Monday, August 10, 2009

(tax free) blood diamond




turkiye'de pirlantadan alinan vergi orani yuzde b100dy sifir.

Friday, August 7, 2009

bul karayi al babayi


kumar filmlerinden hemen herkes gibi ben de hoslanmisimdir. hatta kendimi vegas'ta uzeri karelerle dolu uzuuuun bir masanin basinda ileriye dogru neseyle zar sallarken (agir cekimde gidiyoruz) ve kazandigim anda masanin cevresinde benimle beraber kazanan diger oyuncularin alkislarini duyarken hayal edebiliyorum. baska bir senaryom daha var. onu da yilbasi milli piyango ikramiyesi bana vurmus olsaydi gerceklestirmeyi planliyordum. soyle ki, yine vegas'ta yuksek ve isil isil bir otel binasinin en ust katinda texasli otel sahibi, japon bir is adami, avrupali unlu bir kumarbaz ile poker oynuyorum. gecenin sonunda yuzbin dolar civari bir para birakmisim masada (ah o son el... o blofu nasil yedim?!)... sabaha karsi binadan cikiyorum, uniformali vale aston martin'imi kapiya cekmis. boynumdaki kravat, kaybettigim paralar bogazima oturdugu icin, iyice gevsemis. kaybettigim icin uzuluyorum fakat sevgili aston martinim "bu kadar da uzme canini' dercesine beni bekliyor. zaten yuz bin dolar da bizi bozacak bir kayip sayilmaz. vegas'in butun kumarhaneleri ve dunyanin butun guzel kadinlarinin kalbi, bana hala sonuna kadar acik. gibi...

fakat su ana kadar hic gercek bir kumar masasinda bulunmadim. yukaridaki senaryodan epey farkli olarak, yazlikta masa hesabina oynadigimiz okey musabakalarini saymazsaniz tabii :S

peki dun aksam basima gelenlere ne demeli? haftada bir kac gun gittigimiz pub'da (oraya kendi aramizda, neredeyse her gun ziyaret ettigimiz icin "kantin" diyoruz)oturmus bira icerken elinde 5 uzun marlboro paketi ve bir tomar kagit olan -ustelik guvenilir yuzlu- bir adam masamizin dibinde bitiverdi. kagidin uzerinde birden 72ye sayilar var. bir kupon 5lira ve isaretledigin sayi tutarsa (kagidin uzerinde bantli bir alan var ve orada bir sayi gizli) paket paket malbuslari goturuyorsun. kupon uzerinde bir kac sayinin uzerini isaretledik (tam olarak 12) ve bant acildiginda kazanamadigimizi gorduk. cikan sayi, kuponun sonundaki 72 idi. Aslinda kaybettigimize pek de uzulmemistik. neticede yalnizca 5liralik bir bahisti ve aramizda uzun marlboro icen kimse yoktu :S adam, biz uzulmeyelim diye "sirketten" ikinci bir kupon cikardi. ekstra para almayacakti. biz yine isaretledik ve yine bir bok cikmadi. kaybettigimizi coktan kabullenmistik ve daha fazla uzatmanin da anlami yoktu. herife 50lira uzattim, karsiliginda bana 30lira para ustu verdi ve bir anda sirtini dondu. haliyle itiraz ettik. birbirinden anlamsiz bir kac cumle kurdu. durustlugunden suphe etmemize cok bozulacagini belirtti. kendi kendine ucuncu bir kupon isaretleyip onu da acti ve yine kazanamadigimizi soyledi. karsimda oturan arkadasim duruma kahkahalarla gulmeye basladi. bense got gibi kalakaldim. kisa bir eglence icin 5lirayi havaya sacmak cok da kotu bir fikir gibi gelmemisti ama giden 20lira olunca, ne yalan soyleyeyim icime oturdu.

derken yan masadan deneyimli abiler izahata giristiler. birisinin soyledigine gore en ustteki ve sigaracinin ilk one surdugu kuponda sakli sayi daima ya bastan, ya da sondan olurmus. yani ya 1 ya da 72 gibi (hakliydi). adam daha once bu isi bir kac kez denemis. sistemi cozup kazandiginda, sigaraci turlu bahaneler uydurup ikramiyeyi vermemis. yan masadaki diger adam da baska hikayeler anlatti ve gormus olsa, bize mani olmaya calisacagini soyledi. tamam biz salaktik da(ya da hala oyleyiz), onlar da bal gibi tezgaha geldigimize sahit olmuslar, buyuk ihtimalle gormezlikten geldiler. olan uc bira parasina oldu... ve ben de (vivaaa)las vegas'a gidene kadar kumar a tovbe ettim. zaten onumuz ramazan.

