Monday, April 12, 2010

shower gel, body cream and lotion

çocukluğumuzdan beri bize tutumlu olmak öğretilir. trt'de yayınlanan uyarı programı hem elektrikten, hem de sudan nasıl tasarruf sağlanacağını hayli didaktik biçimde de olsa, bilinç altımıza işledi. annemden en çok duyduğum 10 default cümleden biri de "ışığı söndür" olabilir mesela.. tüketim dünyasında yaşıyor olsak da, bizimki daha çok biriktirme/tasarruf toplumu(ydu, aslında bazı yönleri ile hala öyle)..

biz hep biriktirmeye çalışırız da, el oğlu hiç oralı olmuyor. bir new yorklu'nun günlük ortalama su tüketimi 690litreye kadar yükselmiş (buna tabii şehir/belediye ve sanayi tüketimi de dahil). bizim aklımızın bir köşesinde hala tutumlu olmak varken, new yorklu çoktan koyvermiş. ne sonraki kuşaklar, ne de dünyanın başka tarafları umrunda. yeter ki egsoz dumanı ile kirlenen saçları yeniden ahenkle dans etsin!

haftada 1 -taş çatlasın 2- gün banyo yapılan huzurlu günlerden, her gün duş alınan koşturmacalı zamanlara geldik. banyo yapmak hacı şakir sabunlu, daha etraflı bir temizliği işaret ederken duş almak pratik ve sabundan ziyade kremli bir temizlik biçimini getiriyor akla (fiiller de ilginç bu arada; yapmak vs almak). kurala uysam da, neden her gün duşa girdiğimi tam olarak anlayabilmiş değilim. üstelik, seneler geçip ben duş/banyo aralığımı daralttıkça saçım daha çabuk yağlanmaya ve kendimi daha çabuk kirli hissetmeye başladım.

beden derslerinden sonra, yüzü koşmaktan kızarmış ve terli okul çocukları ile dolu o dar soyunma odalarının leş kokusunu hatırlayın. sizi bilmiyorum ancak, biz üstümüzü değiştirip aynen matematik sınıfına koştururduk. elden ele dolaşan bir iki deodorant hepimizin işini görürdü. pistik ama mutluyduk :S şimdi size en doğrusunun bu olduğunu söylemiyorum fakat, sabah yataktan kalkınca, iş çıkışı spordan sonra ve nihayetinde gece, yatak odası faaliyetlerini takiben (lionel richieee), yani günde toplam 3 defa duşa girmenin de makul bir durum olduğunu iddia edemeyiz, değil mi? birbirimize temizimcilik oynamayalım. şu duş sayınızı biraz düşürmeye bakın, bulaşık makinenizi tam dolunca çalıştırın ve sahip olduğunuz lanet limuzini zırt pırt yıkamayın :S

Saturday, April 10, 2010

rest in chaos


bugün tarz'a ilişkin bir fikrimiz varsa, bunu biraz da ona borçluyuz.

anıları çengelli iğnemizde yaşayacak.

Thursday, April 8, 2010

dicitıl layf iz e mirikıl

bu bahar yorgunluğu denilen şey, son senelerin uydurması bence. "nisan mayıs ayları, gevşer gönül yayları"ndan alerjilere, baş ağrılarına ve kronik uykusuzluğa biz hangi arada geçtik? polenle filan sorunum yok. çiçekler, ağaçlar güzel şeyler. severim bunları (böceklerden nefret ettiğimi daha önce söylemiş miydim?). fakat yine de, o eski "baharın gelişi" coşkusunu yaşayamıyorum. büyüdükçe artan kaygıları, sorumlulukları filan taşımanın zorluğu dışında, giderek daralan sosyal çevre, azalan özgür saat sayısı ve bütün gün monitöre bakma zulmü insanın içerisinde bir yerlerde barınan heyecanın yüzeye taşmasını başarıyla engelliyor. hele o monitör yok mu...ah a camı çatlayasıca, tuz buz olasıca monitör!

şimdi yalan yok, bilgisayar ile epey erken bir yaşta tanıştım. millet henüz amiga'sından ayrılamamışken ben "baba ama ders çalışcam. çok yardımcı bu ödevlere yaa" zırlamaları ile bilgisayarı kaptım. tabii o zaman henüz özellikle bilgisayar kullanımı için tasarlanmış masalar olmadığından (ya da olan tasarımlarda pahalı ve yalnızca ofislerde kullanıldığı için), henüz günlük kullanıma açılmamış -misafire özel- salonumuzdaki yemek masasının üzerine yerleştirdim küçük teknoloji üssümü. sene 92 filan olmalı..

ilk bilgisayarımda windows var mıydı, emin değilim. fakat takip eden senelerde de -taa ki win95e kadar- bu gereksiz programı zırt diye sildiğimi hatırlıyorum. neredeyse hiçbir oyun windows'ta çalışmıyordu. aslan gibi dos, herşeye yetiyordu. dir , dir/p, del, c: , cd civ (civilization oyununun kısaltması), gibi güzide komutlarım vardı, ırmaklarım vardı, çakıl taşlarım vardı benim.. seneler içerisinde bu aleti kullanmaktaki teknik bilgim 1 milim ilerlemedi. kimi çocuklar henüz commodore'da basit programlar yazmaya başlamışken ben donanımlı pc'm ile fifa, alone in the dark, sensible soccer, elbette civilization filan takılıyordum. bu arada (hangi ara?) bilgisayara olan ilgim de giderek azalıyordu. lise yıllarımı çok güzel geçirdiğimi söyleyebilirim. ilk hevesimi aldığımdan mıdır nedir, lisede kendimi sokaklara vurdum. 20 olan devamsız gün hakkımı 19.5a kadar afiyetle sömüyordum.

