Friday, September 4, 2009

modern art is rubbish

Wednesday, September 2, 2009

oasis split

Saatler 22:00’a yaklastiginda Rock En Seine’in ana sahnesi (Grande Scene) ve onbinler birinci gunun en buyuk olayi icin tamamen hazirken gelen anons geceye ve belki Oasis tarihine noktayi koydu: “Liam ve Noel Gallagher’in sahne arkasinda yasadiklari munakasa buyumus, grup sahneye cikmama karari almis ve konser iptal edilmistir”.

Oasis’e suregelen antipatimi besleyen corbada muzikal altyapidan azade bir suni/medyatik Blur-Oasis cekismesinin oyununa gelip hep Blur’un tarafinda yer almamin tuzu mutlaka vardir. Bu kadar uzak bir ulke, kultur ve rekabette taraf olmak da futboldan kalma bir aliskanlik olsa gerek... Gecen yillarla birlikte olgunlasan karakterim, gercekle olan iliskim ve dunyayi algilayisim bugun hala bu savasi kazandigimizi dusunuyor :S Bana kalirsa Oasis buyuk bir tongaya dustu. Muzik dunyasi bir yanlariyla kendilerini Beatles’in devami olarak gorurken onlar da bahsedilen ve kasi koymasi guc bu fantazmanin halusinasyonuna kapildi. Ama Beatles’in farkli donemlerin(in) etkisinde muziklerini -tabii ki hayranlari ve o gunku Rock'un sinirlari el verdigince- genis bir duzleme yaymaya ve cesitlilik arz etmeye calistiklarini sanirim unuttular. Damon Albarn’in ozgurlukcu muzik anlayisi, deneyselligi, meraki, turlu yaramazliklari ve zihn-i sinir muzik projeleri soyle dursun, Blur bile kendi icinde, hatta ayni albumu dahilinde cok cesitliydi. Yani belki de Oasis’in yapamadigini Blur yapti. Dahasi Oasis’in gittigi yolda son birkac albumdur cuvalladiklari da hem –pek itibar etmedigim- istatistiki, hem de –kesin olarak katildigim- musiki bir gercek. Birkac ay once okudugum bir roportajinda Noel muzikal oz elestirilerde bulunurken belki yukarida sozunu ettiklerimize de ithafen kendi bildikleri tek muzik turunun bu oldugunu, dolayisiyla bu yoldan ilerleyeceklerini ama akibetlerinin ne olacagini bilmedigini belirtiyordu.

Noel ayni roportajda Lennon personasina burunmus, kendisini ciddi anlamda O’nun gunumuzdeki reenkarnasyonu zanneden Liam’in durumundan endise duydugunu soyluyordu. Bununla da yetinmiyor, kardes olduklari halde bu kadar cok problem yasamalarinin normal olup olmadigini soran muhabire de Liam gibi birini bunca yil iyi bile idare ettigini belirtiyordu. Ancak tekerrurden ibaret grup/aile ici hatta siddet de akla yoksa tum bunlarin medyatik ve reklama donuk bir kurmacadan ibaret mi oldugu sorusunu getiriyordu. Ayni grupta birbiriyle mutemadiyen didisen iki basarili kardesten guzel malzeme mi olur? Ama bir yandan da cok gercek gibi duruyordu. Dusunsenize, birbirinden uyuz iki Rock Star ve sahsen Liam olsam Noel’e, Noel olsam da Liam’a tahammul edemezdim. Yani bu kavganin gercek olmamasi icin hicbir neden yok. Bu durumda bahsi gecen catismanin gunun birinde grubun sonunu getirme ihtimali belirgindi.