Thursday, August 6, 2009

casse toi, pov'con (baban haric)















Bir "anani da al git" vakasi da 2008 baslarinda Fransa'da yasanmis. Ben ise bir St.Germain veya St. Michel'in yarisi guzellikte olmayacakken nasil bu kadar turist avcisi (gayet siradan bir cafe'de Kronenbourg 11 avro ki ayni bira tarihi Cafe de Bastille'de 5,60; oradan hesap edin) mekanla dolabildigini anlamadigim, Paris'in Moufftard bolgesinde bir sokak arasindaki bu afisle yeni ogrendim. Sokulmekten kurtulmus eski veya nostaljik bir hatirlatma niteliginde yeni yapistirilmis bir afisti. Eminim gundemi yogun bicimde isgal ettigi donem Paris'in buyuk bolumunu susluyordu. Mesel su: Tarim Fuari'nda (mekan pek yabanci degil) Sarkozy'nin tokalasmak icin uzattigi elini beklemedik bir refleksle ve "dokunma sakin" meali sozlerle geri ceviren vatandasa tepkisi. Tam Turkce karsiligi mi? Kisaca "s.tir git, budala" denebilirmis. Sarko aleyhtarlari da bos durur mu; afisti, karikaturdu, chansondu, kabareydi, parodiydi bu ebedi repligi nakis yapmis her yere islemis. Ilginc bir not da soyleyene degil hatirlatana yapilan cezai uygulama: Bu afisle kendisini protesto eden bir baska vatandas tedbirli olarak para cezasina carptirilmis.

Dilerseniz suradan izleyebilirsiniz... Nasil da caktirmiyor aklinca. Olunca boyle vakalar, cep tel kamerasi yakalar.

Wednesday, August 5, 2009

event horizon aden


Aylardır gündemimizden düşmeyen Aden körfezi, son olarak Horizan isimli Türk bayrakli gemi ve kadın kaptanının rehin alınmasi ile televizyon kanallarımızın ve yazılı basınımızın ilgisine mashar oldu. Aysun Akbay rehin alınan Horizon-1 adlı kuru yük gemisinin 4. kaptanıydı (belki hala öyledir bilmiyorum). Denizlerde kadın kaptan ender görülür, kaçırılan bir gemide kadın kaptan olması da, haliyle söz konusu eylemin haber değerini yükseltti. Hikayenin sonunda ne olduğu bilmiyorum, herhalde bir grup kahraman NATO askeri gemiye baskın düzenleyip Somalili korsanları kıskıvrak yakalamış ve uluslararası adaletin guvenilir ellerine teslim etmiştir.

Horizon-1 ve Aden Körfezi’nde kaçırılan denizciler, korsanlık olaylarının içerisindeki en masum insanlar, buna şüphe yok. Koca bir demir yığının karanlık koridorları içinde, tanıdığı ve sevdiği herkesten uzakta haftalarca kapalı kalmak, bir işten çok bir cezayı andırıyor. Bir kaç konteyner gemisine girip çıkmışlığım var. Yapacak neredeyse hiç bir işi olmadığı için patlarcasına içki içen şişman Rus kaptanların ya da gemideki mutlak hiyerarşi içerisinde ezilmiş, un ufak edilmiş sıradan ve muhtemelen Filipinli tayfanın yerinde olmak istemezdim. Yine de, bütün bu olan biten içerisinde, en büyük günahkarın korsanlar olduğunu söylemek de, son derece yüzeysel bir yaklaşım olacaktır. -ki Alterednative sizi sig sularda birakmaz, derinlere ceker.

