Friday, March 11, 2011

peki ya istimlak bedeli?

Bloglarin, daha ozel ifadeyle, blogspot.com’un gectigimiz gunlerde kapatilma karari alindi. Bu karari yonetimde bulunan sansurcu kolektif aklin uygulamadaki tezahuru olarak okumak yaklasimlarin en su goturmeyeni olur. Bu dupeduz emek ve alan hirsizliginin mumessili olarak, davaci taraf olan futbol maclarinin yayinci kurulusu gosteriliyor. Once bu konuyu didiklemek gerekiyor.


Biz yanlis hesaplarin, hatali planlamalarin, sagliksiz yola cikislarin toplumuyuz. Olayi akisina, kervani da yola birakmak ve kendiliginden duzelmesini beklemek bu topraklarin kronik bir rahatsizligi. Ve bu yolda kacaga, planlananin disinda kalan, daha dogrusu ortada planlanan bir sey olmadigi icin, hesapta olmayan herhangi bir unsura tahammul yok. Kiraathaneler, yoldan gecenler televizyondaki maca bakmasinlar diye cevresine minyatur bir cin seddi orer. Belestepeye yogun engelleyici guvenlik onlemleri alinir. Kitapevlerinde muasir medeniyetlerde oldugu gibi, maazallah bir kitabi alip iki saat icinde okur da bitirirsiniz diye orta yerlerde rahat koltuklar yoktur. Parmakla sayilir coklukta masasi olan bir cafe’de uzerinizdeki baski yuksek, barinma sureniz de kisadir. Kapikuleden obur tarafta sahit oldugum, iki kisi tek bir icki istedi diye masayi ve mekani kibarca terk etmeleri istenen tek yer, Amsterdam’in gobeginde bir cafeydi. Ne hikmetse sahipleri ve calisanlari da Turk’tu. Evet, muhtemelen uc aile o isletmenin geliriyle yasiyor. Ama sorun tam da burada. Belki de o isletme, uc ailenin gecim kaynagi olacak bir mekan, margarin cikarilacak sinek, tum umitlerin gomulecegi bir yer degildi. Alt yapisi olmayan beklentilerin sonucu beyhude cirpinislar ve anlamsiz aksiyonlar; hesap disi her unsur da paranoya paratoneri, ugursuzluk, ekmek teknesine saldirmis bir kemirgen oluyor.

Saniyorum yayinci kurulus da Super Lig’in marka degerini dunyada ilk 10’a sokacak yatirim teklifini yaptiginda bir seyleri yanlis hesapladi. Ortada bir sacmalik oldugu acikti. Simdi en ince catlaklari dahi sivama, sizan kacaklari onleme savasimina girmis durumda. Uzun suredir vardi bu dava. Bunun adi malina sahip cikmak filan degil, enikonu ac gozluluktur. Bakin, kalabalik yerlerde calsiyorum, bes farkli egitim kurumundan mezun oldum, turlu turlu insan profilleriyle hasir nesir oluyorum, dolayisiyla farkli kesimlerden yuzlerce insan taniyorum diyebilirim. Yani beni pekala bir arastirma denegi kabul edebilirsiniz. Onca tanidigim insan Digiturk uyesiyse, ve ben iclerinden bir tanesinin dahi “maclari blogspot’tan izliyorum”u dedigini duymadiysam, kimse beni bu kacagin, kurumun ocagina incir agaci diktigine ikna edemez. Kaldi ki burada musterilerini de cezalandirdiginin farkinda olmayan, aslinda bunu umursamayan trajikomik bir yaklasim da var. Koyun surusunden hallice musteriler oldugumuz icin cok da problem degil ama durum, sokakta kulaklari sagir edercesine korna calip o kornayi sadece onundeki aracin duyacagini sanan embesil soforlerin ironisi gibi…




