Wednesday, May 26, 2010

here comes the güneşin çocuğu :S




yaz aylarını hep çok sevmişimdir.

mayıs-eylül aralığında yaşıyorum ben.

izmir'e taşındığımdan beri ekim'i de ekledim favorilerime.

gerisi mayıs güneşini bekleyerek,

arafta tüketilen,

sebepsiz zamanlar.


yaşasın yaz!

Monday, May 24, 2010

the bobby syndrome


Son zamanlardaki favori 3 dizimden liste başı olan (diğer ikisi duruma göre doldurulur) Cougar Town'da Courtney Cox'un eski kocası Bobby Cobb isminde bir karakter. Cox'un oğlu genç Travis'in lise mezuniyet konuşmasının büyük kısmını yalnızca babasına ayırmasının nedeni işsiz, avare ve biraz da alkolik baba Bobby'nin hayatının en mutlu günlerini lisede geçirmiş olması... Daha otuz yaşında olmama rağmen, ben de sanırım o "en mutlu günler" depomu henüz lise yıllarında boşalttım (lanet olsun, o kadar çok eğlenmemem gerektiğini nereden bilebilirdim?). şu an mutlu görünen insanlara bakışım, elindeki çikolatayıa oburlukla saldırıp erkenden bitiren, sonrasında da yanındakinin henüz yarısı yenmiş çikolatasına imrenerek ve iştahla bakan bir çocuğunki gibi..
Yani 30dan emekliliğe kadar geçecek aralıktan zaten büyük beklentilerim yok ama, liseden şimdiye uzanan 12 yıllık hiç de azımsanmayacak zaman dilimini daha neşeli geçirsem fena olmayacaktı sanki. her neyse, bireysel emeklilik planımın tamamlanmasına şunun şurasında 26 sene kaldı :S


O vakte kadar sanırım ben de kırmızı balonun peşinde olacağım. İrtibatı koparmayalım Bobby..

Tuesday, May 18, 2010

yedi, sekiz, dokuz, bom!

Ortagimin gedigine belden oturtmali analiziyle ince bir yaprak kestigi “decade” kavramindan yola cikarsak; tarihi bu tip paketlere bolmekten kendimizi alamasak da, en azindan populer kavramlarla kolilemekten siyrilabildigimiz surece fazla bir sorun yok diye dusunuyorum. Hep 2000’ler sonrasini ayri ele alirdim, muhtemelen bu birkac yil daha devam edecek ama hazir “bom”lamisken (bes ve onun katlarinda bu sekilde efektlendirilen o aptal oyunu hatirlarsiniz) ben de bir “en” yapistirayim.













Doves’un 2009’da cikarmis oldugu Kingdom of Rust albumunun sekizinci sirayla bir nevi sonlarina saklanmis Compulsion’i dinledigimde zihnimden “son bes yil icinde cikmis en iyi sarki” dokuldu. Sarkinin bu dunyali olmayan muzikal temeline, duyu terbiyecisi “bass” ve “beat”lerine diyecek yok da, bes yil nereden cikti bilmiyorum. Bir kere de yillar yillar oncesinde, benden mi cikti tam hatirlamiyorum, Beta Band icin profesyonel muzik dinleyiciligi kariyerimde “muzikte gelebildigimiz en iyi nokta” kalibi dokuluvermisti. Ama dinlemek var dinlemek var, Beta Band'in en tenhalarina gidip, dinlerken "bir de gozlerinizi kapatin"ca musiki isitme olimpiyatlarinda finallere kalifiye olmus hissetmeniz bugun bile normal. Bu tip anlik cikislarin dogruluguna inandigimdan, bes yilin da bir anlami olmalidir.

Ama konumuz 2000 sonrasi, onyil ve Doves’sa, benden su onerme rahatlikla cikar: Bu “decade”den cikmis en iyi grup, Doves'dur...

Radyo Eksen’den sevgili Gulsah’in dedigi gibi; su Doves gibi on tane [bom!] grup olsa hayatimiz kurtulur. Bu arada kek durumuna dusmeyelim, Doves’un cok daha eskisinin oldugunu, bir zamanlar baska bir grup adi altinda, biraz daha farkli bir muzik tarziyla Madchester muzik piyasasini yokladiklarini biliyorum. “Ayiptir soylemesi” bir o kadar ayiptir, daha yeni yeni palazlandiklarinda uzerine yazip cizmisligim de vardir. Doves bu “decade”indir. Bu gidisle bu asira dair olur.


Kendinizden esirgemeyin: Doves-Compulsion.

hush

bi' düşündüm de, deniz kıyısında yaşamak lazım; her sabah uyanır uyanmaz önce denize girmek, gözünü suyun içerisinde açmak...

