şimdi şöyle bir düşündüm de, gerçekten çok zeki insanlar var. tamam bu pek devlet sırrı sayılmaz ancak bazen, yani gerçekten dikkat ettiğiniz zaman, bu insanların zekası karşısında hayrete düşmeniz hiç de şaşılacak bir durum değil. anne ve babaları, bu akıllı evlatlarla gurur duymalı.. üreten, söyleyen, düşünen, yazan vs.. kimi zaman huzursuz bir hayretle, kimi zaman apaçık imrenmeyle takip ettiğim bu adam ve kadınlar, esaslı birer provokatör. onların sayesinde, onların ateşlediği tutku fitiliyle ve aslen belki de onlara karşı koyabilmek adına, bazen gerçekten de yazmaya çalışıyorum. Tuesday, April 20, 2010
wilde gone wild
şimdi şöyle bir düşündüm de, gerçekten çok zeki insanlar var. tamam bu pek devlet sırrı sayılmaz ancak bazen, yani gerçekten dikkat ettiğiniz zaman, bu insanların zekası karşısında hayrete düşmeniz hiç de şaşılacak bir durum değil. anne ve babaları, bu akıllı evlatlarla gurur duymalı.. üreten, söyleyen, düşünen, yazan vs.. kimi zaman huzursuz bir hayretle, kimi zaman apaçık imrenmeyle takip ettiğim bu adam ve kadınlar, esaslı birer provokatör. onların sayesinde, onların ateşlediği tutku fitiliyle ve aslen belki de onlara karşı koyabilmek adına, bazen gerçekten de yazmaya çalışıyorum. Friday, April 16, 2010
mercy'nize sığınarak...
Thursday, April 15, 2010
nostalji, kolektif hafıza ve gelecek üzerine 10+1 tez
"oğlum olursa askere göndereni..." diyen adam, tezkeresini aldıktan kısa bir süre sonra, yeşil üniforma ile geçen günlerini rakı masasında kahkahalar atarak anlatıyor. hatta masadaki erkekler, en komik anıyı anlatmak için birbirlerinden sıra kapmaya çalışıyor. lise ve üniversite yıllarına ilişkin de hep mutlu hatırılar var. "bize okulda hababam sınıfı derlerdi" cümlesini kaç kişiden duyduğumu bilmiyorum, ama galiba çok :S
komutan, öğretmen, müdür gibi hiyerarşik dizin içerisinde yukarıda yer alan ve otoriteyi temsil eden kavramlar, bela savıldıktan (askerlik bittikten, okuldan mezun olduktan, işten ayrıldıktan ya da terfi aldıktan) sonra tahakküm niteliğini yitiriyor ve o üstünlük/iktidar sıfatını taşıyan kişi ile yaşanan komik olaylar manzumesi ile hatırlanıyor; "içtimada komutan dedi ki...", "öğretmen sınıfa girdi...", "müdür odasına çağırdı..."
2) daha geniş ve belli bir mekan ya da tek bir iş ile ilgili olmayan, ancak sosyal değişimleri, döneme özgün tarzı da içine alan, dolayısıyla kolektif anlamlar taşıyan hatıralar klasörüne on yıllar (decade) diyoruz. lise, askerlik, uzun soluklu ilk sevgili, ilk iş, evlilik, çocuk vs. birer fasikülken; o dönem beraber gidilen filmler, fonda çalan müzik, sokak dili, geçerliliği o dönem ile sınırlı kalmış kelimeler, giyim tarzı vs. bütünü koca bir cilt'tir.
3) decade'ler (...70s, 80s, 90s...) karikatürize edilmiş zaman dilimleridir, popüler olaylar ile anılır. şeylerin duygusal anlamlar ile doldurulup paketlenmesi yoluyla oluşurlar. dolayısıyla decade'ler, aslında hiçbir zaman yaşanmaz (burada kast edilen elbette takvim on yılları değil). kolektif hafıza, ayrıntılardan ve dikenlerden kurtarılmış köşeli ve mutlak tanımlar ile vücut bulur. decade'ler tam da bu bahsedilen soyut kolektif vücut içerisinde zuhur ederler.