Olay en ozet haliyle su; bugunun piyasasinda ya musterisinizdir, ya da degilsinizdir. Arada kalan uc-bes “nasiplenmeci” tayfa en buyuk dusman ve hedeftir. Ayrica musterilik de oyle somut bir metaya veya hizmete, ona bicilen fiyata mukabil talep olmakla sinirli degil. Isletmecilerin kendi belirledikleri kistaslar dahilinde musterisinizdir. Ya en az iki icecek alan, ya mac izleyen ama blog okumayan/yazmayan, ya da duvari asip mac parasinin yaninda uc-bes cay icen bir musteri olmaniz beklenir. Peki suclu sadece kurum mu? Kesinlikle hayir. Bir kere bir yolu actiniz mi, o yol acik kalmaya mahkum olur. Dogdugum gunden beri bir kapatma davasidir gidiyor. Kapatma edimi bir kez cozumden sayildi mi, artik herkes gorece magduriyetinde bunu talep ediyor. Paradigma olarak nasil ortaya cikmis, nasil siradanlasmis ve kemiklesmis, zihnim ve fikrim almiyor. Ne de olsa kanal bir kez acilmis, tum hukuki mucadele bu ihtimal uzerine dayandiriliyor. Ozellikle internet tarafinda hukumetin en gozde uygulamasi bu oldugundan, yayinci kurulusun da ilk hedefi buydu. Kapatmadan musdarip oldugu icin yillarca mazlumu oynayan karar vericilerin bugun kapatma histerisine batmis olmasi da ayrica dusundurucu.

Peki kalem kirildi, adres kapatildi. Oncelikle, elbette uretilen, yazilan ve cizilen hersey paylasilmalidir. Bunlara ayna olacak otekilere ihtiyacimiz var. Bizim icin de buranin varligi, devamliligi onemli. Hatta gurur kaynagimiz. Ancak bizim bu blogdan, genel olarak internetten herhangi, evet abartili tinlamakla birlikte, herhangi bir beklentimiz yok. Benim sanal alemle iliksim kazandibiyle olan iliskime benzer. Onume konursa severek yerim, ama yoksa herhangi bir krize girmem. Biraz da radyo-televizyondan ibaret teknoloji jenerasyonuyla, internete dogan nesil arasinda bir yerlede oldugumuzdandir. Bugune kiyasla mahrumiyeti de gorduk, bugunu de... Esasen, bu blogspot hikayesine her ne kadar klavyem burada tam tur calisiyorsa da, yuregim ve hislerim o kadar da duyarli olamiyor. Lakin bizden cok daha ihtiyac sahibi insanlar, buradan gecim saglayan, maddi degilse manevi doygunluk kazanan, yani bir sekilde kendini bu alanlar uzerinden tanimlayan ve ifade eden insanlar icin durum cok daha bozguna ugratici vahimlikte. Buradaki tepkim daha ziyade onlarin ugradigi haksizligi kapsiyor.

Ote yandan, her turlu yolsuzluga, zulume, somuruye kulagini tikayip sanal alemine zeval gelince mangalda kul birakmayan siber devrimcilerinden biri gibi tinlamak, dogrusu en son isteyecegim sey olur. Masa basi magduriyeti, yine masa basindan yurutulen protesto dalgasiyla giderilemez, bunu da artik tum ruya alemcilerinin bilmesi gerekiyor. Sanal mecranin, burada yapilan uretimin herhangi bir kiymeti ya da hukmu olsaydi, zaten boylesine pervasizca, bir cirpida kapatilmazdik. Bu konuda da magduriyet sahiplerinin, eger kendilerini gercekten magdur hissediyorlarsa, haklarini baska sekillerde aramasi gerekiyor. Revolution will not be digitalized.

Cok onemli fakat goz arda edilen bir onemli mesele daha var. Dusunun ki bir dukkaniniz var. Belediye, sozde kentsel donusum, ozde yeni peskes alanlari yaratim surecinde burayi istimlak ediyor. Bunun karsiliginda gecim kaynaginizi aktarabileceginiz yeni bir yer sunmak durumundalardir. Diyelim ki blogspot da istimlak edildi. Peki nerede bunun tazminati? Uc yildir bizim, daha uzun yillar ve daha yogun bicimde baska bloglar, yazip cizilen onca nesriyat ne olacak? Iste bunun kitaplarin yakilmasindan, filmlerin toplatilmasindan hicbir farki yok. Iste bunun adi emek hirsizligidir. Ortada bu nesriyatin yeni bir yere tasinmasi, tekrar topluma geri kazandirilmasi icin en ufak bir teklif, tesebbus, yardim dahi yok. Yapilamaz mi? En azindan bir basvuru mercii olusturulur, dileyenler buraya basvurur, blog alani incelenir ve onaylanarak tekrar yasal alana geri dondurulur. Ama imkansiz, cunku bu zihniyete gore her turlu kulturel kapital uretildigi andan itibaren coptur. Tipki heykeller, resimler, kitaplar gibi. Ve tek bir kararla sonsuzluga, ya da karanliga mahkum edilir.