Rutin bir haber başlığı; "Somalili korsanlara Deniz Kuvvetleri göz açtırmıyor". Gerçek mi değil mi bilmiyoruz. Zaten haberlerin büyük çoğunluğu, oturduğunuz koltukta kendinizi daha rahat hissetmeniz ve kuvvetli bildiğiniz kurumların hakikaten de kuvvetli olduğuna inandırılmanız için yapılıyor (ya da selülitlerinizden yalnızca 5 seansta kurtulabileceğiniz yeni bir güzellik merkezinin açıldığını müjdelemek için). İyi de şunu soran bir allahin kulu veya allahın bir kulu yok; o adamlar neden korsanlık mesleği ile iştigal ediyorlar? Bir zamanların mutlu ve kendi halinde Somalili balıkçıları, kirlenen deniz, genişleyen av yasakları ve yoğun gemi trafiği nedeniyle işlerini kaybettiğinde onlara başka “katiyer seçenekleri” birakılmış mı? Aden Körfezi’nin korsanları, şimdi başkalarının zenginliğinden kendilerine pay istiyorlar. Bir tür modern Robin Hood'luk güzellemesi yapacak halimiz yok. Fakat bu adamların amacının kimseyi öldürmek olmadığı, silahları bir güç unsuru ve kendilerine yöneltilebilecek askeri müdahalelere karşı tehdit oluşturmak için taşıdıkları da açık. kriminal vak'aların geçen zaman içerisinde, sosyal algının başkalaşması ile (ya da mevcut baskı organın etkisini yitirmesi sonucu) kahramanlık hikayelerine dönüşmesi az görülmüş şey değildir. Anadolu'da dağlara çıkanlara methiyeler düzen tonla hikaye/türkü var; ferman padisahin ise dağlar Köroğlu'nun veya diğer sosyal eşkıyaların... Benzer biçimde Kraliyet Donanması’na karşı savaşan korsanları hep daha çok sevdik değil mi? Kraliçenin kırmızı ceketli, perukalı, snob, hokka burunlu subaylarına, majestelerinin itaatkar hizmetkarlarına karşı; kir pas içerisinde oradan oraya savrulan alkolik, düzensiz, neşeli ve disiplinsiz korsanları tuttuk. Ayrica, Fox Kids’te yayınlanan Çılgın Korsan Jack ve bahtsız dostu Lapacı bence gerçekten komik.

Şimdinin korsanları, Jack Sparrow gibi karizmatik, Keith Richardsımsı, atletik degil. Yine de şunu gözden kaçırmayalım, geçmişte de bir Jack Sparrow yoktu. Korsan dediğin adam Karayip Korsanları serisindekinden ziyade, meşhur Define Adası kitabındaki (çocukken ne severdim) gibi sinsi ve acımasızdı. Geçmişin korsanları muhtemelen 20. yüzyıl sinemasının bize tarif ettiği kurgusal karakterlere hiç benzemiyordu ve o kadar da neşeli, cana yakın insanlar değildi. Tarihi ve güncel korsanlar arasındaki asli benzerlik ise, korsanların taşıdıkları niteliklerinden ziyade, korsanlığın kendisini doğuran ve ayakta tutan küresel adaletsizlikte. 17. - 18. yüzyıllarda zengin ticaret filoları, büyük tüccarların ya da asillerin haksız kazançlarını bir kıtandan başka bir kıtaya, ya da Akdeniz'de bir limandan başka bir limana taşıyordu... Bugün büyük armatörlerin gemileri, Asya'da pek de önemsenmeyen bir yerde çok ucuza ve yoğun emek ile imal edilmiş malları, üzerine kat be kat maddi kar konularak satılacakları başka ve zengin bir ülkeye taşıyorlar. Bu zincir kırılmadığı sürece, korsanlık yaşamaya, ve yaşayan korsanlar bir süre sonra kahramanlaştırılmaya devam edecek. Bugünün ufak tefek, cılız ve pek de zeki görünmeyen Somalili korsanlarını, yarın Aden Hikayeleri beyaz perdeye aktarıldığında Laurance Fishburne ya da Samuel Jackson filan canlandıracak. Denzel Washington olsa olsa Amerikan Donanmasında binbaşı olur.