ilk mail adresimi de yanılmıyorsam 99 senesinin başında aldım. üniversitedeki ilk yılımda. sırtta eastpak, gerçek bir junior'dım. galiba mühendislik binasındaki bilgisayar lab.ına gidip, emre ile (liseden arkadaşımdı) kendimize nur topu gibi birer yahoo adresi almıştık. maksat mail adresimiz olsun. zaten ilk birkaç gün "naber lan götüm?" , "senin var ya..." gibi içerik ve mana dolu yazışmalar için kullandıktan sonra e-mail olayından da sıkıldım, nitekim o ilk yahoo adresi de böylelikle tarih oldu. şu an kullandığım gmail hesabına geçene kadar (takriben 2005'e kadar yani), 10defa daha yahoo ve hotmail hesapları alıp, hepsinin şifresini unuttum. hani şu filmlerde bilgisayar kasası açıkta duran, alete zırt pırt çipler takan amerikalı geek çocuklar vardır ya? hah işte, benim onlarla uzaktan yakından alakam yok. üniversite yıllarında da evde geçirmek istediğim anlamsız öğle saatlerini championship manager'la filan tükettikten sonra, oyun işini de hepten bıraktım. play station'la filan alakam olmaz. gerçi evde wii var ama, onun oyunları daha kolay ve hareketli olduğu için seviyorum. 1 yıldır yalnızca iki oyun aldım; star wars force unleashed ve guitar hero IV ..


aslına bakacak olursanız, bu aletle ilgili sevdiğim yegane şey internet. hala internet deniyor buna değil mi? kimi zaman "web'de gördüm abi çok güzel alet" gibi cümleler duyduğumdan, hangisini ne zaman kullanmam gerektiğini karıştırabiliyorum ama sanırım siz neyi kast ettiğimi anladınız ve önemli olan da tamamen bu (yalnız "surf" kelimesi artık kullanılmıyor, bilginiz olsun. "internette surf yapmaca" filan derseniz, genç kuşaklar sizi ayıplar). söylemeye biraz utanıyorum ama, henüz bir adet film ya da dizi indirmişliğim yok. download olayına -kısa bir süre kullandığım soulseek dışında- ısınadım. yine de, gerçekten çok şey öğreniyorum. özellikle keyfim yerindeyse, oradan oraya zıplamak sureti ile saatlerim ekranın karşısında uçup gidiyor. benim için o, bir ağrı kesici.. sanal dünyada yığılı durumdaki erişilebilir bilgi, sonsuz cehaletiminden dolayı duyduğum acıyı biraz olsun dindiriyor. gün içerisinde yaşadıklarımdan, internette gezerken gördüklerimden ve dahası beklenmedik bir anda parlayan fikirlerden biriktirdiklerimi dökmemi, kayıt altına almamı sağlayan alter[ed]native de yine bu internet sayesinde var. tanrı blogları korusun ve yüceltsin..

şimdi şu yaklaşık 3 senelik alter[ed]native arşivine baktığımda, yazdıklarımız bana -en hafif deyimi ile- tuhaf geliyor. doğrudan memleket ya da dünya gündemine ilişkin kayıtlarımız o kadar az ki! hani neredeyse, kimsenin kafa yormadığı, ilgisini- gerçekten ilgi gösterecek kadar- çekmediği şeylerle ya da popüler bir konuya hiç de ana akım olmayan bir biçimde yaklaşmakla uğraşmışız. uğraşmak yanlış kelime, biz blogumuz için esasen hiç uğraşmadık.. böyle birşeye gerçekten ihtiyaç var mıydı bilmiyorum.. ancak kesin olan şey, buradaki birikimimiz bizi ziyadesi ile tatmin ediyor. sanırım önceden de bahsetmiştim, biz en çok da kendimiz için yazıyoruz. geriye dönüp baktığımız zaman hayret ve kıvançla "vay lan" diyebiliyoruz. hayatta gerçekten kıvanç duyduğum, yapmış olmakla övündüğüm fazla bi'şey yok. alter[ed]native -bütün eleştirilere açık olmakla birlikte- kısacık "övünülecek işler" listemin tepesinde duruyor.



interneti seviyorum (yoksa web'i mi demeliydim?)

