salmis Bora Surucu Kursu’yla kombinasyonu kalabalik kitleye engin bir egzersiz olanagi saglayan yari tesekullu bir spor kompleksi rolundeydi. Lisede hergun okula giderken oradan gecer, sabahin cok erken saatinde kosan, yuruyen, jimnastik yapan ve basini ev hanimlarinin cektigi cok sayida insan obegi gorurdum. Gunumuzde eger orman filan degilse sehrin orta yerinde pek karsilasabilecegimiz bir manzara degil. Soylemeye gerek yok, bugun dev bir konut yigininin heybetli yuksek binalari bu eski spor kompleksinin yerdeki ve gokteki tek hakimi. O kale dustugunden beri gozum ablamin ikamet ettigi ve yillardir yolumun dustugu Bakirkoy Zuhuratbaba’daki Yuce Spor futbol sahasinda, elim de yuregimdeydi.

Yucespor kulubu ve sahiplendigi futbol sahasi, Istanbul luks semtlerinin mahalle aralarinda yerini koruyabilmis son futbol takimi/sahasi emsallerinden. Tabii saha sartlari beklentilerin altinda kaldigindan 1. Amator Kume orta siralarin takimi Yuce Spor uzun zamandir maclarini Osmaniye’de oynuyor. Yine elverissizlikten idmanlarini da belediyenin tahsis ettigi bir sahada gerceklestiriyor. 90 larda ise hem antrenmanlarin yapildigi, hem de sahanin mahalle yerlisiyle kusatildigi amator kume maclarinin oynandigi, takipcisi bol bir sahaydi. Kulup binasi halen yazin mini turnuvalarin duzenlendigi, altyapi idmanlarinin –ki bu alanda kaydedilen basariyla “altyapi” ve “Yuce Spor” mahalli futbol literaturunde sikca anilan ikili- gerceklestigi bu sahanin yan tarafinda yer aliyor.

Aci haber nihayet geldi, araziye 200 dairelik ultra luks bir konut sitesinin serpistirilmesi icin gerekli girisimler baslamis. Hakcasi, basta bu projenin Yucespor’un da dahil oldugu karsilikli fayda(!) kapsaminda gerceklesecek bir paslasma olabilecegini dusunme gafletinde bulundum. Gidip birkac yetkili ile gorustukten sonra utanmakla kalmayip keske isin icyuzu oyle olsaydi, bari kulubun kasasina girecek parayla Yuce Spor yeni yatirimlar ve tesisler yapabilirdi diye hayiflandim. Meger hikayenin arkaplani, benim acar muhabir havalarina girmeme degecek kadar cetrefil ve ketenpere iceriyormus.

Resimdeki Sabri Hoca, futbol aleminin gayri meshur emekcilerinden ve Yucespor’un sembollerinden. “Cigerimiz yaniyor", yabani otlarin istila ettigi istemsiz yesil sahayi gostererek "hayat burada be evladim” diyor en acikli haliyle. En cok da orada buyuyen, her firsatta top tepen “yavrucaklar” icin uzuluyor. Gercekten sahanin su hali sizleri yaniltmasin, bakimi yapildiginda ozellikle yazin dar sokaklarda ve kucuk dikdortgenler prizmasi evlerde biriken enerjisini kosarak ve top oynarak bosaltan cocuk gruplarinin varligiyla sahada surekli bir aktivite ve doluluk gozlemlemek mumkun. Cevre semtlerden aldigi mesin yuvarlak sevdalisi ziyaretcileriyle aslinda kamu adina dev bir fiziksel enerji atik tesisi. Beri yandan da kondisyon depolama ve spor olgusu yesertme/yerlestirme kompleksi. Pardon, kime ne ki bunlardan?















Isin icyuzu demistik; maalesef arazi uzerinde aslinda Yuce Spor hicbir hak sahibi degil. Cunku bu futbol sahasi ve kulup binasi imar planinda “yesil alan” geciyor. Bunun bir yandan iyi bir tarafi da var: Bir baska tuzel kisi/kurum da buranin kullanim hakkini alamaz. Belki de tedbiri elden birakmadan bizdeki hantal/rantal isleyis modelini gozden gecirip bir “istisna” payi birakmali ve "alamaz" yerine “alamamali” demeliyiz. Mevzu karisik, kulup binasi ve sahanin istikbali isleyisine hicbir zaman vakif olamadigimiz o menem burokrasinin ellerinde ve yetkili imzalarin islak murekkebinde. Neyse ki Yuce Spor personeli bu aralar az da olsa konuya duyulan ilgiden ve gerceklesen birkac ziyaretten hosnut gorunuyorlardi. Gorustugum bir kulup yoneticisi “buraya bina dikmek o kadar kolay degil, alamazlar burayi” derken kendisini ikna etmeye ugrasan, girisimin akibetiyle ilintili buruk ve pesinen kabullenilmis bir yenilgi hali de acikti. Sonucu tahmin etmek zor degil. Ancak halen bir ihtimal daha var. O da hakkaniyetli iskan anlayisi ve kati imar defansina takilan peskes mi dersiniz?