Eh, tabii ki Oasis bunlardan ibaret degil. Her nefret beraberinde bir kompleks barindiyorsa bunun da zamanla bir hayranliga donusmesi an meselesidir. Manchester’dan oluslari elbet haneye arti puan anca hepsi bir yana, son 20 yilda tum egretiligi, narsisizmi, ulasilmazligi, dokunulmazligi ve diger kliseleriyle kac Rock Star yetisti? Daha sicak, yakin ve cift yonlu hissedilebilir bir sevgi akisi yerine seyirci ve muzikseverle araya uzun bir mesafe koyup onca zaman yilmadan bu rolu ve mesafeyi korumak o kadar da kucumsenecek bir sey olmasa gerek. Kardesler bu rolden pes etmezken gosteriyi de ihmal etmediler. Liam’in “bizim konserimizden tek bir kisi mutsuz ayrilmaz” iddiasina kulak verip bir konser grubu olarak Oasis’e her zaman hakkini vermek gerek. Sahneleri hep ihtisamli, performanslari da buyuleyici olagelmistir. Sadece gorsel yayin araclarindan edindigim bu izlenimlerden sonra sira bunu ciplak gozlerle deneyimlemeye gelmisti ki...

Anonsu ilk duydugumda hicbir aldatilmislik duygusu yasamadim. Bilakis oncul intibam, konser oncesindeki suphelerim ve Oasis’e olan guvensizligim hakli cikmisti. Iste benim tanidigim Oasis buydu. Buyuk olasilikla manasiz bir tartismaya kaptirip orada bekleyen 50 bini askin arasi insani sukut-u hayale ugratmakta beis gormeyecek, simarik ve cekilmez iki kardesten kurulu, konseri ve gosteriyi kotarmak yerine olumsuzlugu devam ettirecek, kalabaliga saygisi olmayan bir gruptu. Onlar varken hicbir seyin yolunda gitme garantisi de yoktu, zaten bu ilk de degildi. Fakat ertesi gun problemin daha buyuk oldugunu ve grubun dagilma noktasina geldigini (bu kacinci?), hatta Noel’in ayriligini (sanirim grubun gelir dagiliminin %60 ile basini cekiyordu, tum baliklar icin tesekkur ediyordur eminim) ilan ettigini duyunca biraz burukluk duydum. Belki tarihi bir ana taniklik etmistim ve Oasis birkac metre onumde sahne arkasinda dagilmisti. Bir antipatizan icin hic de fena bir referans degil hani. Belki ileride grubun biografisinde “2009 yilindaki Paris konserinin hemen oncesinde yasadiklari tartisma grubun sonunu getirdi” gibi ifadeler olacak ve “oradaydim” diyebilecegim. Ama bu taniklik “su ana kadar Oasis’i hic izlememis olma” unvanini geri getirmekle kalmadi, bir daha hic izleyememe yuksek ihtimalini de beraberinde getirdi. Dagilmalariyla problemim yok, onu orada aglayan Oasis fanlari dusunsun, ama acikcasi son konserlerine taniklik etmis olmayi ve Oasis’in kendim icin belirledigim “iyi yanlarini” gormus olmayi cok isterdim. Bundan sonra birlesseler dahi pek peslerinde olacagimi sanmiyorum. Yine boyle denk gelirse belki. Ama bu kez 5 dk kala kendimle kavga edip konser alanini terk etmemek konusunda soz vermiyorum.




Not: Oasis’e kadar hersey cok iyiydi. Organizasyon ve diger gruplar hakkinda ayri bir baslikta gorusuruz.

Monday, August 31, 2009

mucize recete

Hepsinden onemlisi, sinir bozuklugu yerine yorgunluk, bikkinlik, hazimsizlik yerine mutlu olacak, yasama sevinci bulunacaktir. Zorunlu calisma bos zamanlari zevkli kilmaya yetecek kadar olacak ama bitkinlik yaratacak kadar olmayacaktir. Insanlar bos zamanlarinda yorgun olmayacaklarindan sadece edilgin ve yavan eglenceler istemeyeceklerdir. Insanlarin hic degilse %1'i, meslek calismalari disindaki vakitlerini su ya da bu cins bir kamu yararini hedef tutan calismalara ayirabilecekler ve bu calismalar gecim saglamak kaygisiyla yapilmadigi icin de, ozgunluklerinin karsisina cikacak hicbir engelle karsilasmayacaklari gibi, yasli ustatlarin koydugu olculere uymak zorunda kalmayacaklardir. Ama aylakligin ustunlukleri sadece bu gibi ozel durumlarda ortaya cikmakla kalmayacaktir. Siradan erkeklerle kadinlar, mutlu yasama firsati elde edeceklerinden daha sevgi dolu olacaklar, kendi goruslerine uymayanlara daha hosgoruyle ve daha az kuskuyla bakacaklardir. Kismen bu nedenle, kismen de savas uzun ve zorlu calismalari gerektireceginden, savas istegi ortadan kalkacaktir. Iyi huyluluk, butun torel nitelikler icinde, dunyanin en cok ihtiyac duydugu bir niteliktir ve iyi huy, cetin cabalarla dolu bir hayatin degil, rahatin, guvenlik duygusunun bir urunudur. Modern uretim yontemleri hepimize rahat etme ve kendimizi guvenlik icinde duyma olanagini verdigi halde, bizler bunun yerine bazi insanlarin asiri derecede calismasi, bazilarinin da acliktan kivranmasi yontemini secmisizdir. Simdiye kadar hep, tipki makinalarin bulunmadigi zamanlarda oldugu gibi, butun enerjimizi ortaya koymayi surdurduk; yaptigimiz budalalikti, ama sonuna kadar da budalalikta diretme icin hicbir neden yok ortada.