<3 <3 <3

Wednesday, April 7, 2010

video kill the video star

şimdi sağda solda kulak misafiri oluyorum / okuyorum, lostseverler lostzede'ye dönüşmüş durumda. şahsen bu dizinin düzenli takibini bundan seneler evvel, henüz 3. sezonunun sonunda bırakmış idim. epeydir dizimax'te zaplarken rastlayıp şöyle bir beş dakika bakıyor ve geçiyorum. anladığım kadarı ile, en güzel yerinde ve tam da doğru zamanda bu maceraya son vermişim. lost ilk üç sezonda önerdiği gizemlerin neredeyse hiçbirini doyurucu biçimde çözmediği gibi, insanların beklentilerini yıkacak derecede basit, mistik bir cevaba doğru ilerliyor. izleyici ilk sezonlarda bölüm başına 5 adet bulmaca ile baş başa bırakılıyordu. sanırım bunların çok çok azı gerçekten "aa evet ya!" dedirtecek bir şekilde yanıt bulmuş. şurası aşikar; dizi, yapımcıları tarafından haddinden fazla uzatıldı. sonunda sadık takipçileri dahi lost'u geçmişten taşıdıkları bir alışkanlık nedeni ile izler, heyecan duymaz oldular. fan'ların kaleme aldığı tonla teori, şimdiden çöp tenekesini boyladı. matematikten, felsefeden, mitolojiden, tarihten yapılan binlerce alıntı, kuantum olayı filan, dizinin bilinmeyenlerini su yüzüne çıkartma çabası, harcanan onca emek ve saat, aslında bir hiç içindi. yine ve yeniden, lost'ta da, iyiyle kötünün amansız/kadim mücadelesi ile başbaşa kaldık.

aslına bakılırsa, lost'un yarattığı bu garip durum belki de orson wells'in radyoda yayınladığı ve dinleyenleri dehşete düşüren marslı istilası kadar önemli bir iletişim fenomeni. her ikisinde de "alıcı kitle" kendilerine iletileni yanlış/farklı daha ziyade over yorumlamış ve olmadık işlere kalkışmıştı. ünlü bir siyaset adamımızın hesap tekniğini kullanalım: dharma inisiyatifi'nin kurucularının yaşını toplayıp 5le çarp, sonra 108 çıkar, etti mi sana 2010? demek ki 2010 lost severlerin büyük bir hayal kırıklığına uğradığı sene olacak.


stephen king, bu keskin zekalı, yardımsever ve öngörülü dostumuz, tee şubat 2007'de lost yapımcılarını uyaran ve onlara diziyi uzatıp berbat etmemeleri için neredeyse yalvaran bir yazı kaleme almış.


okuduğum kadarı ile, bir dönem msn iletilerine yazılan, tshirtlere baskı olan o meşhur 6 sayının gizemi de "jacob sayılarla oynamayı severdi" gibisinden eften püften bir gerekçe ile geçiştirilivermiş. bu -ilk 3 sezonu ile tv tarihinin belki de en gösterişli dizisi olan lost için trajik bir durum. King, bahsettiğim yazısında bu ve benzeri olası hayal kırıklıklarını çok önceden görüp, dizi yapımcılarının düşecekleri gafleti bire bir aktarmış:


The creators themselves may not know why the numbers on Hurley's winning lottery ticket are replicated on the side of the hatch, or the significance of the polar bear in the comic book 9-year-old Walt was reading shortly before Sawyer shot a real one on the llano, but who cares? The chief attributes of creators are faith and arrogance: faith that there is a solution, and the arrogance to believe they are exactly the right people to find it. The hard part will be telling ABC that Lost is going to conclude with season 3 or season 4, while the audience is still crazy about the show.


king'in bahsettiği o "hard part" hiçbir zaman gelmedi. yapımcılar para hırsını yenip işi tadında bırakmayı beceremediler. jj abrams ve saz arkadaşları, lost'u 6. sezona kadar sündürdüler. king'in aynı yazısından tarihi ancak değerlendirilememiş bir bölüm daha:

None of that changes the basic facts: When a meal is perfectly cooked, it's time to take it out of the oven. And when a story is perfectly told, it's time to fade to black. It doesn't matter to me if Jack, Kate, and the others realize they're all dead and descend that shaft into a bright white Kübler-Ross beam of light or if they go to war with each other in a final burst of Lord of the Flies savagery. They can discover they're part of an experiment (human or alien). Jack can even — groan! —wake up and discover the whole thing's a dream (actually, I'd hate that).

But please, guys — don't beat this sweet cow to death with years of ponderous flashback padding. End it any way you want, but when it's time for closure, provide it. Don't just keep on wagon-training.

aradan geçen senelerde, diziye yeni vagonlar eklendikçe eklendi... ilk 3 sezondaki olaylar, dağınıklık, katmanlar izleyenleri mest etmişti ancak lost ekibi takip eden sezonlarda (anladığım ve ara sıra kısa bölümler halinde dizimax'te izlediğim üzere) bu dağınıklığı toparlamayı başaramadılar. üzülerek söylüyorum, hiçbir final bu işin altından kalkmayı beceremez. işin aslı dizi şu an sürünüyor ve tarihe muhtemelen en büyük tv fiyaskolarından biri olarak geçecek. olabildiğince yüksek kar etme hırsı, bir kez daha kaliteyi / içeriği yerle bir etti. böylelikle televizyon, yine televizyon'un bizzat kendisi için kotarılan belki de en iyi projeyi yemiş olacak.