işte bu nedenle 80ler new order değil modern talking'dir; 90lar stone roses değil boy band'ler dir... ne yazık ki benim 80lerim ya da benim 90larım gibi bir sınıflandırma yapma şansına sahip değiliz. decade'ler ancak çoğulun yaşadığı, -hiç değilse- varlığını kabul ettiği öğeler bütünüdür. 80ler, 80ler alt kültürünü ancak bir ayrıntı olarak içerir. Tıpkı sokakta yanınızdan geçerken dikkatinizi çeken ancak hayatınızla teması bu kadar ile sınırlı kalmış tehditkar görünümlü bir punk'un anılarınızda kaplayacağı kısıtlı alan gibi...
4) yine de bireysel ve kolektif bellekler arasında önemli bağlar, benzerlik var. bunlardan biri ve belki de başlıcası, iyimserlik. askerliğin gerçeklikten anı'ya geçişi duygusal düzlemde korkudan komiğe doğru iken, popüler kimi olayların gündem'den nostalji'ye hareketi de şaşkınlıktan kolektif eğlenceye (anı) doğru yaşanıyor. genel geçer kanunlar ile nostalji kutusuna sığdıramadığımız kimi olaylar (90larda gazi katliamı, uğur mumcu ve onlarca faili meçhul cinayet) unutulmaya yüz tutarken yaşandığı dönemde sıkıntı ile karşılanan pek çok vak'a bugün yalnızca "aaa evet" denilip geçilecek kadar silikleşmiş durumda.
90ların en çok ilgi çeken karakterlerinden bazılarını bir çırpıda sayalım;
engin civan (civangate) / ergun göksel , nurdan erbuğ ve feray göknel (iski skandalı) / müslüm gündüz / fadime şahin / ali kalkancı / zeynep uludağ ve gülten kızılkaya (kumkapı cinayeti) / sarah ve musa / şevki yılmaz / uğur ve dündar kılıç / tansu çiller / merve kavakçı.
5) nostalji, sisteminin manevi devamlılığını sağlayan sacayaklarından biri. ortak bir geçmişimiz olduğunu hatırlatan, kapitalist toplumun olduğu biçimi ile ve bireysel ölçekte "yeterli mesafede" varlığını sürdürmesini olanaklı kılan mühim bir vasat.
geçmişi; bugüne ve geleceğe dair taşıdığı tehditkar niteliklerinden arındırıp rafine eden, onu evcil anılara dönüştüren bir mekanizma.
oldies but goldies partilerinin de uzun süredir rağbet görüyor olmasının ardında, kolektif belleğin sunduğu rahatlığı yeniden ve yeniden tesis etme, geçmişle zayıflayan bağı sağlamlaştırma ihtiyacı nedenleri yatıyor.
6) kapitalizm, kendi mezar kazıcılarını yaratmanın yanında kendi kendisini de aşıyor. 20. yüzyıl özellikle son çeyreğinde üretim ve tüketimde gerçekleşen ivme, bireysel yaşamımızı da dönüştüren teknik ilerleme karşısında kafa karışıklığımız sürüyor. değişim ve hareket, her daim olduğu gibi kaçınılmaz. ancak bunları yorumlamak eskisine göre daha girift bir çaba haline geldi.
yine de şurası kesin, iyimserlik çağının sonuna geliyoruz.
henüz 2010 yılı dahi bitmeden 90lar nostaljisini tüketmiş olmamızın başka bir izahı yok. bugün ve nostaljik tarih arasındaki fark, neredeyse 5 seneye kadar indi. bu açı, bugünün farkına varılmasını engellemek için epey dar.7) decade'ler varsayımsal, duygusal zaman dilimleridir. dolayısıyla takvim yılları ile birebir örtüşmezler. iç içe geçebilecekleri gibi, aralarında sahiplenilmeyen, kimliksiz boşluklar da bulunabilir.
80ler müzikal anlamda 70lerin sonunda başlayıp kazağını pantolonunun içine sokan son insan 95 senesinde bilinmeyen bir nedenle ortadan kaybolana kadar devam etti. aynı biçimde, 90lar körfez savaşı ile başlayıp kaset satışları cd satışlarının gerisine düşünceye kadar devam etti.