Bertrand Russell - Aylakliga Ovgu

Friday, August 28, 2009

sienna miller as in the fairy tales

ingiliz basini bu kadina bayiliyor.
haksiz da sayilmazlar.
GQ eylul/2009 (british) kapagini suslemesi bosuna degil.






































pazartesi gelen ek: GQ'ya ozgu olmayan, hemen hemen butun dergilere iliskin bir sorun var bence. simdi, elimin altindaki derginin satis bedeli 4pound, 10lira filan . iceridi tanitimi yapilan etro marka bir takim ise 7000kusur pound, yani neredeyse 20bin lira... 7500pound a suit alabilecek bir herife 4pound'a mecmua satmak, 4pound a mecmua alabilecek baska bir herife de 7500poundluk bir suit tanitmak gercekten sacma. misal, gardrobu prada, gucci, etro dolu zenginler icin GQ exclusive baskisi cikartilsin ve fiyati da en az 100papel olsun. boylece hem yayinin gelirleri artacak hem de zengin okurlar kendileri icin bir seyler cikartildigini hissedecek ve musteri memnuniyeti tavan yapacaktir. bazen medya sektorunun yeterince zeki olmadigini dusunuyorum.

Thursday, August 27, 2009

kanal tedavisi

Hicbir zaman sporun seyredicisi oldugum kadar yapicisi olmadim kabul ama salonda yapilan ve rekabet icermeyen (fitness, vucut gelistirme vs) salon sporundan ayrica bir hazzetmem. Suni yontemlerle havalandirilan, dip dibe olusuyla birincil hayvani gudulerden alan (space) mefhumuna kasteden, kalin duvarlarla sinirlandirilmis, alete dayali olmasina binaen oldukca edilgen ve programli bu aktivitenin sporun tabiatindaki ozgurluk olgusuyla da ters dustugu fikrindeyim. Hem kaslari hergun belli bir program cercevesinde ve ayni yonde calistirmanin –eger derdiniz kilonuzu korumak degilse- faydasina da pek inanmiyorum. Zaten mutemadi bir vucut gelisimi veya diriligi istiyorsaniz tum yapmaniz gereken sadece hayat boyu devam etmeniz. Hadi bir yil vucut gelistireyim, o kaslar da beni uc yil gotursun gibi bir dusunceniz olmasin zira kaslar da muhtemelen yapay ve fazlasiyla edilgen bir gelisim sureci yasadigi icin kisa zamanda eskiye donuyor. Kondsiyona katkisi deseniz o kadarcik metrekarede kesintili aktivitelerle vucudunuz ve o yapay havada akcigeriniz ne kadar kapasiteyle calisabilir bunlar da supheli.