Tuesday, April 6, 2010

lost in transgender













japonya'nın underground üretimi hayli ilginç. kendilerini daha ziyade çalışkanlıkları, üstün teknolojileri, barış manço sevgileri ve geri çağırdıkları toyota'ları ile tanıyorsak da, kimi zaman gazetelerin haftasonu eklerine yansıyan renkli street fashion kareleri de esasen bu kalabalık toplumun sandığımız kadar tekdüze olmadığına, ya da tam da tahmin ettiğimiz kadar tekdüze olduğu için kimi deliklerden hava kaçırıyor olduğuna dair deliller topluyoruz. elbette şahitliklerimiz bunlarla sınırlı kalmıyor. engin animasyon külliyatı bize güncel japon kimliğinin geçmişine, bugününe ve batı medeniyeti ile arasındaki alışverişe ilişkin kimi -kimi değil aslında, pek çok- ipucu sunuyor. hentai'lerden, ne bileyim sonra... şimdi burada terbiyemin ve görgümün yazmaya izin vermediği geniş pornografi kayıt ve terminolojisine kadar daha pek çok görsel ve yazılı evrak var ki, modern japon mainstream ve yeraltı kültürel üretimini bizlere ulaştırıyor.



eğer bunlara vaktim yok diyorsanız, lost in translation'ı izleyin. sofia coppola'nın bu gerçekten iyi filmi, epey bir fikir verecektir. şimdi bir sahneyi hatırlayalım, ya da izlemeyenler için tasvir edelim. reklam çekimi için japonya'ya gelen bill murray, burada bir de tv show'una katılır. sunucu yerinde durmayan, alacalı bulacalı kıyafler giymiş, avazı çıktığı kadar bağırarak konuşan ve ardı arkası gelmeyen kahkahaları ile izleyiciye nefes aldırmayan bir garip modeldir. set de fena halde renklidir. bill murray, algılarına yapılan bu ses, hareket ve renk bombardımanı karşısında neye uğradığını şaşırır...



nitekim, japon popüler televizyonculuğu işte tam da böyle birşey. sonsuz bir hareket ve renk cümbüşü. yine referans olarak göstereceğimiz o tekdüze disiplinli hayatın -fena halde eğlenceli mesajları ile- emniyet kemeri. lsd'yle fiziki temas kurmadan lsd kafası..



masaki sitani, japonya için sıradan bir tv figürü. üniversitede ticaret okuduktan sonra -tıpkı amerikalı örnekleri gibi- "profesyonel güreşçi" olmuş. hani şu tamamen kurmaca olmakla beraber izleyicelerin gerçekten kendilerini kaptırmayı başardığı idiot işi temaşa vardır ya? smackdown filan, hah işte, sitani bu işte epey başarılı olmuş. "Yingling the Erotic Terrorist" karşısındaki zaferi hala konuşuluyormuş.. razor ramon ismi ile yarattığı güreşçi figürü o kadar ilgi görmüş ki, sonunda işi tv show'una taşımış.


kendiliğinden de olsa, blog'a video koymamak gibi bir prensibimiz oluştuğu için, buraya ekleme yapmıyorum ama siz youtube'u açıp "hard gay" i aratın. orada, bizim ancak polis akademisi ve mavi istiridye bar'dan [dıt dııırı dııırı dıııııııın] tanıdığımız head to toe deri kıyafetli gay karikatürü ile zuhur eden sitani'nin program katılımcılarına ne şen şakrak "gay şakaları" yaptığını, aralıksız kahkahalardan ve anlamsız hareketlerden bunalarak / bulanarak izleyeceksiniz.


japonlar, bize bir şekilde huzur veriyorlar. yeşil çay, samurai öğretisi, katı ataerkillik, hattori hanzo filan :S sağlık ya da bilim alanında korkuya düştüğünüz bir anda "neyse, zaten japonlar bunu da çözerler" diyebiliyorsunuz. aynı üstün nitelikleri almanlar'a da atfediyoruz. biz bütün tembelliğimiz ve üretim fukaralığımız ile kebap yaparken, dünyanın uzak köşelerinde başka toplumlar harıl harıl çalışıp insanlığı ileri taşıyacak yeni şeyler buluyorlar.


fakat işin garibi, japon güncel kültürünü kendi otantik kılıfından sıyırdığınız an, batı'nın çirkin bir parodisi olmaktan öteye gidemediği gerçiği ile yüz yüze geliyorsunuz. japonya'nın geçmişine feodal çağın güzellemesi (samurai'dir ninja'dır, ejderha'dır efendim) ile oryantalist bir bakış atan batı'nın karşısında, popüler batı kültürünün sakil bir imitasyonu ile dikilen modern japonya... kimlik bunalımı ve 90ların popüler deyimi "kaybolmak" (kayıp kuşak geyiklerini unutmadık), tam da böyle bir şey olsa gerek... diye lafı yuvarlamak sureti ile japonya dosyasını -şimdilik- kapatıyorum.

Monday, April 5, 2010

Le Pain Maudit


Bugüne kadar okuduğum en korkutucu komplo teorisi. ölçeğin küçüklüğü ve içerisinde "delilik" halinin yer alması, bu olayı benim için 9/11 ve hakkında komplolar üretilen bütün vakalardan daha ayrı ve daha ürkütücü bir noktaya taşıdı.

