Friday, February 27, 2009

09/spring ~ pembe gonlum sende



















soldaki calvin klein sagdaki givenchy.
dogrusu ck'i epey tuttum.
I-D nin subat sayisinda kapakta (ve tabii ic sayfalarda) var ayni takim.
givenchy olani da sevgili dostum s.k. icin dusunuyorum.

Wednesday, February 25, 2009

o kutularda ben...

yikamasini, asmasini, kurumasini, utusunu gectim, ust basi kimi zaman katlayip dolaba yerlestirmek bile zulum. yerinden oynamayan rayli kapak, neyi nasil koyacagimi bilemedigim genis raf, hangisine ic camasiri, hangisine corap yerlestirecegimi kestiremedigim, ve icerisine koyduklarim asla duzenli ve utulu kalmayan orantisiz (basik ve genis, dar ve yuksek) cekmeceler... yalnizca benimki mi boyledir, yoksa herkes ayni dertten muzdariptir de sakliyor mudur bilemedim ama, dolap isi, esyalarin istiflenmesi gercekten yorucu ve bir o kadar da ciddiye alinmasi gereken bir konu. tabii bir hiphop yildizi olsaydim ve mtv ziyaretime geldiginde "welcome to my kingdom" dedikten sonra gosterecek dolap-odalarim olsaydi, bu sorunu hic yasamazdim. uzulurek soyluyorum, suc ortagim d.m.b.'de de bu pariltiyi gorebilmis degilim. elinden tutan olursa belki bir noktaya gelir ama takim elbiseleri icin ayirdigi ve standard bir evin salonu buyuklugundeki ozel odalari olacagini sanmiyorum.

galiba ikea bosuna ikea olmamis. farkli ebat ve desenlerde, ahsap, metal ya da plastik onlarca kutuyu 'saklama unitesi' , 'raf duzenleyici' gibi isimlerle piyasaya surmeden once binlerce isvecli ailenin dolap duzensizligi nedeni ile parcalandigini tespit etmis olmalilar ( yoksa bu varsil iskandinav ulkesindeki yuksek intihar oraninin musebbibi kullanisli olmayan dolaplar mi?). gerci ben su ana kadar bu kutulardan edinip fayda saglayabilmis degilim. zaten ikea'daki 'yaratici olun ve kendinize fayda saglayacak bicimde kullanin' urunlerinin hicbirini almadim. ne ise yaradiklarini cozemedigim bir suru kolaylastirici satiyorlar ve bunlari nasil kullanacagimi dusunmek benim basimi agritiyor. aslinda butun o alternatif saklama sistemlerinin atasini hepimiz cok yakindan taniyoruz; eski ve sadik dostumuz ayakkabi kutusu!

ayakkabilar degerlidir. tshirt fetis'i diye bir sey duydunuz mu? dost basa dusman ayaga bakar diye kim soylediyse halt etmis. soyle designer isi chic bir cift trainer'i ayagina geciren adam yalnizca 'dusmanlarim catlasin' diye mi dusunuyor? peki kadinlar o upuzun, siyah deri ve yuksek topuklu cizmeleri...neyse. sozun ozu, ayakkabilar degerlidir ve tanidigim hemen herkes ayakkabi alisverisinden keyif alir. yalan yok, yeni aldigim bir ayakkabayi disarida kirletmeden once, eve gelir gelmez kutusundan cikarir ve onunla bir salon turu yaparim. hatta cok sevdigim ve aramda duygusal bag olusan kimi ciftler ile bu ev macerasi iki gun de surmustur. onunla tv izlemek, onunla yemek hazirlamak, onunla dus yapmak gibi :S


fakat iste, her guzel seyin bir sonu var. eskiyen ayakkabilardan geriye, dayanikli ve cok amacli kullanilabilecek kutular kaliyor. ornegin babam, bu kutularda ayakkabi boya/cila/firca/bez vs gibi bakim malzemelerini, 80lerin basinda cektirdigine inandigim tonla 'hafif bati muzigi' kasedini, bazi video kasetleri (betamax!)filan sakliyor. aynisini yapmaya calisiyorum ancak anladagim kadari ile henuz fazla miktarda nostaljik/ani nesnesi biriktirememis durumdayim ve coraplari kutulamak yerine cekmecelerde saklamak -ikea nin butun oyunlarina ragmen- daha mantikli. olsun, yine de atamiyorum o kutulari. hacim olarak hemen hemen ayni olsalar da, uzerlerindeki amblemleri, renkleri, delikleri ve bazen de malzemeleri ile aslinda hepsi birbirinden farkli ve her biri ayri/baska ruh halini cagristiriyor. misal su siyah ve soguk jil sander kutusunu sadece birkac defa ve yalnizca gercekten ona ihtiyac duydugumu hissettigim anlarda actim. birbirimize karsi mesefali ve saygili bir durusumuz var. mavi (bazen siyah)adidas kutulari cocuklugumdan beri hep oradalar. turuncu nike'larla da benzer bir yakinliktayiz. kirmizi kapakli camper'lar ise son on senedir her gorustugumuzde bana kendimi iyi hissettirmeyi basariyorlar; "walk, dont run". henuz bir yer bulamadigim sarimsi fred perry ile de iyi anlasacagiz gibi duruyor. sanirim yalnizca converse kutulari ile samimiyet kuramamisim. yerde tozdan perisan bir cift goruyorum ama, ortalarda onlari koyabilecegim bir converse kutusu yok. is ayakkabilari ise her daim duzenli, ve renksiz muhafazalari ile alt gozlerde dizili. bu istif sirasi da gosteriyor ki, gercekten haftasonu icin yasiyoruz ve isin kotusu, her haftasonu da birbirine benzemeye basladi. belki de her hafta yeni bir ayakkabi alip haftasonunu onunla evde gecirecek kadar para kazandiran bir is bulmak lazim.