Her elestirinin ya da yapibozumun bir alternatif sunmasi gerektigini dusundugum icin bu istifrayi izleyen bir eylem planim elbet var. Bu aralar hergun kosuyorum. Bulungudum yerden gecen L’Ourcq kanali 100 km’ye yakin bir uzunlukta olup birkac sehirle birlikte neredeyse tum Paris’i geciyor. Etrafina dogal olarak konuslanmis, bazi yerlerde sikligi ile orman izlenimi yaratan agaclarin sagladigi ambiyans eger Istanbul’da olsaydi ya agaclar coktan tas yapilara donusmustu, donusmediyse de bizde yayip kafayi cekme istegi dogururdu. Zaten dag haline gelen bira ve sarap siseleri siki bir korumayi beraberinde getirir ve jandarmalarin gozetiminde “mangal keyfi” yapiyor hale gelirdik. Hos Paris’te gectigi merkezi bolgelerde de sarap ve gitar esliginde bir “akdeniz aksamlari” kulturu hakimiyeti yok degil fakat cok buyuk bolumu tertemiz ve el degmemis. Kanalin her iki yaninda bisiklet ve kosu parkuru var. Dilerseniz metro veya baska toplu tasima araclariyla 45 dakikada cekeceginiz yolu bisiklet ile dumduz bu kanali izleyerek daha kisa surede ve daha cok egzersizle gecebilirsiniz.

Geldigim ilk gun o kadar provoke olmusum ki derhal Dekathlon’a gidip bir cift kosu ayakkabisi aldim ve yolu kosarak dondum. Dermisim. Yok arabayla gitmistim, once eve ugradim, oradan da istikamet Canal de l’Ourcq. Temiz hava, bedava oksijen, yemyesil manzara, sinirsiz gokyuzu, genis alan, nefes egzersizi, doga zevki ve kondisyon hepsi bir arada. Beni bile bastan cikardiysa on dakikada bir karsilastigim az sayidaki kosan ya da yuruyen insandan geri kalan milyonlarca insanin nasil bir motivasyon aracina ihtiyac duydugunu bilemiyorum. Bisiklete lafim yok, Paris sonunda uzak komsulari Hollanda’nin izinden gitmeye karar vermis, baktiginiz her kadraja en az biri giriyor. Aykiri belediye baskani Delonoe tam bir otomobil dusmani ve kenti onlardan temizlemeye kararli. Pek cok caddede her sabah bakimi gezici calisanlarca yapilan, halka acik ve yarim saate kadar bedava olan bisikletlerin bulundugu noktalar var. Yarim saat dolmadan surekli degistirerek tum gun bedava gezebilirsiniz. Ama aradiniz mi bulunmuyor; benim elimde patladi ve iki saat parasi kredi kartina gecti. Saglik oldu, boylesine feda olsun.

Ne yazik ki icinde bulundugum kosullardan ciktigimda bu rutinin son bulacagini biliyorum cunku buralarin en onemli ozelligini atliyoruz: Yokussuzluk ne buyuk nimetmis; hic bir zaman sporun oncesi, sonrasi ve sirasi bu kadar kolay olmamisti. Istanbul’da once araba yolu ve egzos (yeminle dogrusunu bilmiyorum) dumanindan uzak, mubalagasiz 3 metre mubalagali 1 metre genisliginde olanlar disinda bir kiyi seridi bulmak, tabii ki arabayla gitmek, musait bir yere parkedip kosup ayni noktaya donmek gerekiyor ki herhalde bir spor suresi kadar da oncesi ve sonrasina zaman gommek gerekiyor. Bu durumda onlara sagligin yollari, bize kursunlar (element olan)…

Tuesday, August 25, 2009

Y: you lucky last man!

su siralar aklimi Y: the last man sayilarini edinmekle bozdum. bozdum da bir ise yaradi mi? nein. bir an once hayirsever bir arkadasimin kapikule'yi asmasini bekliyorum (ortak duy bu sesi!). nedense, internetten alisverise hala guvenebilmis degilim. ustelik bu sinir otesi olunca, benim icin durum daha da yanina yanasilmaz bir hal aliyor. aslinda benimki epey gec bir kesif. cizgi roman serisi sona ermis (biliyorsaniz sakin soylemeyin!) bile. muhtemelen birileri coktan film haklarini satin almistir ve cok da uzak olmayan bir gelecekte, belki de avatar'i izlemek icin sinemaya gittigimizde Y: the last man on earth fragmanini izleyecegiz. Eger ucleme yapacaklara ilk bolumun adini tahmin edeyim Y: the journey begins. cok mu siradan oldu?