Olaylar bundan 60 sene önce yukarıda fotoğrafını eklediğim dünyanın belki de en şirin kasabalarından birinde cereyan etmiş..


14 Mart tarihli Radikal'den:

LONDRA - Fransa’nın güneyinde yer alan Pont-Saint-Esprit adlı köyde yaşayanlar 60 yıl önce başlarına gelen tuhaf olayların sebebini sonunda anladı. Köylüler, yıllar önce bir gün aniden halüsinasyonlar görmeye başlamış, bazılarının sonu akıl hastanesinde bitmiş, bazıları ise yaşamını yitirmişti. Olayın arkasındansa ABD istihbarat örgütü CIA çıktı.
Amerikalı bir gazeteci tarafından yapılan bir araştırma sonucunda 60 yıl önce Fransa’da meydana gelen ilginç olayın ardında CIA’in bir deneyi olduğu ortaya çıktı. Araştırmaya göre, CIA, köylülerin ekmeğine halüsinasyon ve histeriye yol açan LSD katmış. 16 Ağustos 1951’de yaşanan ve ‘lanetli ekmek’ (Le Pain Maudit) olarak tarihe geçen olayda beş kişi ölmüş ve yüzlerce kişi korkunç halüsinasyonlar görerek çıldırmıştı. Gazeteci H.P. Albarelli, yaptığı araştırma sonucunda elde ettiği belgelere dayanarak, CIA’in LSD’nin etkilerini test için bu olaya yol açtığını söylüyor. Gazeteciye göre CIA’in suiistimallerine dair 1975 tarihli bir Beyaz Saray raporunda bu olaya atıfta bulunuluyor.

‘Ben uçağım’
Gazeteci, olayın CIA’in ‘zihin kontrolü’ kapsamında yaptığı bir deney olduğu iddiasını ortaya attı. Buna göre, CIA, köyün ekmeklerine bilerek ‘LSD’ adı verilen sentetik uyuşturucu katmış ve neler olacağını görmek istemişti. Albarelli’ye göre bu deney ABD ordusunun Özel Operasyonlar Birimi tarafından yapıldı. Köylüler, LSD’den o kadar etkilenmiş ki, biri yılanların onu yediğini düşündüğünü söylemiş. Halk polise, sürekli ejderha gördüklerini, kendilerine saldırdığını söylüyormuş. Bir çocuk bıçakla büyük annesine saldırmış. Bir diğeri, ‘Ben uçağım’ diyerek kendini ikinci kattan aşağı atmış. Doktora koşan biri ise, “Kalbim çıktı, ne olur yerine takın” diye yalvarmış. Sokaklar çıldıran insanlarla dolmuş. Olayda 5 kişi ölmüş, 300 kişi yaralanmış. Uzmanlar o dönem, bu olaya, ekmeğin içinde uyuşturucu etkisi yapan bir yaban mantarının neden olduğunu söylemiş.
Mağdurlarsa daha fazla cevap istiyor. 71 yaşındaki Charles Granjoh, “Neredeyse ölüyordum, nedenini bilmek istiyorum” diyor. (The Daily Telegraph)


Wednesday, March 31, 2010

expectation overruled

Bugun hayatimda ilk kez mahkemeye katildim. Neyse ki davali ya da davaci degil, sadece sahit olarak… Davali kadini sadece uc ay kadar bir sure tanidim. Davaci ise daha tanidik bir isim olan babamdi :S Bosanma davasi, hikaye de oldukca bilindik. Kaybedilen esten yillar sonra resmi bir izdivac yapilir, iyi gitmez, ayrilinir, bosanma davasi acilir, bosanma sureci evli kalma surecinden kat be kat uzun surer. Dahasi, hic zorluk cikarmayacagi teminatiyla evi terkeden karsi tarafin uc ay suren evlilik icin bedel olarak talep ettigi tazminat, en az uc calisma yillik kazanci goturecek degerde. Dogal olarak adliye sarayindaki yerimizi aldik.

Oncelikle, okudugum kitaplar ya da izledigim filmlere referans teskil edecek en ufak bir ilham kaynagi goremedim. Siradan odalar, ruhsuzca gorulen davalar, burokrasinin donuklugunun ta icten nufuz etmis oldugu hukuk insanlari, soguk koridorlar, sembolik degerini yasatma zahmetine bile girilmemis bicimsiz ve yipranmis cuppeler... Hic olmazsa ATV’de yayinlanan, 90larin efsane “Adliye Koridorlari” programindaki gibi bir kavga, cingar, temasa goreydim, tehdit-kufur duyaydim istedim ama onlar da yoktu. Aslinda cok iddiali gorunumlu ve ariza cikarmaya tesne Roman bir grup vardi, ama kimbilir kacinci celse oldugundan onlar da heyecanini kaybetmis gozukuyorlardi. Kuskusuz benim kafamdaki mahkeme imajinin ya da gercek mahkemeler hakkindaki cehaletimin de bu hayal kirikliginda payi vardir. Ornegin, dalga gecmek yok, ben Turkiye’de de juri sistemi var saniyordum :S Dusunun, bu gercegi bugun ogrendim ve ogrendigim an oncesindeki dusuncemin ne kadar absurd ve gulunc oldugunun –simdi dalgasini gececek kadar- farkina vardim. Aklimda ne vardi, ya da ne bekliyordum, nasil boyle bir dusunceye kapilmistim bilmiyorum.