8) 90lar the bodyguard ve whitney houston ile başladı, titanic ve celine dion ile zirve yaptı. kapanışı beklenmedik biçimde american beauty, matrix ve fight club ile gerçekleşti. zizek'in tabiri ile "hollywood marksizmi" hız kesmeden yükseliyor. kapitalizmin krizi derinleşerek sürüyor.
9) bu kriz ve kapitalizmin bizzat kendini aşma eğilimi farklı olanakların ve daha önce bilim kurgu edebiyatı dışında pek de ciddiye alınmamış bir çağ dönümünün eşiğinde olduğumuzu müjdeliyor. simülasyon nihayet, üzerine modellendiği gerçek ile bire bir örtüşecek seviyeye geldi.
10) karbon nanotube, humanoid ve robot teknolojisindeki süratli gelişim nedeniyle, çok uzak olmayan bir gelecekte, bildiğimiz üretim ilişkilerinin ve üretim araçları üzerindeki mülkiyet temelli toplumsal sınıflaşmanın sona ereceğini, gündelik hayatımıza egemen kavram ve çelişkilerin buhar olacağını, bu anlamda yaşadığımız dünyaya ait politik ve sosyal paradigmaların -belki de yerlerini başkalarına bırakmak üzere- ortadan kalkacağını görmek için kahin olmaya gerek yok.
11) bu tezi hepimiz ezbere biliyoruz.
peki 12 numarayı kitaba bakmadan söyleyebilecek olan var mı? :S
Tuesday, April 13, 2010
do I know you?
geçen gün, bir arkadaşımın masa üzerinde hareketsiz duran kırmızı ojeli elini görünce aklıma geldi.. kitsch benim için tam da bu sabunluktur. hafif bir mide bulantısına sebep olan, tuhaf anılar canlandıran, çirkin görünümlü fakat zamanında çok popüler olduğu için varlığına ve yaygınlığına şahitlik etmiş -ancak akıl erdirememiş- kuşağın kolektif hafızasının parçası olmayı başarmış bir nesne (ne yazık ki bulabildiğim en düzgün fotoğrafı bu). arzu nesnesi... kitsch'e çoğu zaman tutkuyla ve nefretle bağlıyızdır. şimdi bir tezgahta görsem onu, mutlaka alırım. bir banyo duvarda görsem, söker cebime atarım. sonra, dolabımın kimse tarafından kurcalanmayacak bir köşesinde saklar, ara sıra çıkartıp bakarım. orası da kimseyi "enterese etmez" :S
Monday, April 12, 2010
shower gel, body cream and lotion
çocukluğumuzdan beri bize tutumlu olmak öğretilir. trt'de yayınlanan uyarı programı hem elektrikten, hem de sudan nasıl tasarruf sağlanacağını hayli didaktik biçimde de olsa, bilinç altımıza işledi. annemden en çok duyduğum 10 default cümleden biri de "ışığı söndür" olabilir mesela.. tüketim dünyasında yaşıyor olsak da, bizimki daha çok biriktirme/tasarruf toplumu(ydu, aslında bazı yönleri ile hala öyle)..biz hep biriktirmeye çalışırız da, el oğlu hiç oralı olmuyor. bir new yorklu'nun günlük ortalama su tüketimi 690litreye kadar yükselmiş (buna tabii şehir/belediye ve sanayi tüketimi de dahil). bizim aklımızın bir köşesinde hala tutumlu olmak varken, new yorklu çoktan koyvermiş. ne sonraki kuşaklar, ne de dünyanın başka tarafları umrunda. yeter ki egsoz dumanı ile kirlenen saçları yeniden ahenkle dans etsin!
haftada 1 -taş çatlasın 2- gün banyo yapılan huzurlu günlerden, her gün duş alınan koşturmacalı zamanlara geldik. banyo yapmak hacı şakir sabunlu, daha etraflı bir temizliği işaret ederken duş almak pratik ve sabundan ziyade kremli bir temizlik biçimini getiriyor akla (fiiller de ilginç bu arada; yapmak vs almak). kurala uysam da, neden her gün duşa girdiğimi tam olarak anlayabilmiş değilim. üstelik, seneler geçip ben duş/banyo aralığımı daralttıkça saçım daha çabuk yağlanmaya ve kendimi daha çabuk kirli hissetmeye başladım.