Friday, May 7, 2010

lütfen...lütfen dedim ama!

giyim kuşam -ya da tarz- dediğiniz şey, kendinizi kamusal kalabalık içerisindeki diğer bütün elemanlardan ayırmanın başlıca yolu. aslında "kendine yakışanı giymek" kalıbı dahi farklı birşey anlatmıyor. öyle olmasa, en azından sıcak yaz günlerinde, hepimiz -tıpkı evimizde yaptığımız gibi- çırılçıplak gezerdik sokaklarda :S oysa bir tshirt dahi, bu ayrıştırıcılık görevini başarıyla yerine getirip, birey olma arzumuzu tatmin etmeye yetebiliyor. benim için bu işin ustası, baş aktörü, ayakkabıdır. kabuslarımda dahi, ayakkabısız sokağa çıktığımı görür ve bundan büyük utanç duyarım. aynı büyük utancı bir de iç çamaşırı (bildiğin don) giymeksizin gezersem hissedebilirim ancak bu durum kabuslarımın konusu olmadı.

ortağımın isabet buyurduğu üzere "herşeyin bir şeyi var".. misafirliğe giderken, insan üstüne başına normalden daha fazla özen gösterir, değil mi? hele misafir ağırlayacakken... büyüdüğüm evde, annem ve babam bu işe hep çok dikkat ettiler. annem gerçekten de hayli başarıdır - o ki ustasıdır misafir ağırlamanın...  mutfakta, gardrop ve ayna karşısında sürdürülen hazırlıklar neticesinde, beklenen kişilerin kapıya dayanması ile 2. perde başlar. gelenler "efendim hoş geldiniz. hahaha!" biçiminde aynı anda hem mesafeli hem de sıcak bir intro ile karşılanıyorsa, belli ki bunlar ya iş çevresinden ya da bir şekilde sosyal münasebetlerin yeni yeni tesis edileceği, çiftler arasındaki elektiriğin henüz kritik seviyelerde seyrettiği konuklardır.

bizim evde, bu kategorideki misafirlere, henüz ilk karşılama anında "lütfen çıkarmayın" denir. her nedense, annem ve babam, kapıya dayanmış misafirlerden ayakkabıları ile içeri girmeleri konusunda ısrarcı olurlar. hatta geçen gün, bu nedenle bir kavga çıkacak sandım. bizimkiler "lütfen çıkarmayın...hayır hayır çıkarmayın" diye yinelerken misafir karı koca da sürekli eğilip ayakkabılarına doğru hamle yaptılar. oysa bütün terlik tesisatı da hazırlanmıştı. uzayan diyalogun sonunda misafir teyzenin ayakkabısını eline alıp bizimkilere fırlatmasından korkmadım değil. bu kadar da ısrarcı olunmazki! korkmanıza lüzum yok, tartışma "ayakkabı çıkarma kavgası kanlı bitti" gibisinden 3. sayfa haberlerine konu olacak bir seviyeye gelmeden tatlıya bağlandı. konuklarımız, sağ ayaklarında terlik sol ayaklarında ise ayakkabıları ile geceyi tamamladılar. böylece herkesin istediği oldu :S

misafirin salona ayakkabıları ile buyur edilmesinin bence birkaç sebebi var. akla ilk gelen, bir tür batılılaşma isteği, ya da batılıymış gibi davranma arzusu olabilir. bu yorumun haklılık payı da var doğrusu. neticede televizyon -hatta belki de cumhuriyet- hayatımıza girdiğinden beri so-called "muasır medeniyetler"in taklitçisi olduk. hele ki bizim gibi orta/orta-üst sınıf aileleri bu değişimi ya da değişim arzusunu kıncal damarlarına kadar hissedip ona sahip çıktılar. gerçekten de, bütün özeni ile şık şıkıdım donanmış bir misafirin parlak ayakkabılarını çıkarıp bir anda naylon çorapları ile kaldığı anki görüntüsü, savaş alanında zırhını yitirmiş bir şovalyeninkinden farksızdır. örneğin, jilet gibi giyinip elinde çiçeği ile müstakbel kayınpeder ve validesinin kapısına dayanan bir damat adayı, ayakkabılarını çıkartıp takım elbise + çorap kombinasyonu ile başbaşa kaldığı anda bütün özgüvenini yitirir. üstelik amerikan filmlerinde filan, evde çorabıyla dolanan bir insan evladı dahi göremezsiniz.

tamam bu işin batılı -ya da tekrarla- batılı olmaya çalışan yüzü. ancak "ayakkabınızı çıkarmayın" talebinin arkasında, müthiş bir doğulu tevazusu da var. tertemiz, pırıl pırıl evimize ayakkabınızla girin ve dilediğiniz gibi kirletin. siz bizim misafirimizsiniz ve misafir, ev sahibinden dahi daha yüksek bir konumdadır. bu anlam, salonların yalnızca misafir için kullanıldığı 20. yüzyıl türkiyesi'nde şimdikinden çok daha yoğundu.