hastayim (malum grip mevsimi) ve kadim dostlarim ayakkabi kutularinin benimle konustugunu duyuyorum. oysa genelde pek konuskan degildirler. doktora mi gitsem acaba?

Tuesday, February 24, 2009

slumdog questionnaire

Kirmizi haliya ve bunca ihtisama bu fenomen nereden peydahlandi? Nasil en iyi film dalinda aday oldu? Yeryuzunde kameraya cekilip makaraya sarilmis herhangi bir film aday olabiliyor mu? O vakit neden “en iyi yabanci film” diye bir dal var? Bu film cogunlukla Ingilizce oldugu icin mi aday oluyor? Bu durumda Yeni Zelanda yapimi Ingilizce bir film de aday olabilir mi? Peki Slumdog Millionaire hint yapimi mi, yoksa anglo-saxon bir ulke uretimi mi? Batiya acilan bir Hint filmi mi, yoksa Hint menseili western bir yapit mi? Yapimci sirketler Celador Films, Film4 ve Pathé Pictures icinden Hintli olan var mi? Peki bir filmin ulusu finanse edildigi (doydugu) yer mi yoksa gectigi (dogdugu) yer midir? Sanatin milliyeti olmaz, olmaz da, Akademi’nin de mi yok? Bu kadar mi uluslararasi ve hakkaniyetli? Yonetmenin uyrugu konuyla alakali olabilir mi? Iki yonetmenden biri Hintli (Loveleen Tandan) oldugu icin olabilir mesela? Peki Danny Boyle olmasa degil en iyi filmi almak, en iyi yabanci filmde dahi aday gosterilir miydi? Mehmet Barlas dun aksam yorumun farkini belleyip “Bollywood’un Hollywood’a zaferi” diye mest olurken, kimi kime galip getirdiginin farkinda miydi? Hollywood kendini maglup etmesi biraz tuhaf degil mi? Belki avans vermistir (8 avans, 10’da biter). Kalabalik Hindistan yeni pazar mi? Bu film “Bollywood” kriterlerini –birkac klise disinda- ne denli karsiliyor? Oscar’i elestirme klisesine imza atmak istemem ancak gariban/kenar mahalle iti/sade vatandas sorularini soruyorum cunku cidden kafam basmiyor. Ya da bir seyler hakikaten carpik. Belki gerekli bilgiye sahip degilim. Oscar’i ciddiye alanin oscar kadar akli yoktur demisler. Hepsi yalan, kirmizi hali gercek. Fidanlar, ceylanlar, filintalar... Ve melankoli :S













Film guzel mi? Danny Boyle bu yahu, hic kotu olur mu? Olursa da caktirmam, benden cikmaz oyle bir soz. Mumbai’deki insanlik draminin, yoksullugun, carpikligin ve kokusmuslugun net bir resmi. Sosyo-politik kadrajin disinda kalan “Bollywood” kismi beni pek ilgilendirmiyor. Benim icin Boyle halen enine boyuna nesterlenen “arkadaslik” kavraminin, toplumsal gerilimin, beseri iliski yollari iltihabinin, batinin ve modernin, dejenerasyonun ve distopyanin, issizin ve uzayin “batili” yonetmenidir. Ancak bu oryantal ekspres yolculugu da cok anlamli ve basarili bir cesit olarak kendi potansiyeline iddiali bir meydan okuma ve kabuk degisikligi [kariyerde Micheal Winterbottom - The Road to Guantanamo gibi kiskirtici bir cesit, ya da Quentin Tarantino - Kill Bill gibi ulke/ekol sinemasi cesidi gibi]... Hic heveslenmeyin, kapanisa klise sokusturmak kuruyasica huyum olabilir, ancak bu kez Boyle olmayacak :S.