beden derslerinden sonra, yüzü koşmaktan kızarmış ve terli okul çocukları ile dolu o dar soyunma odalarının leş kokusunu hatırlayın. sizi bilmiyorum ancak, biz üstümüzü değiştirip aynen matematik sınıfına koştururduk. elden ele dolaşan bir iki deodorant hepimizin işini görürdü. pistik ama mutluyduk :S şimdi size en doğrusunun bu olduğunu söylemiyorum fakat, sabah yataktan kalkınca, iş çıkışı spordan sonra ve nihayetinde gece, yatak odası faaliyetlerini takiben (lionel richieee), yani günde toplam 3 defa duşa girmenin de makul bir durum olduğunu iddia edemeyiz, değil mi? birbirimize temizimcilik oynamayalım. şu duş sayınızı biraz düşürmeye bakın, bulaşık makinenizi tam dolunca çalıştırın ve sahip olduğunuz lanet limuzini zırt pırt yıkamayın :S
Saturday, April 10, 2010
rest in chaos
Thursday, April 8, 2010
dicitıl layf iz e mirikıl
bu bahar yorgunluğu denilen şey, son senelerin uydurması bence. "nisan mayıs ayları, gevşer gönül yayları"ndan alerjilere, baş ağrılarına ve kronik uykusuzluğa biz hangi arada geçtik? polenle filan sorunum yok. çiçekler, ağaçlar güzel şeyler. severim bunları (böceklerden nefret ettiğimi daha önce söylemiş miydim?). fakat yine de, o eski "baharın gelişi" coşkusunu yaşayamıyorum. büyüdükçe artan kaygıları, sorumlulukları filan taşımanın zorluğu dışında, giderek daralan sosyal çevre, azalan özgür saat sayısı ve bütün gün monitöre bakma zulmü insanın içerisinde bir yerlerde barınan heyecanın yüzeye taşmasını başarıyla engelliyor. hele o monitör yok mu...ah a camı çatlayasıca, tuz buz olasıca monitör!şimdi yalan yok, bilgisayar ile epey erken bir yaşta tanıştım. millet henüz amiga'sından ayrılamamışken ben "baba ama ders çalışcam. çok yardımcı bu ödevlere yaa" zırlamaları ile bilgisayarı kaptım. tabii o zaman henüz özellikle bilgisayar kullanımı için tasarlanmış masalar olmadığından (ya da olan tasarımlarda pahalı ve yalnızca ofislerde kullanıldığı için), henüz günlük kullanıma açılmamış -misafire özel- salonumuzdaki yemek masasının üzerine yerleştirdim küçük teknoloji üssümü. sene 92 filan olmalı..
ilk bilgisayarımda windows var mıydı, emin değilim. fakat takip eden senelerde de -taa ki win95e kadar- bu gereksiz programı zırt diye sildiğimi hatırlıyorum. neredeyse hiçbir oyun windows'ta çalışmıyordu. aslan gibi dos, herşeye yetiyordu. dir , dir/p, del, c: , cd civ (civilization oyununun kısaltması), gibi güzide komutlarım vardı, ırmaklarım vardı, çakıl taşlarım vardı benim.. seneler içerisinde bu aleti kullanmaktaki teknik bilgim 1 milim ilerlemedi. kimi çocuklar henüz commodore'da basit programlar yazmaya başlamışken ben donanımlı pc'm ile fifa, alone in the dark, sensible soccer, elbette civilization filan takılıyordum. bu arada (hangi ara?) bilgisayara olan ilgim de giderek azalıyordu. lise yıllarımı çok güzel geçirdiğimi söyleyebilirim. ilk hevesimi aldığımdan mıdır nedir, lisede kendimi sokaklara vurdum. 20 olan devamsız gün hakkımı 19.5a kadar afiyetle sömüyordum.