neyse işte, siz siz olun ve deplasmana giderken çoraplarınızı mutlaka kontrol edin. başınıza gelebilecek en kötü şey, eprimiş çorabın arasından kendisini hevesle dışarı atmış bir patatestir :S böyle bir vakayı yaşayan kimse hayatına kaldığı yerden devam edemez. efsaneye göre, metruk fabrika yıkıntıları ve şehrin bütün kanalizasyonları, gittiği misafir evinde yırtılmış/kaçmış çorabı arasından parmağı göründüğü için hayatı kararan, yalnızlığa terk edilen profesörler, mucitler, fizikçiler, işadamları, eski türkiye ve kainat güzelleri ile doludur..


ps. kabul fotoğrafların konuyla uzaktan yakından ilgisi yok ama sizce de böylesi daha sağlıklı değil mi?




Tuesday, May 4, 2010

karma/karisik pizza

Gectigimiz ay yeni isim geregi, isin neredeyse ana arteri sayilacak, sezonun iskeletini olusturan ve geri kalanini sekillendiren bir operasyon icin yurtdisina, markanin merkezine gittik. En kaba hatlariyla gaye, birkac gunluk izleme ve gozlemleme surecinden sonra Cuma gunu saat 17 ye kadar yuklu miktarda siparisi dijital bir ortama girmek. Lakin on gun verseler gozlemleme sureci tam olarak bitmeyeceginden, isin bu dijital kismi ancak son bir-iki saatlik dilime sigdirilmak zorunda kaliyor. Tuhaf ve cikmaz bir denge kurma soz konusu... Isi garantiye alip daha erken yapmak, daha fazla fikir ve gozlemin gume gitmesi anlamina geliyor ki, bu durumda da dijital islemi besleyecek altyapiyla birlikte bu islemin degeri de azaliyor. Isin daha ilginci, ya da garibi, bahsettigim kurulu yapi ile ayni cati altinda olmamiz. Hani alt sistemin ana sistemi sarsmasi durumunda olusabilecek bir zahiyden nasibini alacak olan salt bizler degiliz.

Neyse, her an herseyin olabilecegini, birkac saniyede dunyanin degisebilecegini cok iyi bildigimi sanirken, bir saat icinde degisen ruhsal iklim beni hayretlerden kurtaramadi. Ne olduysa oldu, son noktayi koymadan once kontrol amacli aldigimiz raporlar birbirini tutmadi. Bu kez bir sey mi atladik paranoyasiyla isler iyice sarpasardi. Yere cakilmadan once mutlaka uyaniriz dusuncesiyle kabusun kendiliginden bitiverecegini sanirken, saat 17’yi gecti. Kendimi bir an Elizabethtown’da yanlis bir hamleyle calistigi spor markasina milyon dolarlar kaybettiren ve isten cikarilan esas oglan gibi hissettim. Hos, yeni oldugum icin buyuk ihtimalle olan is arkadaslarim Kaner ve Zelenka’ya olurdu (sanki gercek isimlerini versem tanimadiklar taniyacak, boyle sifreleyince de tanidik uc bes okuyucu onlari tanimayacak). Ben de belki onlara ayip olmasin diye istifa edebilirdim :S Panik tanrisi, butona coktan basmisti. Benden bina icindeki IT’ye gidip durumu izah etmemi, onlar bir yandan ugrasirken ek sure alip alamayacagimizi sormami istediler. Bu kez de kendimi Vanilla Sky’da, secmis oldugu “lucid dream” bilinc altinin sabotajiyla icinden cikilmaz bir hal alinca, kendisine salik verildigi uzere “tech support!” diye bagiran Tom Cruise gibi hissettim. Odaya girip girizgahi yapmamla, tarihte daha once vaki olmamis bir sey oldugunu ogrendim: Son siparis saati Turkiye’nin de icinde bulundugu ulkeler grubu icin 18’e ertelenmis. Bu kurtarici haberi yetki sahibi kisileri ikna etmis gibi sunarak kendime yontmayi dusundum, ama kimi kandiracaktim. Tamamen tesaduf. Diger pek cok ulkenin siparisi kapatilmisti bile. Evet, ne oldugunu anlamadan mudahil oldugumuz trajedyadaki “deux ex machina”miz IT oldu. Gerci en basta bizi bu belaya bulastiran da bizzat onlarin kurmus oldugu sistemin ta kendisiydi ya, neyse.