her ne ise, hikayemiz kabaca soyle; annesi demokrat bir senator olan yorick, ipsiz sapsiz herifin biridir. derken cok yakin bir gun, y kromozumu tasiyan butun memeliler patir patir dokulur. yonrick artik gezegendeki tek erkek insandir. ruya gibi degil mi? :S tanidigi kadinlarin hepsi "dunya uzerindeki tek erkek olsan seninle yatmam" dese de, geriye hic de azimsanmayacak 3 milyar secenek kaliyor ve bu gercekten fena sayilmaz.

ilk sayisini suradan ucretsiz okumak mumkun.






yalnizca kadinlarin yasadigi bir dunya... aslinda en az "yalnizca erkeklerin yasadigi bir dunya" kadar urkutucu bir tahayyul. insanlar ve/veya toplumlar arasinda iktidar mucadelesi devam ettigi surece, kadin ya da erkek olmak bu isin yalnizca arka planini olusturacak. henuz okuyamadim ama, yorick'in icinde gezindigi dunya muhtemelen en az erkek ve kadinlarin beraber yasadigi dunya kadar -ve belki daha da fazla- acimasizdir. o yuzden (nasil topralayacagimi bilemedim)... birbirimizin degerini bilelim :S sairin dedigi gibi care gelmez aglamaktan, ayrilir mi et tirnaktan? (kapaktaki astronota ne olmus oyle ya?)

Monday, August 24, 2009

ethosparis

Kanuni ablamin annesi, veya abimin kayin validesi , ya da dunurum Ann Leroux oldukca basarili bir girisimci. Altmis yasindan sonra (ozellikle rakamla degil yaziyla yazdim ki okursa yas mevzuuna cakozlamasin diye :S *) ciktigi yolculukta geldigi nokta hem saskinlik hem de gurur verici. Hakcasi bu ise girisirken kimse girisimin akibeti konusunda bugun bulundugu yeri ongormuyordu. Kimilerine gore macera kimilerine gore ise bir gec-orta yas kriziydi. Velakin niyetim burada bir basari hikayesinden ote, halen insanligin ve onun kismen de olsa hukmedebildigi piyasanin orjinal oldugu kadar duyarli fikir ve projelere acik oldugunu vurgulamak. Vurgulamak suretiyle kabasini aldiktan sonra icerigin hafifce kalibrasyonuna gecebiliriz.

Paris menseili Ethos adinda tekstil alanindaki bu girisim adindan da anlasilacagi uzeere ‘fair trade’ dusturu altinda tamamiyle hakkaniyetli iscilik ve katkisiz organik materyal uzerine bina edilmis bir mutesebbis. Yolculugun baslangici olan 2002 yili, matematigimizin yardimiyla gecen sureyi bize hatirlatirken girisimin saglamligi konusunda da guven veriyor. Ilk basladiklarinda acikcasi dizayn hususunda biraz problem yasadiklarini, yuksek fiyatlari da goz onune aldigimizda kurumun salt cevreye duyarli ve emege saygili tuketicilerle ayakta kalabilmesinin pek mumkun olmadigini dusunuyordum. Nereden biliyorum, sevgili yengem bu urunleri direkt tuketici ile bulusturacagi bir butik isine girmis ve mutevazi bir servet batirmisti (ayni sebepten oturu rakam vermedim dikkat ederseniz :S). Zira Paris gibi bir yerde sadece duyarli birkac vatandasin destegiyle kiranizin yarisini bile cikaramazsiniz. Belki bugunku sartlarda - biraz da muhasebe bilgisiyle :S- hersey cok daha iyi olabilirdi zira bahsettigim iki handikap da ortadan kalkmis durumda.