Monday, February 23, 2009

tatli ~ sert



















soyle bakinca -saclara atilan boya disinda- bildiginiz mickey rouke. hafif western havasi, boyun bagi yok, salas ama bir yandan da chic gibi sanki. krem takim laubali fakat ote yandan da kiyak dogrusu. yelegin onunden sarkan zincirler cepte bir kostekli saat bulundugunun gostergesi olabilir. L.A. express iki saat sonra soyulacak (telefonun alarmini kur mickey). sol el kemerin uzerinde, guvenli bir durus... sert adam vesselam. simdi bir de yakindan dikiz. boyun bolgesine zoom:













e!entertainment kanalinca soylersek; koccaman bir Ooops!. olen kopegi loki'nin resmi var boynunda. yakadaki ise loki'nin halefi veya selefi olabilir. guardian'in bu kolyeli rozetli goruntu icin yorumu; "raporlu deli".

Friday, February 20, 2009

cimlere basma Tom

Tom Sheehan adli zat'a bir baska platformda, Uncut dergisinde kaleme aldigi Stereophonics’i oveyim derken grubun memleketlisi ve Galler’in medari iftihari, bizim de can damarimiz Manic Street Preachers’a bel alti vurdugu icin girismis, evveliyatina duz gitmistim. Herseyden once belli bir kistas veri alinarak (ayni janr, ulke, era, ekol vb.) kiyas yoluyla bir baska ismi asagi cekmek suretiyle yapilan her turlu ovguyu aslinda diger isme beslenen kin ya da dusmanligin korsan kanali olarak okurum. Bu agir elestirilerime kendisinden herhangi bir geri donus olmadi :S. Okuduguna eminim, cunku ortaokulda yabanci dili Turkce’ymis. Velhasil polemige girmeyip geri durunca, ben de aradan bu kadar zaman gecmis artik burada kredisini vereyim diye dusundum. Cogu duvar kagitlik cok basarili fotograflar cekmis. Bakiyorum da aralarinda Manics yok. Hic roportaj koparamadi mi acaba? Simdi anlasiliyor bu garezin nerden geldigi. Her neyse, yerini bilmis, kendini muzik elestirmeni olarak degil de fotografci olarak konumlandirmis, iyi de yapmis. "I allways wanted to work in music, but I never wanted to be in a band. I wanted to be the guy that took their picture ".










Hakikaten guzel fotograflar. Birkac favorimi buraya ekleyeyim dedim ama ne klavyem ne de alanim yetmedi. Iyisimi vakit ayirip kendiniz ziyaret edin. Ancak bu zeytin dali maksadini asmasin, seni halen tam olarak affetmis degilim Tom...

http://www.tomsheehan.co.uk/

80s - skins










son kareye ozellikle dikiz
adamin adi mark ve o tarihte wycombe skins lideri. iste o gun davayi satiyor. kafa hala skin ancak asagisi punk'a donmus. lokal bir punk konserine, uzerinde pistols tshirt'i ile gidiyor. punks:1 skins:0

fotografci: gavin watson

Thursday, February 19, 2009

spoDEEoDEE

2 mart pazartesi,
dee dee bridgewater izmir'de olacak.



















konser icin temennim, daha az red earth daha fazla early years olsun.
bu tip buyuk isimler / agir toplar / masters of the universe izmir'e pek gelip gecmiyor. ture merakli olmayanlar icin bile iyi bir sans. hani, evladiyelik anilar birakacak cinsten bir deneyim... olmazsa da paranizi iade garantisi veriyorum. fakat parasini iade ettiklerimi, gunun birinde torun tombalaga "hey gidinin... zamaninda bir dee dee bridgewater konserine gitmistik de hala unutamam!" diye hikayeler anlatirken yakalarsam, o zaman iste herseylerini alirim onlarin.

alin size, some music to drink.