ilk mail adresimi de yanılmıyorsam 99 senesinin başında aldım. üniversitedeki ilk yılımda. sırtta eastpak, gerçek bir junior'dım. galiba mühendislik binasındaki bilgisayar lab.ına gidip, emre ile (liseden arkadaşımdı) kendimize nur topu gibi birer yahoo adresi almıştık. maksat mail adresimiz olsun. zaten ilk birkaç gün "naber lan götüm?" , "senin var ya..." gibi içerik ve mana dolu yazışmalar için kullandıktan sonra e-mail olayından da sıkıldım, nitekim o ilk yahoo adresi de böylelikle tarih oldu. şu an kullandığım gmail hesabına geçene kadar (takriben 2005'e kadar yani), 10defa daha yahoo ve hotmail hesapları alıp, hepsinin şifresini unuttum. hani şu filmlerde bilgisayar kasası açıkta duran, alete zırt pırt çipler takan amerikalı geek çocuklar vardır ya? hah işte, benim onlarla uzaktan yakından alakam yok. üniversite yıllarında da evde geçirmek istediğim anlamsız öğle saatlerini championship manager'la filan tükettikten sonra, oyun işini de hepten bıraktım. play station'la filan alakam olmaz. gerçi evde wii var ama, onun oyunları daha kolay ve hareketli olduğu için seviyorum. 1 yıldır yalnızca iki oyun aldım; star wars force unleashed ve guitar hero IV ..
aslına bakacak olursanız, bu aletle ilgili sevdiğim yegane şey internet. hala internet deniyor buna değil mi? kimi zaman "web'de gördüm abi çok güzel alet" gibi cümleler duyduğumdan, hangisini ne zaman kullanmam gerektiğini karıştırabiliyorum ama sanırım siz neyi kast ettiğimi anladınız ve önemli olan da tamamen bu (yalnız "surf" kelimesi artık kullanılmıyor, bilginiz olsun. "internette surf yapmaca" filan derseniz, genç kuşaklar sizi ayıplar). söylemeye biraz utanıyorum ama, henüz bir adet film ya da dizi indirmişliğim yok. download olayına -kısa bir süre kullandığım soulseek dışında- ısınadım. yine de, gerçekten çok şey öğreniyorum. özellikle keyfim yerindeyse, oradan oraya zıplamak sureti ile saatlerim ekranın karşısında uçup gidiyor. benim için o, bir ağrı kesici.. sanal dünyada yığılı durumdaki erişilebilir bilgi, sonsuz cehaletiminden dolayı duyduğum acıyı biraz olsun dindiriyor. gün içerisinde yaşadıklarımdan, internette gezerken gördüklerimden ve dahası beklenmedik bir anda parlayan fikirlerden biriktirdiklerimi dökmemi, kayıt altına almamı sağlayan alter[ed]native de yine bu internet sayesinde var. tanrı blogları korusun ve yüceltsin..

şimdi şu yaklaşık 3 senelik alter[ed]native arşivine baktığımda, yazdıklarımız bana -en hafif deyimi ile- tuhaf geliyor. doğrudan memleket ya da dünya gündemine ilişkin kayıtlarımız o kadar az ki! hani neredeyse, kimsenin kafa yormadığı, ilgisini- gerçekten ilgi gösterecek kadar- çekmediği şeylerle ya da popüler bir konuya hiç de ana akım olmayan bir biçimde yaklaşmakla uğraşmışız. uğraşmak yanlış kelime, biz blogumuz için esasen hiç uğraşmadık.. böyle birşeye gerçekten ihtiyaç var mıydı bilmiyorum.. ancak kesin olan şey, buradaki birikimimiz bizi ziyadesi ile tatmin ediyor. sanırım önceden de bahsetmiştim, biz en çok da kendimiz için yazıyoruz. geriye dönüp baktığımız zaman hayret ve kıvançla "vay lan" diyebiliyoruz. hayatta gerçekten kıvanç duyduğum, yapmış olmakla övündüğüm fazla bi'şey yok. alter[ed]native -bütün eleştirilere açık olmakla birlikte- kısacık "övünülecek işler" listemin tepesinde duruyor.
interneti seviyorum (yoksa web'i mi demeliydim?)