Tuesday, August 4, 2009

turizm hamlesi: daglica'ya seyir terasi

my kucuk birader iki haftaya yakin suren ispanya seyahatinden sonra harfi harfine su laflari etti; "madrid ve barcelona'yi toplasan, istanbul etmez". bu sozlerin icerisinde herhangi bir sovenizm barindirmadigina eminim, cunku 1)benim kardesim 2) kendisi -tam olarak bilmiyorum ama- nihilist gibi bi'sey. benzer sozleri new york'u ziyaret edip metropol hacisi olan ortagim da soylemisti; "istanbul'da yasayan birisi icin NY oyle cok da buyuleyici bir yer degil". iki guvenilir kaynaktan aldigim bu bilgiler isiginda, memleketin ucuz gunes-deniz turizmi disindaki olanaklarinin, barindirdigi potansiyelin, yeterince gun yuzune cikmadigi kanisina vardim. ha, bunu kendi gozlemlerimle de yapamaz miydim? bal gibi de yapardim ama gosterdigim saglam kanitlarla beraber iddiam daha inandirici oldu sanki.

sabah gazeteye bakiyordum (guardian), asagidaki fotolari gordum. guardian'in foto galerileri hurriyet'inkilerden biraz daha kaliteli. aslinda suraya sarcastic bir gulen surat da iyi giderdi ama ikiboktaustustebuyukse disinda smiley kullanmiyoruz alterednative'de... neyse, UK topraklarinda, iskocya'nin yuksek yuksek tepeleri disindaki en yuksek noktaya, galler'de 1000kusur metre rakimli bir tepeye, 8milyon sterlin gibi bir yatirim ile chic bir tesis yapilmis. modern, guzel bir yapi. manzara? corak topraklar ve ucsuz bucaksiz yukseltiler, guzel bir ufuk cizgisi. aklima "daglica baskini"nindan bir kac gun sonra milliyet gazetesinde gordugum fotograflar geldi. baskina ugrayan sinir karakolunun yerlesik oldugu bolgede cekilmis, olaganustu kareler... "sangidimizin" aksine, yumusak ve misafirperver gorunen daglar, goz alabildigine uzanmis kipkizil ve yemyesil agaclar, sari/turuncu gunesin aydinlattigi bereketli bir ova... bilmedigimiz, gitmeye usendigimiz, farkinda olmadigimiz... kardes galler halki, sevgili toschak ve yasayan efsane ryan giggs kusura bakmasin ama, milliyetteki daglica karekeleri, guardian'dakilerden kat be kat guzeldi. ama adalilarin karakol yerine seyir teraslari, zirhli araclar yerine nostaljik buharli trenleri var. lucky bastards! (pardon ryan)




Monday, August 3, 2009

hava cok sicakti ve ortalarda pek kimse yoktu

bizim "haftasonu notlari" adetimiz olmadi. (yakin zamandaki baska bir blog girdisine de "soyle bir adetimiz" yok diye basladigimi hatirliyorum, demek ki adet edinmekte, gelenekler yesertmekte sorun yasiyoruz). ama bir kac anektodu belirtmeden gecemeyim. aslinda belirtmeden sessizce gecsem de fark etmezsiniz ama yine de bazilarinin benim icin onemli oldugunu ve sizin de bir sekilde kafanizi kurcalamis olabilecegini umit ediyorum. sevgi paylasarak buyur oyle degil mi? :S