‘Fair Trade’ dogasi geregi temiz iscilik (cocuksuz, emek somurusuz, adil ve karsilikli) oldugundan maliyetin buyuk kismi buna gidiyordu. Eh, ham madde de katekulliye imkan taniyan bir takim tarim tekniklerini reddeden zor ve zahmetli yollardan elde edilince maliyet katlaniyordu. Yukselen fiyati tuketiciye minimum oranda yansitmak demek de dizayn, satis noktasi ve tanitim gibi onemli kalemlerden feragat anlamina geliyordu. Artik hem gelisen ve ucuzlayan uretim teknikleri sayesinde fiyatlar ciddi anlamda makul, hem de ehil designatorlerin estetik dizayni ile urunler goz zevkine cok daha uygun. Ofislerine gittim, hepsi okumus cocuklar :S Beni ziyadesiyle etkileyen sey uretim modeli ve kurumun varolus manifestosuna duyduklari heyecan oldu ki mutluluk recetesinde mutlak suretle ac karnina bir parca yaptigin isi sevmek yazilir. 15 civari calisanin bir kismi tekstil devlerinde yillarca calisarak hem uretim hem de tuketim piyasasinin dinamiklerini tecrube ettikten, muhtemelen para ve kariyer gibi hirslari da yendikten sonra kendilerine daha etkin ve heyecan dolu bir rol bicen Ethos bunyesine katilmis kisiler. Bir kismi ise belki burada veya benzer baska bir projede devam edecek, belki de bu biricik tecrubeyi devler ligine tasiyacak henuz is hayatina yeni atilmis gencler. Ama en buyuk ortak noktalari tamamina yakininin vejetaryen olusu olsa gerek :S

Daha derinlikli bilgi ve gorseller icin http://www.ethosparis.com/ adresini ziyaret edebilirsiniz. Urunlerle ilgilenir misiniz bilmem (bende bir sweatshirt’leri var, hakikaten 100% organik pamuk baska bir seymis, o kadar rahat ki sanki uzerimde hic yokmus gibi) lakin fikir, proje ve badireleriyle birlikte yolculugun tarihcesi namina okunmaya deger metinler var. Yahut ozellikle merkez Avrupa’da konuslanmis goz kamastirici satis agina Turkiye’den bir nokta da siz eklemek istersiniz, kim bilir? (siz bilirsiniz tabii ama mutlaka iyi bir muhasebeci tutun :S).

Son olarak sevgili abimin Ethos’u bloga girdi amacli klavyeye alacagimi soyledigimde sarfettigi cumle ile kapatmak istiyorum : “Ingilizce yaz o zaman Ann da okur, guzel de bir jest olur” :S **


* Bu latin alfabesini kullaniyor olmak kuresellik adina iyi de, gizli kapakli is yapmayi sevdigimiz icin yabancilarin anlamayacagi bir rakam notasyonu kullansak hic fena olmazmis. Bir ornek; cok asina olmadigimdan adini hangisiydi hatirlamiyorum ama turistik yerlerimizden birinde yabanci turistler ve yerliler icin iki ayri fiyati belirten suna benzer bir ibare vardi:

Museum: 5 Euro
Muze: Uc Lira :S

** Yaziya baktiginda bu cok sayidaki :S ibaresinin ne anlama geldigini Ann’a nasil aciklayacagimi ve onu bunun gayet ciddiye alinmis bir tanitim yazisi olduguna nasil inandiracagimi bilmiyorum. Onu da mi yaziyla yassaydim (iki nokta ust uste buyuk se) diye dusunuyorum simdi. Olmadi buyur elektronik sozluk, inanmiyorsan yaz cevirt derim :S

Saturday, August 22, 2009

juliet naked

koca nick'in yeni romani "juliet naked" eylul sonuna dogru raflardaki yerini aliyor. tabii bu raflar, amerika'da ve ingiltere'de. oncede "eger oralara yolu dusecek bir arkadasiniz varsa parfum yerine kitap siparisi verin" derdim ama, simdi elinizin altinda internet var ve dolayisiyla nasil isterseniz oyle yapin, beni ilgilendirmiyor. keci gibi inatci, yasli ve alkolik bir adam olsaydim, son cumleyi "caniniz cehenneme" diye bitirirdim. sel yayinlarinin; telifiydi, cevirisiydi, baskisiydi... turkiye'de yayinlanmasi herhalde yilbasini bulacaktir.

kisisel olcekte, hornby, butun kitaplarini ve pek cok makalesini okudugum nadir, omur boyu okumaktan sikilmayacagima inandigim yegane yazar olma niteligini tasiyor ve bu unvani uzun sure kaybetmeyecege benziyor. bir ara, eger ki usenmezsem, bir hornby incelemesi yazmak istiyorum.

simdilik heyecani biraz olsun yukseltmek adina, size UK ve US baskilari icin hazirlanan kapak tasarimlarini, ayrica kitaba iliskin kisa bir synopsis'i sunuyorum. keyifli okumalar efe'm.