O endise ve panik dolu saatlerden sonra kardes sehir Erlanger’de (*) biraz soku uzerimizden atma, biraz kutlama, biraz biraz rehavetin tadini cikarma, biraz da operasyona ve Almanya’ya veda mahiyetinde Bruno adli bir Italyan restoranina gittik. Nedense onceki aksamlarda sahsim adina Pano ya da Victo Levi’de palazlanmis olan, kafamda hayal ettigim peynir tabagi – kirmizi sarap ortamini bir turlu yakalayamadim. Ya elma ve cevizle donatilmis, odak olmaktan uzak detaydaki yaprak inceliginde, ya da tat vermeyen tek cesit peynirin bulundugu tabaklar gelmisti. Ancak ozellikle Kaner'in bu konudaki anlamsiz israrimi takdir ettigini soylemesinden aldigim ruzgarla pes etmedim. Bruno, komsu blogcu dino gibi halka istedigini geri veren bir sahsiyetti :S. Ve sonuc olarak imdadima yetisti. Sahil kasabasindan donus gunu denizin dumduz bir carsaf misali kiskirtigilici gibi, son aksam Bruno gunlerdir uzerinde calistigim peynir – sarap lezzet isbirligini damagimiza sunmustu. Ha Bruno Italyanligi abartti ve pizzalar saat 11'e dogru geldi, ama olsun. Aradaki surecte aklima bir sey takildi.

/* Kafasina gore takilan, herseyi basite indirgeyen insanlara hep ozenmisimdir. Gecen gun bir taksiye bindim. Huyum kurusun taksiciyle geyige girmemeyi bir turlu beceremem. Hicbir zaman arka koltuk musterisi de olamadim. Yasimla orantili olarak buyumus olsaydim belki olabilirdim. Neyse, kendini hasta hissediyormus, sabah 1000 lik Augmentin'i cakmis, birazdan gecermis. Her kendini hasta hissettiginde bir tane 1000 lik Augmentin aliyormus, o da hastaliga engel oluyormus. Ona "kaptan, yaptigin yanlis. Antibiyotik oyle alinmaz, alinirsa da yarari olmaz, en az bir kutu bitirmen gerek, kendine daha fazla zarar veriyorsun" demeyi dusunurken agzimdan "sen isi cozmussun abi" cikti. Etkisi altinda kaldigim ve tibbi gercekleginden hicbir sekilde emin olmadigim, belki de bir palavra icin neden adamin rahatini bozayim ki? Aklindan su an "plasebo efekti" kalibini geciren varsa kocaman ayipliyorum. Yillardir aranan kalip bu muydu? Bunu bir kere duymadigim bir hafta gecirsem sinirlerimde plasebo efekti yaratir ve yatistirir mi acaba? Neyse, bu bahsettigim yukarida mevz-u bahis aklima takilan sey degil, yazarken aklima takilandi. */

Uzun zaman once okudugum, su an ismini animsamadigim gurbetci bir rap’cinin roportajini hatirladim. Almanya’da dogup buyudukten sonra yaban ellerde almis oldugu muzik egitimini ve islemis oldugu rap yetenegini oz memleketine ihrac etmek icin, bir plak sirketinin de araciligiyla, Istanbul’a yerlesmis genc bir rap’ciydi. Roportajin bir bolumunde, en cok da artik taklitlerinden sakinma luksune sahip olacagi donerin ana vatanina geldigi icin sevindiginden bahsediyordu. Lakin bu hayal sert bir kayaya carparak kirilmis. Tekrar tekrar kullanilan yagin ve kalitesi dusuk etin kokusundan midesi bulaniyormus, hicbir donerciye girmek istemiyormus. Sonuna kadar katiliyorum. Artik aslini yasatma askindan midir, batiya kendini kabul ettirme ve begendirme gudumlu milli duygularla yogrulmus etten midir, yoksa etin muhasir standartlardaki kalitesinden midir gurbette donerin daha iyi yapildigina inaniyorum. En basiti, benzinde oldugu gibi et fiyatinda da dunyada basi cektigimizden, disarida durumden veya pideden dusen et parcasinin pesinden -obur ya da ac gozlu degilseniz- kosmazsiniz. Bu doyuruculuk bile yurtdisi subelerimizi one cikaran bir detay.