<3 <3 <3
Wednesday, April 7, 2010
video kill the video star
şimdi sağda solda kulak misafiri oluyorum / okuyorum, lostseverler lostzede'ye dönüşmüş durumda. şahsen bu dizinin düzenli takibini bundan seneler evvel, henüz 3. sezonunun sonunda bırakmış idim. epeydir dizimax'te zaplarken rastlayıp şöyle bir beş dakika bakıyor ve geçiyorum. anladığım kadarı ile, en güzel yerinde ve tam da doğru zamanda bu maceraya son vermişim. lost ilk üç sezonda önerdiği gizemlerin neredeyse hiçbirini doyurucu biçimde çözmediği gibi, insanların beklentilerini yıkacak derecede basit, mistik bir cevaba doğru ilerliyor. izleyici ilk sezonlarda bölüm başına 5 adet bulmaca ile baş başa bırakılıyordu. sanırım bunların çok çok azı gerçekten "aa evet ya!" dedirtecek bir şekilde yanıt bulmuş. şurası aşikar; dizi, yapımcıları tarafından haddinden fazla uzatıldı. sonunda sadık takipçileri dahi lost'u geçmişten taşıdıkları bir alışkanlık nedeni ile izler, heyecan duymaz oldular. fan'ların kaleme aldığı tonla teori, şimdiden çöp tenekesini boyladı. matematikten, felsefeden, mitolojiden, tarihten yapılan binlerce alıntı, kuantum olayı filan, dizinin bilinmeyenlerini su yüzüne çıkartma çabası, harcanan onca emek ve saat, aslında bir hiç içindi. yine ve yeniden, lost'ta da, iyiyle kötünün amansız/kadim mücadelesi ile başbaşa kaldık.aslına bakılırsa, lost'un yarattığı bu garip durum belki de orson wells'in radyoda yayınladığı ve dinleyenleri dehşete düşüren marslı istilası kadar önemli bir iletişim fenomeni. her ikisinde de "alıcı kitle" kendilerine iletileni yanlış/farklı daha ziyade over yorumlamış ve olmadık işlere kalkışmıştı. ünlü bir siyaset adamımızın hesap tekniğini kullanalım: dharma inisiyatifi'nin kurucularının yaşını toplayıp 5le çarp, sonra 108 çıkar, etti mi sana 2010? demek ki 2010 lost severlerin büyük bir hayal kırıklığına uğradığı sene olacak.
stephen king, bu keskin zekalı, yardımsever ve öngörülü dostumuz, tee şubat 2007'de lost yapımcılarını uyaran ve onlara diziyi uzatıp berbat etmemeleri için neredeyse yalvaran bir yazı kaleme almış.
okuduğum kadarı ile, bir dönem msn iletilerine yazılan, tshirtlere baskı olan o meşhur 6 sayının gizemi de "jacob sayılarla oynamayı severdi" gibisinden eften püften bir gerekçe ile geçiştirilivermiş. bu -ilk 3 sezonu ile tv tarihinin belki de en gösterişli dizisi olan lost için trajik bir durum. King, bahsettiğim yazısında bu ve benzeri olası hayal kırıklıklarını çok önceden görüp, dizi yapımcılarının düşecekleri gafleti bire bir aktarmış:
The creators themselves may not know why the numbers on Hurley's winning lottery ticket are replicated on the side of the hatch, or the significance of the polar bear in the comic book 9-year-old Walt was reading shortly before Sawyer shot a real one on the llano, but who cares? The chief attributes of creators are faith and arrogance: faith that there is a solution, and the arrogance to believe they are exactly the right people to find it. The hard part will be telling ABC that Lost is going to conclude with season 3 or season 4, while the audience is still crazy about the show.
king'in bahsettiği o "hard part" hiçbir zaman gelmedi. yapımcılar para hırsını yenip işi tadında bırakmayı beceremediler. jj abrams ve saz arkadaşları, lost'u 6. sezona kadar sündürdüler. king'in aynı yazısından tarihi ancak değerlendirilememiş bir bölüm daha:
None of that changes the basic facts: When a meal is perfectly cooked, it's time to take it out of the oven. And when a story is perfectly told, it's time to fade to black. It doesn't matter to me if Jack, Kate, and the others realize they're all dead and descend that shaft into a bright white Kübler-Ross beam of light or if they go to war with each other in a final burst of Lord of the Flies savagery. They can discover they're part of an experiment (human or alien). Jack can even — groan! —wake up and discover the whole thing's a dream (actually, I'd hate that).