UK



















US



















ve synopsis:

Annie loves Duncan—or thinks she does. Duncan loves Annie, but then, all of a sudden, he doesn’t. Duncan really loves Tucker Crowe, a reclusive Dylanish singer-songwriter who stopped making music ten years ago. Annie stops loving Duncan, and starts getting her own life. In doing so, she initiates an e-mail correspondence with Tucker, and a connection is forged between two lonely people who are looking for more out of what they’ve got. Tucker’s been languishing (and he’s unnervingly aware of it), living in rural Pennsylvania with what he sees as his one hope for redemption amid a life of emotional and artistic ruin—his young son, Jackson. But then there’s also the new material he’s about to release to the world: an acoustic, stripped-down version of his greatest album, Juliet—entitled, Juliet, Naked.

What happens when a washed-up musician looks for another chance? And miles away, a restless, childless woman looks for a change? Juliet, Naked is a powerfully engrossing, humblingly humorous novel about music, love, loneliness, and the struggle to live up to one’s promise.


(Riverhead Book, sonhabar 2009 katalogundan)

Thursday, August 20, 2009

the gri otobus

metalik gri boyali otobusleri ile, sirtinda cantasi evden kacmis ve parasiz tasrali bir cocugu buyuk sehire kim ulastirir?

it is always greyhound baby







oldum olasi bayildim bu otobuslere. paril paril ve huzur veren, ozguvenli tasarimlar. bizim kelle koltuk seyahat firmalari ile devrile devrile yol aldigimiz yillarda, tv'den gordugumuz greyhoundlar deri dosemeleri ile gayet konforlu duruyordu. gecenin korunde mola veren otobusten gozlerimizi guc bela aralayip otoyol kiyisina kurulmus benzinligin lokantasinda corba (genelde mercimek ya da ezogelin) icmek yolculugun en sevdigim kismiydi. grayhound'un klasik ve afilli araclariyla yolculuk yapma sansini yakalayan amerikali gezginlerin ayni lukse sahip oldugunu sanmiyorum. onlar da illa mola veriyorlardir da, kahve+yumurta+kizarmis ekmek kombinasyonu bol limonlu bir ezonun yerini tutmaz, tutamaz.

Monday, August 17, 2009

so politic

alpay erdem ve bir grup arkadasi cici adinda yeni bir mizah dergisi cikarmislar. mecmua isine daha once deginmistim sanirim. aslinda penguen, uykusuz filan fena degil. fakat her ne hikmetse haftalik dergi takibini beceremiyorum bir turlu. tayyipsiz, baykalsiz filanmis. ve iddia ettiklerine gore politik kapak yapmamak da muhalif bir tavirmis. tercihe hic bir sozum yok. kimse kimseyi "neden boyle bir dergi cikariyorsun" diye suclayamaz. cesitlilik iyidir. (gecen gun suc ortagim bana "100 cicek acsin bin fikri yarissin" dedi. kendi sozuymus soyledigine gore.) ama bunu yaparken muhalefet'i surdurdugunu iddia etmek de bana kalirsa luzumsuz. cici ekibinin kriterlerini gozonune alip, memleketin en muhalif bes dergisini belirledim;

5-fhm
4-otoshow
3-emine s. beder hamur isleri sayisi (bence bir klasiktir)
2-skylife
1-gulbence (editor: gulben ergen)

bu arada, bir kac ay once remzi'den fantastic man namli olaganustu bir dergi aldim. icerisinde ben yokum, bana ait cok sey yok ama "fantastic man erkegi" (tamam biraz tuhaf bir tanimlama oldu) olmak isteyecegim adamlardan birisi, ya da icerisinde bir parcasini tasimanin kiyak birseyler olacagini dusundugum cinsten... dolapta bekleyen bir prada takimin kimseye zarari olmazdi, degil mi?

bendeki nushasinin kapaginda bret easton ellis var (american psycho ve bir dolu romanin yazari). v yaka tril tril triko, elinde light coke, arkada metropol silueti. nedenini anlamadigim sekilde, cok hosuma gitti.