Mubasir disari cikti ve adimi okudu. Hah, mubasire ozel birkac cumle sarf olur iste. Kesinlikle Kafkaesk bir “karakter”di. Tiknaz ama dimdik vucudu, temiz ve nizamli giyimi, bust gibi kocaman, kivrimli ve mahkeme duvari kadar notr surati, yanlari hafif acilmis gri saclari, kanatlari genis burnu ile benim burada tikandigim, ama Kafka’nin uzerine tek kalemde en iki sayfa betimleyecegi bir hukuk karakteri. Adim okundugunda iceri girdim, toylugumu sezinleyen mubasir hemen bana durmam gereken yeri bildirdi. Tabii kazma ben orada durup yuzumu avukatlara dogru dondum. Hani hakim “tanik sizindir” diyecek, avukat da bana sorular sormaya baslayacak. Bir gol daha yedik, mubasir hemen “hakime dogru don” isareti yapti. Kisaca, bugunku kekini bulmustu, afiyetle yiyecekti. Ha yalan yok, amaci rencide etmek ya da odada bulunan diger hukuk gorevlilerine karsi beni rezil etmek degildi. Ama dedim ya, kendine iyi bir ugras bulmustu ve butun ciddiyetiyle bu oyuncagini talim etmeye koyuldu.

Hayatta en saygi duydugum laflardan biridir, “her seyin bir seyi var”:S Raconu bilmek onemli sey. Nasil durulacagini bilmedigimden rahat pozisyonunu almisim, koyacak yer bulamayinca da ellerimi arkada kavusturmusum. Arkamdan yanasti ve kimse farketmeden, herkes onundeki dosyayi okurken bagdas kurdugum bileklerime hafif bir tik darbesiyle ile dokundu. Kollarim aninda bileklerinden bosandi ve kilit acildi. Sonra ifade vermeye basladim. Ben kendimce anlatmaya calisirken, hakim bey ondeki sekretere soylediklerimi yaziya uygun cumlelerle dikte ettirmeye basladi. Baktim olacak gibi degil, hicbir sekilde etkilemenin imkani yok cunku hakimin asil derdi olayi degerlendirmek degil, ifadeyi toparlamak. Simultane tercume gibi tuhaf bir durum yani. Bir sure sonra farkinda olmadan noktasina virgulune dikkat ettigim, yaziya otomatik olarak dokulmeye uygun, beyanat dilinde konusmaya basladim. Ingilizce ceviriye uygun cumleler kurmak gibi. Ozu filan kayboldu isin. Hakim de, bilmiyorum minnet duygusu var miydi o an, neredeyse soyledigimi harfi harfine dikte ettirdi. Sonra ikinci sahit (babamin yakin bir arkadasi) cagrildi. Yine ne yapilacagini bilmedigimden emin mubasir son derece cevik bir hareketle oturacagim yeri gosterdi. Mehmet Amcaya gelince, adeta tecrube konusuyordu. Tum yazili olmayan kurallari yardimsiz ya da mudahelesiz harfiyen yerine getiriyordu. Saniyorum kan bagimiz oldugundan, bana yemin filan ettirilmemisti. Ama Mehmet Amcaya hicbir baski altinda kalmadan ve devamindaki sozcuk obegiyle yemin etmesi istendi. Yemin esnasinda herkesin ayaga kalktigini farketmemle ayaga kalkmam arasinda gecen salisede (hatta anin tanimi bile olabilir bu) deyyus mubasir beni “ayaga kalk” seklinde uyarmayi basardi. Olacak is degildi yahu, resmen beni madara etmek icin adam hicbir firsati kacirmiyordu ve muthis cevikti. Ben de “ah ulan bir kez daha karsilassak, profesyonelligimle seni ezsem” diye ic gecirmeye basladim. Bildiginiz hirs yaptim icimden.

Neyse, hakim Mehmet Amca’ya bana da sormus oldugu can alici ve kapali uclu, nicel cevapli bir soruyu sordu. Yalan soylemiyorduk, sadece ikimiz de emin degildik. Orada ciddi endise duydum ve oncesinde calismadan, son derece lakayit bicimde davaya geldigimiz icin cok hayiflandim. Neyse ki aklin, ya da tahminin yolu bir, ifadelerimiz ortustu. Son olarak ifadelerimizin ciktilari alindi ve imza attik. Mubasir de tum durusma boyunca samara oglani olarak bana kurdugu ustunlugun altina son imzayi atti (la havle):

“Imzan da cok cirkinmis delikanli” :S

Wednesday, March 17, 2010

yugo nowhere

Nerede kalmistik? Ya da soyle soralim: Geri donmeyen, stilize edilmeyen, klasiklestirilmeyen ne kalmisti? Amerika'da halk arasinda "YUGO Nowhere" sloganiyla da anilan bu otomobilin akibeti, uzucu bir sekilde, isim anasi (ulkeler dişidir) Yugoslavya’ya benzedi ve tarihin tozlu sayfalari/yedek parca raflarindaki yerini aldi. Kim bilir, belki tekrar canlanir, ama isim problemi var. "Serbia" olarak geri donecek degil ya. Sahi, bir ulkenin adini tasimak ve yasatmak bir otomobil icin cok iddali ve agir bir yuk gibi geliyor bana. (Motor Fiat’mis bu arada –ki kalite bakimindan hic sasirtici degil). Hadi boyle bir iddaya girisildi, bu tum zamanlarin en kotu otomobili olmak zorunda miydi?