Bruno’da yedigim pizza cok lezzetliydi. Aslinda cok bogazina duskun biri ve lezzet farklarini keskin bicimde duyumsayacak geliskin bir damak tadina sahip degilim. Cihangir’deki Miss Pizza’da da yemis olsam cok farketmeyebilirdi. Dusundum de, Italya’da pizza ya da makarna, Almanya’daki Bruno ya da Turkiye’deki harbi bir Italyan restoranindan cok daha iyi mi yapiliyordu? Bu lezzetlerin ana vatani, disarida tecrube ettiklerimizden ne kadar oteye gecerdi? Doner icin gecerli parametreler, lejyoner Italyanlar icin de gecerli olabilir miydi? Dusuncem muspetti. Boyle bir lezzet kulturunun orijini olduklari icin ana vatanlara selam olsun, ancak bence bu en iyisinin orada oldugu anlamina gelmiyor. Tum bunlari dusunurken zaman geciyor, ve volkanik hareketlerden peyda olmus kul bulutlari –eger koca bir yalan degilse- ertesi gun havalanacagimiz havalimanina dogru hizla ilerliyordu. Iki saat kadar sonra ucusun iptal oldugu bilgisi gelecekti. Ertesi gece de tum zamanlarin en kotu (lezzet fakiri damak tadimin dahi ayirdina varmayi iskalamadigi) Italyan yemegini bizzat, yolumun dusecegi aklimin kosesinden gecmeyecek Italya’da yiyecektim...




* Erlanger'in gobeginde, gorunce felegimin sastigi ve objektife davrandigim meydana Beşiktaş - Platz adi verilmis. Hikayesi de surada. Almancam yetmedigi, hatta hic olmadigi icin bilgi veremiyorum. Zaten gizemi kaybolsun da istemiyorum. Yine de ilginc birseyse, Almancasi olan biri hikayeyi yorum olarak girebilir. Hatta bence hikaye her turlu yaratici yoruma acik, Almanca bilmeyenler de wilkommen :S

Friday, April 30, 2010

let’s lynch the landlord

Ev sahibi – kiraci iliskisi herhalde dunyevi hayatin en tuhaf dinamiklerine sahip iliskilerinden biri. Fazla sertlige gelmeyen ama fazla samimiyeti de kaldirmayan, isler yolundayken saygi yuklu, sarpa sardiginda ise insaniyetin firar edebilecegi kirmizi ince cizgi, ya da cambaz ipi. Ben de bir ev sahibiyim. Rahmetli annemden bana bir ev kaldi. Fakat ev benim degil :S Dahasi, kirasi da cebime girmiyor. Biraz tuhaf bir hikaye oldugunun farkindayim. Soyle ki, yillarca oturdugumuz evin sahibi annemin cok sevdigi eski bir tanidigiydi. Kadin Fransa’da yasayan, kocasini yillar once kaybetmis, klasik bir gurbetci aliskanligi olarak tum kazandigini Istanbul’da gayrimenkule yatiran ve muhtemelen oranin sosyal kosullarini birakip asla buraya donmeyecek, eger amac yatirimsa da bunun donusunu cok fazla hissetmeyecek biri. Kokleriyle arasindaki bagi bu sekilde kuvvetlendirdigine inaniyor kanimca. Daha sonra biz o evden cikip kendi evimize tasindigimizda, onun ricasiyla kira ve kiraciyla ugrasma isi anneme devroldu. Annem vefat edince de bana... Miras kalan evin kendisi degil, sorumlulugu oldu. Is sadece para toplamak olsa neyse, emlak vergisi var, kiradan dusulecek mecburi harcamalar var, apartman giderleri var, demirbasi var, var oglu var. Aklinizdan “acaba bu isten hic mi cikari yok, indiragandi yapiyor mudur” gibi dusunceleri gecirdiginizi duyar gibiyim ve sizi cok ayipliyorum. Aklimdan gecmedi degil :S Ama annemin oturtmus oldugu seffaf mali yonetim modelinin (bankadan ay ay hesap hareketleri bilgisi, masraf dekontlari, faturalar vs) buna izin vermesine olanak yoktu.

Kiraci, kocasindan bosanmis, kiziyla yasayan bekar bir kadindi ve ev sahibini biziz saniyordu. Cunku inanisa gore gercegi bilmesi durumunda isi savsaklayabilir, kirayi aksatabilirdi. Gercekten alti ay kira vermese ne yapabilirdim ki? Ev sahibi kadinin gelip ugrasacak durumu da yoktu. Sadece yilda bir tatile geliyordu, onda da yil icinde birikmis parasini veriyordum. Esasinda annem abartiyor, her ay basinda aldigi parayi bankadan cekiyor, goturup bir de avroya ceviriyordu. Ben o kadariyla ugrasamazdim, en bastan soyledim. Hesap hareketlerini de bankadan degil, yilda bir internet bankaciligindan cikti olarak alip verdim. Her ne kadar yakin bir tanidik olsa ve cikarlarini gozetse de, ev sahibi gayri menkul zengini oldugu icin annem bu konuda –biraz da kiraci ve kadin dayanismasindan yollu- Robin Hood’luktan da geri durmamis ve ederinden dusuk bir rakama kiraya verme konusunda insiyatif kullanmis, gercek ev sahibinin rizasini da almisti.