otogarlardan nefret ediyorum. epey oldu galiba, uzun saatler suren otobus yolculuklari yapmadim. ama uzun yolculuklar yaptigim zamanlar da otogarlardan nefret ederdim, iyi hatirliyorum. eger yalniz seyahat ediyorsaniz -ki ben o bogucu otogarlarda hep yalniz oldugumu animsiyorum- bunu otomobille yapin. otogarlar, yalniz (olumcul bir yalnizlik degil kastim, sadece o an tek basina olmak) bir insanin kendisini dunyanin en yalniz insani hissedebilmesi icin ideal yerler. ve kim boyle hissetmek ister ki? les gibi tuvaletler, sidik kokan merdivenler... ucuz donerin yagli kokusu... otobus onu cigirtkanlari, yasli ve hasta teyzeler, sortlu az sayida turist, para tuzagi bufeler ve nemli bir sicak... butun bu kesmekesin ortasinda bir yandan telefon ve cuzdan guvenligini saglamaya, cantalari kontrol etmeye, elindeki kitaba yer - pet su sisesini atacak cop bulmaya ve bunlar yetmezmis gibi es zamanli olarak bir de sigara yakmaya calisan ben. holy crap! her sene yazliga 1 kere olsun otobusle gidiyorum (bir bucuk saatlik kisa bir yol) ve o adam hep orada oluyor. ayni bankonun icinde, bilet satiyor. saglikli hala, sadece saclari biraz kirlasti ve gozleri de simdi bir kac numara daha bozuk olabilir. fakat suratsizlik baki adamda. dogruyu soylemek gerekirse, ben de bilet kesme isinde olsaydim, dunyanin en mutlu insani olmazdim. gerci simdi de dunyanin en mutlu insani degilim, ama eminim o zaman daha mutsuz birisi olurdum (olmak fiilinin alternatifini bulsun birisi).

pazar gunu, arabayi alip izmir'e dondum. yapacak hic bir haltim yoktu ve izmir'de, pazar gunu ogle sularinda size arkadaslik edecek bir allahin kulu olmaz (onden yazmistim bu hususu, hatirlayalim). neyse, aklimda da zaten bir kac sey vardi almam gereken. ikea'nin yolunu tuttum. butun otopark neredeyse dolu. iceride enteresan bicimde (yani beklemiyordum) turbanli populasyon yogunlugu vardi. islamic people does not swim. yuzeni de, yuzmeyeninden epey az sanirim. ikea, evinizin herseyi, ustelik denize girmeyi dogru bulmayanlari sicaktan koruyacak kadar da klimali. gerci ben de denize hasemayla girecegime, ikea'ya gidip o kanepeden bu koltuga sekmeyi tercih ederdim. ustelik 15li isvec kofte yalnizca 5 lira filan.

derken aksam oldu ve fenerbahce'ye yenildik. bir haftasonu da boylece gecip gitti iste :S (bagimsiz sonlardan hoslanirim)

Tuesday, July 28, 2009

scale matters



su yukaridaki, tam bir matcbox klasigi. boyalar epey dokulmus, siyah lastikler hafiften oynuyor ama eskidikce de guzellesmis hayta. cocuklugum dizlerimin uzerinde, kutusunda ve altinda matchbox ya da majorette yazan kucuk arabalari hali seritlerinde ileri geri ittirmekle gecti. parkede de ne kayardi bu allahsizlar. ayiptir soylemesi, o kadar cok oyuncak arabam vardi ki, belki de bu yuzden ilerleyen yaslarimda bunlarin buyuklerine genelde kayitsiz kaldim. dogrusu, o kadar oyuncak arabam olacagina simdi bir ferrari'm olsa itiraz etmezdim. ferrayi satar yarim milyon matchbox alabilirdim boylece :S

ayca silverman / gladyo

ayca sen (baskan) ve sarah silverman'in tatar gorunum ve erkeksi style disinda ortak bir yonu de, komik olmamalari sanirim.