Ama YUGO’nun yeri ayridir ve o, gercek bir efsanedir. Amerika’ya penetrasyonu, 80lerdeki satis rakamlari filan tahayyul sinirlarinin uzerinde hakikatli bir basari oykusudur. Tabii satis fiyati da her turlu rekabet kosullarini derdest edecek dusuklukte olmus, ancak yine de asla tek sebep bu olamaz. Hersey aslinda Amerika piyasasinin, giderek yukselmekte olan Japon otomotiv endustrisine, kendi alim gucunun govde gosterisi esliginde bir uyarisi niteliginde baslamis. Baska derin politik mevzular da Yugoslavya’nin lehine gelisince (Yugoslavya 84’ L.A. Olimpiyatlarini protesto etmeyen sayili komunist ulkeden biriymis, tabak bos donmemis) YUGO da yurumus ya kulum. Bugun konuyla ilgili firsati/acigi goren bir akademisyen, Jason Vuic de YUGO'nun yolundan yuruyup, bunu bir arastirma haline getirmis ve fenomenin hikayesini kitaplastirmis...

Saturday, March 13, 2010

trouble in the message centre

Hep bilgi alma, istedigimiz her turlu bilgiye sahip olma ozgurlugunden bahsediyoruz. Ancak gundelik hayatta gerceklik algisinin sagligi acisindan kimi zaman bilgi sahibi olmama ozgurlugu de en az digeri kadar onemli. Birilerine zarar veren, tasimasi cok guc bilgilere ornegin kulak misafiri olmak, ya da farkli yollardan maruz kalmak hic de hos bir durum olmayabilir. Yasadiginiz etik bunalim kendi hakikatiniz dogrultusunda bu bilgiyi paylasmaya gittiginde, sonrasinda bu kez size ongorulen alani ihlal etmis olmanin dogurdugu bir baska etik bunalimi yaninda getirmesi cok dogal.

Gecenlerde bir telefon geldi. Üçüz yegenlerimden erkek ve tipki digerleri gibi on iki yasinda olani, evde yalniz ve can sikintisindan patlamak uzere oldugunu soyledi. Sadet zaten daha bastan gelmisti de, anlamazdan gelip bunu degistirmek icin ne yapabilecegimi sordum. Tabii ki bilgisayarin giris sifresini istiyordu. Sifreyi ilk olusturma ve belli araliklarla degistirme gorevi nedense hep bana verilmisti. Bu hicbir teknik beceri gerektirmeyen goreve, bu gibi teknik konulara hakimiyetimden oturu secilmis olabilirim. Tipki ampul degistirme isinde oldugu gibi :S. Ya da ablamin bu zorlu uclunun mukavemetine karsi ayakta durabilmek icin bir takimdasa, uygulamanin dogruluguna yapilacak elestirilerin karsisinda dimdik duracak bir yandasa, bir ikinciye, ya da kurumsallasmaya ihtiyac duymasindan kaynaklanabilir. Ne yapmaliydim? Onlara karsi zaten hep yufka olan yuregim kizarip borek kivamina gelmisti bile.

Bilgi saklama acisindan dipsiz bir kuyu, iyi bir sirdas oldugumu dusunurum. Eger o bilginin benden cikmasi durumunda birilerinin zarar gorecegine inanirsam, veya bana ileten kisi –fikren katilmasam dahi- bunu saklama konusunda siki tembihte bulunmussa o bilgiyi yutar unuturum. Ancak bu kez durum biraz farkliydi. Oncelikle ablam bana yemin filan ettirmemisti, bu buyuk avantajdi :S Ve tabii ki bunu paylasmamin zararli oldugunu dusunmedim. Evde cani sikilan ve okul suresince hafta ici cep telefonu, playstation ve televizyon gibi aygitlardan men edilmis evde tek basina bir cocugun bir-iki saat internet basinda zaman gecirmek istemesinden daha dogal ne olabilirdi ki? Bu konuda hicbir mahrumiyet yasamadigim halde benim dahi evde ilk aklima gelen sey bundan pek farkli degil. Bu nedenle sifreyi paylastim. Ancak sonrasinda ayni yastaki uc cocuk arasinda adalet dagitmanin ne kadar zor oldugunu, bu yukun altinda fazlasiyla ezilen evdeki otoriteyi astigimi, kendi yargi sistemimin dogrulugunu baz alarak cok da icinde olmadigim bir yasam duzenine disaridan bencilce mudahale etmekle acaba dogru mu yaptigimi dusunmeye basladim. Neyse ki soylememe gerek kalmadan sevgili yegenim durumu itiraf etmis ve sifre isinin koku ablamda oldugu icin uygulama kaldigi yerden bir gecelik fireyle geri gelmis.