Wednesday, February 18, 2009

blureclipse
















tam da gozu donmus muzik medyasinin bos polemikleriyle zaman ve itibar kaybedecek diye endiselenmisken, nasil da bu sarmaldan cabucak siyrilip dunyaya acilan, muzik aleminin kanimca en cesur, denemeci/deneyimlemeci ve yerini kaybetme korkusu olmayan adami damon albarn projelerden nihayet kafayi kaldirdi ve kaleye bakti; Blur’e topuk pasi yapti. The Clash fenomeninin yasayan efsanesi Paul Simonon’la kurdugu The Good, The Bad and The Queen ile yeri geldiginde anavatani ihmal etmemis de olsa, zihni sinir projelerle amerika-avrupa hatta dunyayi (Gorillaz), Afrika'yi (Mali Project), Cin’i (bu sonuncu proje hakikaten bi fena- Monkey:Journey to the West) arsinladiktan sonra bu tam anlamiyla bir eve donus olabilir. Bir sonraki projeye kadar, tabii ki... Evet, Blur 2009 yilinda birkac konser icin bir araya geliyor. Bereketli sayilabilecek canli performans/ konser yasamimda tipki Radiohead, Pixies gibi icimdeki uktesi kok salmis birkac gruptan biri, Blur. Zaten muziksever icin herhalde en trajik hadiselerden biri de gonul verdigi ve izleme hayali kurdugu grubun beklenmedik bicimde dagilmasidir. Oncesinde jean baptiste de Blur'un ayriligindan dogan magduriyeti eselemisti. Biz de ne de olsa kendi donemimiz, kacmiyor ya, gun olur elbet Blur’u izleriz diye gul gibi gecinip gidiyorduk ki Think Tank albumu sonrasi olan oldu. Lakin uzak adada da olsa, halen bir sans var. Pekala yilin olayi, basli basina bir tatil ve izin plani olabilir. Ama biletler icin parmaklara ve cuzdanlara simdiden davranmak gerek. Temmuz basi Londra-Hyde Park’taki iki konserden birinin biletleri bitmis durumda. Manchester Morning News Arena’da ise ayakta yer yok, koltuklar da epey sinirli sayida. Fiyatlar £50 civarinda. Eger simdiden alinmazsa karaborsa fiyati ucak biletinden pahaliya geliyor. Eh koskoca Blur konseri, bir nevi gunes tutulmasi gibi... goz kamasinca goruntu de bulanik olur. Bir daha ne zaman olur, olursa da omur vefa eder mi? Imkani olan affetmesin, affedenler de affetmeyenleri affetsin.

Tuesday, February 17, 2009

africa uber alles



soul u zaten seviyorum da, boyle icine reggae ler folk lar karisinca daha mi tadindan yenmez oluyor, yoksa bana mi oyle geliyor? ona da kamuoyu karar versin... Ayo 80 dogumlu, su siralar hayli populer bir afro-germen. bu guzel yuzlu, guzel sesli kadin, ismini cismini bildigim ikinci afro-germen. ilki su an schalke04 formasi giyen asamoah idi, ki ben bu ikisi arasinda, yeni tanidigimi izlemeyi / dinlemeyi tercih ederim. haliyle...normal olarak... you know... gerci hakkini yemeyelim, asamoah almanya formasini giyen ilk afrikali (kara adam) olarak hitler'e mezarinda, kanli canli neo nazilere ise oturduklari/gezindikleri yerde on takla attirmisti. Almanya'dan iyi muzik cikar, cikmaz diyenin karsisina kilicdaroglu durusuyla ve shock belgelerle cikarim. basbakan cevap versin, krautrock'i taniyor mu?

aci vatan almanya, sahnesi surdugu topluluklar acisindan hic de yoksul degil. galiba hic bir acidan yoksul degil... misal 'can' gercekten de candir, kraftwerk uzaylidir, einstürzende neubauten ise herhalde avantgarde filandir... fakat bu fazlasiyla sarisin, otomatik ve endustriyel memleketten bu tip karayipler/kuzey amerika/afrika karmasi muzik cikmasina alisik degiliz. oyle miyiz? bence degiliz. almanya'dan cikan farkli isler/turler/kisiler (buna klinsmann ve guzeller guzeli alman kurt kopegi da dahil)genelde, meshur can sikici alman yasam tarzi ile tezat olusturduklari icin ayirt edilirler. oysa ayo, baska bir boyutta sanki.

neyse, down on my kness i'm begging you

Monday, February 16, 2009

okunamayan tarih dergisi #1

SABAHÇI KAHVELERİ
16 Şubat 1909
İKDAM

Istanbul, Beyoğlu, Üsküdar cihetlerinde miktarı mühim bir yekün teşkil eden sabahçı kahvelerine nısf-ul-leylden (gece yarısından) sonra bir takım serseri ve mazenne-i sû eshabı (kötü kişiler) toplanmakta olduğundan bunların dahi diğer kahvehaneler misillü evkat-ı mahsusasında (kapanma vaktinde) kapattırılması hakkında Zaptiye Nezareti'nden memurin-i zabıtaya emir verilmiştir.













ESRARKEŞLER
16 Şubat 1909
İKDAM

Dersaadet'te mevcut esrar kahveleri hemen ekseriyetle şüpheli ve sabıkalı eşhasa melce' (sığınacak yer) olduğundan bunlarda esrar istimal ettirilmemesi hususunun bu kabil kahvehane eshâbına tebliğiyle tenbihat-ı vâkıaya muhalefet olunduğu surette dükkanların sed ve bendi Zaptiye Nezareti'nden taminen iş'ar kılınmıştır.



Osmanlı Basınında Yüz Yıl Önce Bugün
Toplumsal Tarih Dergisi, Sayı: 182