eger alterednative odulleri de bir sey yapsaydik, gecen sene en iyi tv kanali kategorisinde oyumu e2 den yana kullanirdim. Ayrica gercekten neden boyle bir odullendirmeye gitmiyoruz, ortagimla bu konuyu muzakere edeyim... e2 iyi/guzel/bitte; en guzel diziler (niptuck / dirt / madmen / itisalwayssunnyinphiladelphia) en iyi showlar (jonstewart / conanobrien / jimmyfallon) onlarda. dici kumandamda 50 yi tuslayinca (50yi acinca, 50ye basinca...hangisi dogru?) karsima cikan seyden 90% oraninda memnun kaliyorum ve kabul etmek gerekir ki bu hayli iyi bir oran. dayanamadigim yalnizca o var...sarah silverman, uzgunum ama komik degilsin! jest ve mimiklerin/elin ayagin durmuyor, surekli konusorsun... neden bu kadar cocuksu, daha dogrusu neden bu kadar erkekcocuksu :S oldugunu bilmiyorum... fakat dostum, dayanilacak gibi degilsin. fazla abartilisin. dun aksam izledigim "70lerden kalma, beyazlasmis kopek kakasi" cevresinde donen episode'undan sonra, sana daha fazla dayanamayacagimi anladim. simdi git... ve bir kac ay donme lutfen.

benzer bicimde fazla erkekcocuksu, fazla komik, fazla neseli ve fazla "abi"li bir baska showbizz kadini da ayca sen baskan. hakkini yemeyelim, o arada sirada komik olmayi basariyor ve sarah silverman gibi durmadan ona buna saldirmak yerine "bize ne abi yaa" ile gecistiriveriyor. fakat silverman'in avantajlari da yok degil. ornegin yaninda kendine sebastian carlos diyen ve cok konusmakla beraber ne soyledigine dair en ufak bir fikir vermeyen bir hispanik superstar tasimiyor. artisiyla eksisiyle bu ikiliden uzak durmakta fayda var. neden kendinizi gunde iki kez (sabah arabada / aksam evde) haybeye yorasiniz ki?

Monday, July 20, 2009

wasted life in black&white

iyice agitlar birligi olduk, ancak kayipsiz bir hafta gecmiyor. temmuz ayinin -umuyoruz ki- son yolcusu buyuk besiktasli agabeyimiz vedat okyar. kendisi "aksamci" sinifindan yusuf tunaoglu ile birlikte george best'in pekala besiktas mumessili olabilir. bir keresinde, herhalde bir on bes yil kadan once, caddebostan'da sahibi oldugu barin onunde demlenirken gormus, gidip kendisini opmustum. gosterdigi sefkati veletligime ve aniden onu gorunce sergiledigim naif tepkiye degil, hayatimda herhalde sadece onun icin yuklenecegim klise -fakat kendisinin de cok sevdigi- kalip olan "guzel insan" olusuna yoruyorum. bir kez de buyuklerime kaynak oldugum ve alti kisi baslayip onun da sonradan eklendigi yaklasik 35 kisiye varan bir masada birlikte kadeh kaldirma serefine nail oldum. "benim ickiden evladim" kabilinden bir jestle garsonun bir cirpida anladigi ve getirdigi, eminim alkolsuz orani cok dusuk icki neydi soramadim. hep de merak ettigim bir muamma olarak kaldi, tekrar bir araya gelsek kesin soracaktim. bardagindan anladigim kadariyla (ince, uzun ve bol buzlu) cin ya da vokta agirlikli, belki biraz da tekila katkili saydam beyaz bir karisimdi. televizyonda neyse, masada da o. hic usanmadan, karsindakinin yasina basina sekline semaline bakmadan her soruyu buyuk bir ciddiyetle dikkate alip cevaplayan, insanin sarilip omuzunda aglayasi gelen bir babacandı. bir sergen fanatigi olarak sergen'e cok kizgindi, yetenegini futursuzca harcadigi icin. "bizim degil de kendi istedigi hayati yasadigi icin mutluysa, kizmakta hakli miyiz abi?" diye sordugumda "sonradan cok pisman olur" deyip ozeti "bizim yasamasini istedigimiz hayat ileride onun da yasamis olmayi isteyecegi hayat olacak" turunden bir kontrayla beni ters koseye yatirmisti. neyse ki pesinde ziyan oldugu siyah-beyaz renklerin sampiyonluk karnavaliyla ugurladik vedat abi'yi. ruhu sad olsun, tum sozler ucsun, son yazisi bir de burada kalsin.



Orada olmak vardı..Şampiyon olan Kartal’ı izlemek, hakedilen bu büyük başarıyı alkışlamak vardı aslında. Ama olmadı...