Gectigimiz hafta sonu bir aksam ablama gittim. Gece uyku tutmadi ve bilgisayarin basina gectim. Yukaridaki hadiseyi tamamen unutmus olarak bildigim sifreyi girdim. No pasaran!. Ablam gibi dusunmeye calisip aile esrafindan bildigim butun dogum gunu tarihlerini girdim, bicare. Inat ettim, ettigimle kaldim. Sonunda internetin yasakli oldugu, sadece birkac aptal bilgisayar oyununun yer aldigi “misafir” kullanicisina razi oldum. O da beni on dakika bile oyalayamadi. Ertesi sabah durumu anlattim, gul gul olduk :S Agzim iki kulagimdayken soyle caktirmadan, bilgiye acligimin acziyeti belli olmasin diye “neyse, yeni sifreyi alayim bari” dedim. Ablam “ben girerim” dedi :S Artik sifreyi ben de bilmiyorum. Cocuklarin olasi suistimaline karsi beni korudugunu soyleyen ablama hak verdim, benim icin de boylesinin cok daha iyi oldugunu, cunku ayni dirayeti gosteremedigimi soyledim. “En azindan kimin dogum tarihi oldugunu soyle” dedim, yemedi.



Üçüz demisken, unlu toplum bilimci “clearly non-canadian" Ecko kardesim gectigimiz hafta memleket ziyaretindeydi. Yegenlerden konu acildiginda burc meselesinin ne menem bir palavra oldugunun uc ayni dakikada dogmus insan arasinda tek bir ortak ozelligin bulunmayisiyla benim icin kanitlanmis oldugunu belirttim. O da belki bunun bir ortak ozellik sayilabilecegini soyledi. Pek polemige girmedim dogrusu. Artik gittigi icin arkasindan atip tutabilirim. Nasil yani, A ve B kumesinin hicbir ortak ozelligi yoksa, bu “ortak ozelliksizlik” bir ortak ozellik olabilir mi? Ama bu ayri ayri her bir kumenin kendi kapsaminda, kendine icinden cikmis bir ozelligi olamaz ki… Anca diger kumelerle etkilesimin, metaforik olarak toplumsal etmenlerin sonucu olarak bir ozellik teskil eder, ama bu da yine ona ait bir kume ozelligi sayilamaz mi? “Zero is also a number” mi? Bos kume diye bir sey yok mu? Ya da var ama pek bos mu degil? Yoksa muspet ilimlerle sosyal bilimler tam da bu noktada mi ayriliyor? Bu ve daha fazlasinin cevabi bir sonsuz sonra!

Wednesday, March 3, 2010

sea shepherd - now!














"dikkatinizi çekti mi bilmiyorum" diye başlardım ama, biliyorum ki alterednative'in küçük takipçi kitlesinin dikkatinden hiçbir şey kaçmaz. o halde bu lüzumsuz kalıbı atlayarak devam ediyorum; facebook'ta "otoyollarda hayvan ölümlerine son" diye bir grup, ve bu grubun 3 zilyon üyesi mevcut. tamam son olsun, ama nasıl? yukarıdaki temenni "kahrolsun faşizm!" diye slogan atmaktan daha farklı bir anlam içermiyor. nasıl kahrolsun dediğinizde faşizm kahrolmuyorsa, son! diye bağırdığınızda da hayvan ölümleri son bulmuyor. hele bunu bir facebook grubuna katılarak bekliyorsanız, daha çok beklersiniz, benden söylemesi. bu içi boş sloganla ne kast ediliyor olabilir? hayvanlara karşıdan karşıya geçmeyi mi öğreteceksiniz? önce sola sonra sağa sonra tekrar sola...

eğer gerçekten gezegene ve üzerinde yaşayan türlerin geleceğine ilişkin kaygılarınız varsa, bunları ertelemeyiniz ya da bilinmez bir elin insifana bırakmayınız. büyük idealler, toplumsal hedefler size bir gelecek tahayyülü sunarlar elbette. ancak o geleceği yaratmak, bugün alacağınız kararlara ve gerçekleştireceğiniz eylemlere bağlı. ideoloji ve siyaset arasındaki bağ, tam da böyle birşey. ideoloji bir konumken, politika aksiyonun kendisidir. ideoloji geniş bir uzam ve zamanı kaplarken, siyaset an'da yapılır. teori gri, hayat ağacı yeşildir.


işte bu nedenle, japon balina avcılarına karşı mücadele eden sea shepherd son derece mühim bir organizasyon. uluslararası anlaşmaları ve "international society"nin baskılarını hiçe sayarak balina avlamayı sürdüren japonya'ya karşı hangi hükümet gerçek bir yaptırım uygulayabilir? cevap veriyorum: none. oysa kaptan paul watson ve tayfası, aktif mücadelelerini sahada sürdürüyorlar. cehennemden gelmiş gibi görünen kapkara gemileri ile, okyanusları avcılara dar ediyorlar. tarih yazılırken, düşünmek ve izlemek yerine "katılmak", onun bir aktörü olmak isteyenler, en azından küçük bir bağışta bulunabilirler..