But please, guys — don't beat this sweet cow to death with years of ponderous flashback padding. End it any way you want, but when it's time for closure, provide it. Don't just keep on wagon-training.
aradan geçen senelerde, diziye yeni vagonlar eklendikçe eklendi... ilk 3 sezondaki olaylar, dağınıklık, katmanlar izleyenleri mest etmişti ancak lost ekibi takip eden sezonlarda (anladığım ve ara sıra kısa bölümler halinde dizimax'te izlediğim üzere) bu dağınıklığı toparlamayı başaramadılar. üzülerek söylüyorum, hiçbir final bu işin altından kalkmayı beceremez. işin aslı dizi şu an sürünüyor ve tarihe muhtemelen en büyük tv fiyaskolarından biri olarak geçecek. olabildiğince yüksek kar etme hırsı, bir kez daha kaliteyi / içeriği yerle bir etti. böylelikle televizyon, yine televizyon'un bizzat kendisi için kotarılan belki de en iyi projeyi yemiş olacak.
Tuesday, April 6, 2010
lost in transgender
japonya'nın underground üretimi hayli ilginç. kendilerini daha ziyade çalışkanlıkları, üstün teknolojileri, barış manço sevgileri ve geri çağırdıkları toyota'ları ile tanıyorsak da, kimi zaman gazetelerin haftasonu eklerine yansıyan renkli street fashion kareleri de esasen bu kalabalık toplumun sandığımız kadar tekdüze olmadığına, ya da tam da tahmin ettiğimiz kadar tekdüze olduğu için kimi deliklerden hava kaçırıyor olduğuna dair deliller topluyoruz. elbette şahitliklerimiz bunlarla sınırlı kalmıyor. engin animasyon külliyatı bize güncel japon kimliğinin geçmişine, bugününe ve batı medeniyeti ile arasındaki alışverişe ilişkin kimi -kimi değil aslında, pek çok- ipucu sunuyor. hentai'lerden, ne bileyim sonra... şimdi burada terbiyemin ve görgümün yazmaya izin vermediği geniş pornografi kayıt ve terminolojisine kadar daha pek çok görsel ve yazılı evrak var ki, modern japon mainstream ve yeraltı kültürel üretimini bizlere ulaştırıyor.
eğer bunlara vaktim yok diyorsanız, lost in translation'ı izleyin. sofia coppola'nın bu gerçekten iyi filmi, epey bir fikir verecektir. şimdi bir sahneyi hatırlayalım, ya da izlemeyenler için tasvir edelim. reklam çekimi için japonya'ya gelen bill murray, burada bir de tv show'una katılır. sunucu yerinde durmayan, alacalı bulacalı kıyafler giymiş, avazı çıktığı kadar bağırarak konuşan ve ardı arkası gelmeyen kahkahaları ile izleyiciye nefes aldırmayan bir garip modeldir. set de fena halde renklidir. bill murray, algılarına yapılan bu ses, hareket ve renk bombardımanı karşısında neye uğradığını şaşırır...
nitekim, japon popüler televizyonculuğu işte tam da böyle birşey. sonsuz bir hareket ve renk cümbüşü. yine referans olarak göstereceğimiz o tekdüze disiplinli hayatın -fena halde eğlenceli mesajları ile- emniyet kemeri. lsd'yle fiziki temas kurmadan lsd kafası..
masaki sitani, japonya için sıradan bir tv figürü. üniversitede ticaret okuduktan sonra -tıpkı amerikalı örnekleri gibi- "profesyonel güreşçi" olmuş. hani şu tamamen kurmaca olmakla beraber izleyicelerin gerçekten kendilerini kaptırmayı başardığı idiot işi temaşa vardır ya? smackdown filan, hah işte, sitani bu işte epey başarılı olmuş. "Yingling the Erotic Terrorist" karşısındaki zaferi hala konuşuluyormuş.. razor ramon ismi ile yarattığı güreşçi figürü o kadar ilgi görmüş ki, sonunda işi tv show'una taşımış.