Tabii yonetim degisince tum kurumsal yapida da gedikler olustu. Ilk alti ay cok savsakladim. Benim hamurumda insanla ugrasmak hic yok. Sirf ilan vermeye ve insanlara gostermeye usendigim icin muhtemelen arabamin son sahibi olacak ben, kalkip hem de bir baskasinin evi icin ucuncu sahislarla ne kadar yuz-goz olabilirdim. Ancak altinci ayin sonunda artik o donemki bosluktan midir bilinmez, farkli bir kafaya girip, ehil bir iktisatci triplerinde hesap hareketlerini titizce incelemeye giristim ve sallanmakta olan bir mali tabloyla karsilastim. Belli ki ilk icraatim radikal olacakti; iki aylik kira eksikti. Klasik otomatik talimat hikayesi. O an hesapta para gormemis, yatmamis filan. Bankadan beni arayip, gunahlari boynuna, kiracinin adina ozurler dilediler. Is zamma filan geldiginde, ya da her firsatta kazandiginin anca ayi kurtarmaya yettigini soyleyen kiracinin hesabindaki boyle bir oynamayi, ya da durgunlugu hissetmemis olmasi pek inandirici degildi. Yersen iste. Yememistim.

Sonrasinda benzer sacma sapan hikayeler oldu. Yok kapiciya vermis, kapici bir kismini yemis ve ortadan kaybolmus. Yok efendim banka havalede otuz liralik bir komisyon almis, o nedenle eksik yatirmis ama mantik olarak zaten bunun kiradan kesilmesi gerekiyormus. Buna benzer sayisiz iddia ve bahanelerle muhatap olmak durumunda kaldim. Hani Everyone’s Got One, eyvallah, ama bir evsahibi egosu gelistirecegim aklimin ucundan bile gecmezdi. Yalan yok, aptal yerine konmusluk hissinden birkac kez arayip tirad bile gectim. Emekli olmasina ragmen calisan, genc sayilabilecek, hergun isine arabasiyla gidip gelen modern bir kadinin dunyadan ve teknolojiden bu kadar bihabermis gibi davranmasi sinirime dokunuyordu. Dahasi, eger arayip canini sikacak bir sey soylerseniz muthis bir gurur refleksi gosteriyor, sizi bu incinmisligine inandiriyor ve kendinizi asagilik, allahin belasi pinti bir ev sahibi gibi hissediyorsunuz.

Yine de bir sekilde gecinip gidiyorduk, ta ki arayip evden cikacagini soyledigi gune kadar. Emanet ev basima yikilmisti. Dedim ya, boyle bir iliskide yer almaktan yeterince hosnutsuz oldugum yetmiyormus gibi, simdi de kiraci sececektim. Belki bir adaletsizlige imza atacak, belki ihtiyaci olan birini geri cevirecek, belki hic ihtiyaci olmayan birini ihya edecektim. Hicbir cikarim yokken vicdanimin esiri olacaktim. Uc dort kisiden sonra tirlattim. Kimi kirada anlasiyor, turlu turlu masraflari kabul ettirip kiradan dusmeye calisiyor, kimi tum masraflari ustlenecegini ama bir yil boyu kira vermeyecegini soyluyor, kimi evi oldugu gibi bir onceki kiracidan bile daha dusuk miktara tutmaya calisiyor. Aslinda hep kiraya verilecek evleri imceleyen bir kurulun olmasi gerektigi ve belirledigi masraf/tadilatlarin ev sahibi tarafindan yapilmasini zorunlu kilmasi gerektigine inanmisimdir. Bu konuda utanilacak ve sefil durumdaki evleri gayet olagan bicimde kiralamaya calisan yuzsuz ev sahipleri biraz talim olurdu belki. Neyse, baktim bu pazarliklar da midemi bulandiriyor, ev sahibini arayip bende birikmis olan parasini tadilata yatirmam gerektigini soyledim. Amacim tertemiz evi anlastigim rakama kiraya vermek, aylar sonra hesaba baktigimda ay sayisinin kirayla carpimi kadar parayi gormekti. Sagolsun hic itiraz etmedi. Sagolucak tabi, sanki babamin evi. Evin tum tadilat isini de tanidik bir aile ustasina peskes cektim :S Evin sahibinin biz olmadigini biliyordu, bu nedenle pazarlik gucum cok yoktu. Ama bir yandan sorumluluk mirasi da vardi. Bu nedenle ustaya “hak gecmesin”, “bak yetim annesidir”, “coluk cocugunun [en genci 35 yasinda] nafakasi…”, ev sahibine de “usta cok degerli bir insan”, “asla haram yemez” gibi ucuz ve ajite halk edebiyatiyla aman vermedim. Artik hem ev sahibi, hem araci, hem de ustaydim. Hatta ustune evin kiracisi olmayi bile dusundum. Hakikaten guzel olmustu.