Kendimi Denizli’de oynanan bu şampiyonluk maçına çok hazırlamıştım. Kaderde Beşiktaş şampiyon olurken hastanede yatmak da varmış... Üzüntüm büyük, tüm sezon adım adım yaşadığım, büyük keyif alarak içinde olduğum şampiyonluk yolculuğundaki son durağı kaçırdım.

Ama bu çok özlediğim şampiyonluk, üzüntümü yok ediyor... Sevincim katlanarak büyüyor. Bana derman oluyor, ilaç oluyor...

Ufak da olsa korkularım vardı. Futbol bu, ne olacağı hiç belli olmaz. Onun için geçen hafta demiştim ki ‘Tecrübelerim bana ayakkabıları bağlamadan hiçbir yeri işaret etme’ diyor. Çok şey gördüm, çok şey geçirdim. En azından kısa metrajda yaşanan bir F.Bahçe-Denizli maçı var...

Mustafa ve talebeleri o korkulardan beni, sevinçlerin en güzellerinden birine uçurdular.
Hepsine helal olsun. Kim iyi oynadı kim kötü oynadı bu saatten sonra oralara dalmam. Tebrikler. Tabii ki ön plana çıkan oyuncular var. Ama hep beraber istediler, hep beraber kazandılar. Stres dolu maçı kazanmak kolay değildi.

Şampiyonluk analarının ak sütü gibi hepsine helal olsun...

Friday, July 10, 2009

blue in the face

Ne guzel filmdi, ama konu Paul Auster degil. Bu kalibin Turkce mealini kelimeler uzerinden vermek biraz zor. Bizde mosmor olmak var, ama o da genelde bir bozguna ugrama, cuvallama ya da hayal kirikligi aninda yuzun aldigi renk olarak betimlenir. En iyisi anlamli bir karsilik olmayan -ki anlamli olmamasi daha iyi, boylece bizde karsiligi olmadigini da anlamis oluruz-, yorgunluktan masmavi kesilmek diyelim.

Britanya’da yardim kurulusu Oxfam, iklim degisikligi kampanyasina ilgi cekmek maksadiyla bir grup gonullu unluyu aramis ve boyamis. Fotograf hilesi filan degil, cekimlere ait bir video da mevcut ve bildiginiz maviye boyamislar. Aralarinda basindan asagi kovalarca mavi boya dokulen zat bile var. Neyse, asil iddia bu degil ama girismisken hakkiyla yapmalari, unlulerin de bu sulu-boyali ise uyumu yurekten destegi sembolize ediyor sanki. Jarvis Cocker, Norman Cook/Fatboy Slim, Tom Smith (Editors), Little Boots bu unlulerden…


Kapmanya iklim degisikligiyle savas icin “yorgunluktan masmavi kesilene kadar” aksiyon talep etmeye kiskirtiyor. Gectigimiz hafta her yil yaptigi gibi –ve sanki bunu ben biliyormusum gibi- Glastonbury’e de cadir kuran organizasyon ziyaretcilerini maviye boyayip dijitalize ediyormus. Ya da umarim once dijitalize edip sonra boyuyorlardir. O kadar. Dileyen kiskirabiir, yetkili cadirlardan boyasini israrla isteyebilir.

Birkac gunluk Balkanlar is-seyahatimde defalarca kez kavurucu gunesten karanlik, gok gurultusu ve saganak yagmura gecise, ya da tam tersi akisa sahit oldum. Oradakiler bu durumun ilk kez bu yaz hasil oldugunu, yazin basindan donguyu hemen hemen bir gun bile sasmadiklarini (benim bulundugum her gun bir ya da iki kez oldu), devam ettikce ve kesilmedikce kalici bir iklim degisikliginden cekindiklerini soylediler. Bu benim gozlemledigimdi, fakat farkli cografyalarda iklime ait baska seyir degisiklikleri de duyuyoruz. Bunu doganin karsimiza gozle gorulur kanitlarla cikmaya basladigina yormakta gec bile kaliyoruz. Artik isin sakasi yok; olsa da “that joke isn’t funny anymore”.