kendiliğinden de olsa, blog'a video koymamak gibi bir prensibimiz oluştuğu için, buraya ekleme yapmıyorum ama siz youtube'u açıp "hard gay" i aratın. orada, bizim ancak polis akademisi ve mavi istiridye bar'dan [dıt dııırı dııırı dıııııııın] tanıdığımız head to toe deri kıyafetli gay karikatürü ile zuhur eden sitani'nin program katılımcılarına ne şen şakrak "gay şakaları" yaptığını, aralıksız kahkahalardan ve anlamsız hareketlerden bunalarak / bulanarak izleyeceksiniz.
japonlar, bize bir şekilde huzur veriyorlar. yeşil çay, samurai öğretisi, katı ataerkillik, hattori hanzo filan :S sağlık ya da bilim alanında korkuya düştüğünüz bir anda "neyse, zaten japonlar bunu da çözerler" diyebiliyorsunuz. aynı üstün nitelikleri almanlar'a da atfediyoruz. biz bütün tembelliğimiz ve üretim fukaralığımız ile kebap yaparken, dünyanın uzak köşelerinde başka toplumlar harıl harıl çalışıp insanlığı ileri taşıyacak yeni şeyler buluyorlar.
fakat işin garibi, japon güncel kültürünü kendi otantik kılıfından sıyırdığınız an, batı'nın çirkin bir parodisi olmaktan öteye gidemediği gerçiği ile yüz yüze geliyorsunuz. japonya'nın geçmişine feodal çağın güzellemesi (samurai'dir ninja'dır, ejderha'dır efendim) ile oryantalist bir bakış atan batı'nın karşısında, popüler batı kültürünün sakil bir imitasyonu ile dikilen modern japonya... kimlik bunalımı ve 90ların popüler deyimi "kaybolmak" (kayıp kuşak geyiklerini unutmadık), tam da böyle bir şey olsa gerek... diye lafı yuvarlamak sureti ile japonya dosyasını -şimdilik- kapatıyorum.
Monday, April 5, 2010
Le Pain Maudit
Amerikalı bir gazeteci tarafından yapılan bir araştırma sonucunda 60 yıl önce Fransa’da meydana gelen ilginç olayın ardında CIA’in bir deneyi olduğu ortaya çıktı. Araştırmaya göre, CIA, köylülerin ekmeğine halüsinasyon ve histeriye yol açan LSD katmış. 16 Ağustos 1951’de yaşanan ve ‘lanetli ekmek’ (Le Pain Maudit) olarak tarihe geçen olayda beş kişi ölmüş ve yüzlerce kişi korkunç halüsinasyonlar görerek çıldırmıştı. Gazeteci H.P. Albarelli, yaptığı araştırma sonucunda elde ettiği belgelere dayanarak, CIA’in LSD’nin etkilerini test için bu olaya yol açtığını söylüyor. Gazeteciye göre CIA’in suiistimallerine dair 1975 tarihli bir Beyaz Saray raporunda bu olaya atıfta bulunuluyor.
‘Ben uçağım’
Gazeteci, olayın CIA’in ‘zihin kontrolü’ kapsamında yaptığı bir deney olduğu iddiasını ortaya attı. Buna göre, CIA, köyün ekmeklerine bilerek ‘LSD’ adı verilen sentetik uyuşturucu katmış ve neler olacağını görmek istemişti. Albarelli’ye göre bu deney ABD ordusunun Özel Operasyonlar Birimi tarafından yapıldı. Köylüler, LSD’den o kadar etkilenmiş ki, biri yılanların onu yediğini düşündüğünü söylemiş. Halk polise, sürekli ejderha gördüklerini, kendilerine saldırdığını söylüyormuş. Bir çocuk bıçakla büyük annesine saldırmış. Bir diğeri, ‘Ben uçağım’ diyerek kendini ikinci kattan aşağı atmış. Doktora koşan biri ise, “Kalbim çıktı, ne olur yerine takın” diye yalvarmış. Sokaklar çıldıran insanlarla dolmuş. Olayda 5 kişi ölmüş, 300 kişi yaralanmış. Uzmanlar o dönem, bu olaya, ekmeğin içinde uyuşturucu etkisi yapan bir yaban mantarının neden olduğunu söylemiş.
Mağdurlarsa daha fazla cevap istiyor. 71 yaşındaki Charles Granjoh, “Neredeyse ölüyordum, nedenini bilmek istiyorum” diyor. (The Daily Telegraph)