Hersey bittiginde buna gercekten degdi. Usta da, ev sahibi de, araci da, kiraci da kazandi. Can sikici detaylardan yalitilmis, sadece kira rakami uzerine konusabilecegimiz bir konuma geldik. Eger bir kiracidan hic haber almiyorsaniz, o kiraci iyidir derler. Su an, eger halen hayattaysa :S, oyle bir kiraci oturuyor. Seytan kulagina kursun, bir degisiklik daha olursa kadindan zorla vekalet alip evi satip parasini da swift yapmayi dusunuyorum. Elbette komisyon masrafini keserim, dogrusu bu :S

Tuesday, April 27, 2010

horn intro

Haberi okurken kafamdaki arka plan muzigi Modest Mouse’un “Good News…” albumlerine giris parcasi Horn Intro’ydu. Boynuz Jose Tomas’a girerken, onlar da zihnime o kulak tirmalayici kornayla giriverdi. Elim ise okuma esnasinda ve uzunca bir muddet sonrasinda, kasigimda kaldi. Karizmatik matador Jose Tomas, Meksika’daki arenada belasini azgin bogadan bulmus, boynuzu on santimetre kadar kasigindan iceri buyurmus. Baya baya olumden donmus. Yogun kan kaybi yasamis, kani neredeyse komple degismis.

Ne zaman bu konuyla ilgili bir seyler yazacak olsam aklima “bize medeniyet dersi verenler…” , “kurban kesmeyi vahset gorenler…” tandansli, isin ahlaki ozunden soyut, rekabetci kontratak yorumlar gelir, vazgecerim. Bu kez haberin de vesilesiyle parmaklarim momentum kazandi. Bu dupeduz vahsetin, bir ayini andiran bu adaletsiz rituelin boylesine olagan bir eglence anlayisi olarak sunulmasini, dogmatik bir kulturel kod olarak kabul gormesini aklim hicbir zaman almaz. Hele giyim-kusamdan romantizme, kitlesel ilgiden gucun sembolune etrafinda sekillenen zengin kulturun varligi vahsetin ta kendisiyle yurek kaldirmaz bir tezat olusturuyor. Bu hayvanlar intikam bilir mi, toplumsal bir bellekleri var midir bilmiyorum ama arada unlu olup arenayi kan golune cevirmeyi bir sekilde beceriyorlar. Buna son vermek ne otoritelerin, ne de katliam istahli binlerce vahset taniginin sagduyusuyla gerceklesecege benzemiyor. Hicbir insan evladinin yasami yitsin istemem; zaten Tomas’a komaz, yirtmis kefeni, ama olumcul olmayacak sekilde bu hadiselerin sayisi artsin da genc matadorlar rahatsiz olsun, sapkalarini onune koyup “bu is tehlikeli mi olmaya basladi?” deyip kendini baska meslek kollarina yoneltsin diye “wishful” dusunmuyor degilim.

Bu cehalete ve otekiye/ucubeye karsi zafer eylemini doyumun merkezine alan sozde sporu en iyi, 1960li yillarda cekilmis Kanada yapimi bir belgesel olan “Le Sport et les Hommes”a yazmis oldugu tekstle, Roland Barthes acikliyor sanirim. Internette var mi acaba diye aratmaya tenezzul etmeden ve usenmeden, elimdeki kitapciktan buraya buyuk bir zevkle geciyorum. Bir nevi yazarak calisiyorum ki kafama daha iyi girsin.




What needs have these men to attack? Why are men disturbed by this spectacle? Why are they totally committed to it? Why this useless combat? What is sport?

Bullfighting is hardly a sport, yet it is perhaps the model and the limit of all sports: strict rules of combat, strength of the adversary, man’s knowledge and courage; all our modern sports are in this spectacle from another age, heir of ancient religious sacrifices. But this theater is a false theater: real death occurs in it. The bull entering will die; and it is because this death is inevitable that the bullfight is a tragedy. This tragedy will be performed in four acts, of which the epilogue is death.

First, passes of the cape; the torero must learn to know the bull –that is to play with him; to provoke him, to avoid him, to entangle him deftly, in short to ensure his docility fighting according to the rules.

Then the picadors; here they come, on horseback at the far end of the ring, riding along the barrier. Their function is to exhaust the bull, to block his charges in order to diminish his excess of violence over the torero.

Act Three. The banderillas.

A man alone, with no other weapon than a slender beribboned hook, will tease the bull: cal out to him… stab him lightly… insouciantly slip away.

Here comes the final act. The bull is still the strongeri yet certainly die… The bullfight will tell men why man is best. First of all, because the man’s courage is conscious: his courage is the consciousness of fear, freely accepted, freely overcome.

Man’s second superiority is his knowledge. The bull does not know man; man knows the bull, anticipates his movements, their limits, and can lead his adversary to the site he has chosen, and if this site is dangerous, he knows it and has chosen it for this reason.

There is something else in this torero’s style. What is style? Style makes difficult action into a graceful gesture, introduces a rhythm into fatality. Style is to be courageous without disorder, to give necessity the appearance of freedom. Courage, knowledge, beauty, these are what man opposes to the strength of the animal, this is the human ordeal, of which the bull’s death will be the prize.

Furthermore what the crowd honors in the victor, tossing him flowers and gifts, which he graciously returns, is not man’s victory over the animal, for the bull is always defeated; it is man’s victory over ignorance, fear, necessity. Man has made his victory a spectacle, so that it might become the victory of all those watching him and recognizing themselves in him.

i'm a lucky man

Son birkac haftanin, belki de ayin aman vermez yogunluk ve yoruculugunun ardindan, kendimi nadasa birakmaktan benzer aralari pek firsata cevirmeye beceremedigim coluk-cocuk bayramini bu kez karga tulumba yakaladim ve ufak bir kacamagi onun yarattigi atil zaman araligina itiverdim. Zaten bir suredir yerimde durdugum yok ya, bu kez komputersiz, faresiz, adaptorsuz, abartmisken guvenlik noktalarinda isimi daha da kolaylastirsin diye kemersiz ve saatsiz, yalniz sirt cantasiyla hayatin disindan merkezine kucuk bir seyahat... Aslinda seyahatin aga babasini gecen hafta yasamistim. Bir of cektim, karsiki volkan patladi. Bir bakima iyi oldu, dunyanin tekrar ayagini yere basmasi gerekiyordu. Kaldi ki karayolunu hep sevmisimdir. Ama dakikalarla, hatta kita Avrupasi’nin halen teyyarelerin inip kalkabildigi neredeyse tek ucus noktasina bizden once varmasin diye kul bulutuyla amansiz bir yarisa girmenin cok da geregi yoktu sanki. Neyse, onu da sonra anlatirim…


Basimda bir bela var. Cok uzun zaman once islemis oldugum ve pismanlik duydugum sayili hatalardan birinin bedelini, “trouble every day” degil fakat sadece onun istedigi ve hortladigi araliklarla, farkli formlarda oduyorum. Bolum atladikca canavarin kollari artiyor, ama en olmadi gozunden vururum, olur biter diyorum. Aslinda kendimi cok da uzemiyorum. Sartre’in dedigi gibi, insan asla kendine duydugu ofkeden deliye donemez.



Tum agirliklarimdan siyrilip hayatla bulustugumda (ifade kabizligindan hayati gizemli ve belirsiz bir ozneye donusturmekten tiksinirim, ama kendimi alikoyamayacak kadar paslanmisim) tam bir zombiye dondum. Sanki gectigim tum sokaklar birer birer gerceklesirken kendi gercekligim geride kaliyor ve kayboluyordu. Gunes isitmiyor, istirap veriyordu. Bu kez doymak icin degil, yemek icin yiyordum lakin nasil tat alacagimi, ya da lezzetlere nasil tepki verecegimi bilmedigimden sanki butun tatlar birlik edip icimi kavurdu. Gerci bir sey hep eksik olacak ve asla “tat”min olmayacagiz; gercekten olsaydik bir daha tatmazdik, degil mi?


Demezken, Pazar sabahi bende hikayesi oldukca eski o malum sarki calmaya basladi... Kahretsin, hala sansliyim! (U-Turn finalinde son nefesini vermekte olan Sean Penn gibi oldu, tahtaya vurayim)...


I’m a lucky man
With fire in my hands

I hope you understand
I hope you understand

Thursday, April 22, 2010

heil to mother earth

Takvimlere göre bugün earth day,

Dünyaya saygı duruşu günü.

Mutlulukla soluduğumuz bahar havası ve ağzımızı şapırdatarak yediğimiz yemyeşil elmalar için doğa anaya teşekkür etme zamanı..










Cameron'un Avatar'ı değil, Dünya'nın Borneo'su..


İmzalanan anlaşmalar ile koruma altına alınan Borneo yağmur ormanlarında 2007 yılından beri yürütülen araştırmalar neticesinde 123 yeni tür keşfedilmiş. Doğrusu, bu son zamanlarda okuduğum ve beni en çok heyecanlandıran haber oldu. Canımı sıkan yegane şey, keşfedilen türlerin içerisinde 10cm'lik bir hamamböceğinin de olması :S