Saturday, February 26, 2011

let's go vegetarian










Tuesday, February 8, 2011

ifrazat over müfredat

Benimle aynı yaşta, Fransa’da doğup büyümüş bir kuzenim var, adı Murat. Sivri zeka, muhtemelen bu yüzden de yarı-deli bir çocuktu. 2 yıl kadar önce görüştüm, bir de Amsterdam maceramız oldu. Halen öyle olduğunu söyleyebilirim. Hayatımız benim hiç de arzu etmediğim bir simetride paralel olarak ilerlemiştir. Arzu etmediğim simetri diyorum çünkü bana kalırsa o dönemlerde bu topraklarda yaşamak hiç ama hiç çekici değildi. Her şeyin gerisindeydik. Küçük yaşlarda, teknoloji ve refah seviyesindeki geri kalmışlık canımı sıkarken, delikanlılık dönemlerinde en çok zihniyet ve genlerdeki gerici kodların ıstırabını yaşıyordum. Onunla yıldan yıla görüşmek, benimle, bilmediğim ama bizimkinden çok daha ileri olduğuna emin olduğum medeniyetler arasına en kestirme hattı çekerdi. Bugün ise aynı Murat, İstanbul’da kıyak bir ekspat iş kapabilmek için can atar. Hatta onun büyüdüğü ve 18ine gelir gelmez kaçtığı kasabayı sonradan görecek, orada bir gençlik yaşamanın, bir gençlik harcamaya eşdeğer olduğuna kanaat getirecektim.

Öğrenim hayatımız da paralel gidiyordu. Liseyi bitirip üniversite aşamasına geldiğimizde dirsek teması halindeydik. Tercihlerimiz uyuşuyordu, aynı bölüm/meslek dalına dalış için uğraş veriyorduk. ÖYS sınavlarının açıklandığı dönem tesadüfen İstanbul’daydı. Aradaki en belirgin fark; o bizimki kadar travmatik ve hayatın dönüm noktası niteliğinde bir sınav sürecinden geçmemişti. Her zaman evrenselliği konusunda nedense bir türlü ikna olamadığım matematik, fen gibi pozitif bilimlerin gerçekten Fransa’da, burayla aynı olup olmadığını çok merak ediyordum. Yani tamam, paralel gidiyorduk ama aynı şeyleri mi biliyorduk? Evde birlikte otururken kağıt kalemi çıkarıp, bir güzel sınava çektim hergeleyi. İşe logaritma sorusuyla başladım. Gidiş yolu bizimkinden biraz farklı da olsa, bir şekilde çözdü. Sonra menzili uzun bir sıçramayla, integrale geçtim. Hani meşhur bir integral sorusu vardır, görünürde çok kolaydır, fakat çözümü saatler sürer: Integral 1/e. Soruya baktı ve mazeretini bildirdi: “biz daha S’yi görmedik” :S. Evet, integral onun için sembol itibariyle bir S harfinden ibaretti. Daha kötüsü, yanlış bir ibaret oluş şekliydi bu. Toplam sembolüne E harfini vermek gibi… Sonra türev dedim, “haaa apostrof? Almıştım bir ders ama anlamadım”. Matematik bölümünden sınava giren biz universite adayları uzay geometrisi kısmen hatmetmişken, Murat neredeyse Lise 1 seviyesindeydi. Evet, hep gelişmiş ülkelerdeki hayatın daha kolay olduğunu, burada çektiklerimizi asla anlayamadıklarını düşünürdüm. Her alanda yenik olduğumuza inancımın, bir alanda daha sağlaması yapılmıştı. Onların şikayetleri şımarık züppelerin sığ şikayetleri kadar gerçek dışıydı.

Kendimi bir matematik profesörü kadar yetkin, bir o kadar da yorgun hissediyordum. Bizim sırtımıza yüklenmiş olan ağır müfredatın ve onun ürettiği skolyoz dostu ağır çantaların geçmişini ve geleceğinin pasını bir güzel yüksek sesle aldım. Murat da büyük ihtimalle çözemediği soruların ardında kafası basmayan bir öğrenci konumuna düşmek, aramızdaki çekişmede ağır bir yenilgi almış gibi görünmektense, benim küfür-sinkaflarıma eşlik ve uğradığımız haksızlığa çok içten bir görünümle ortaklık etti. İçimden, “ulan Murat bilgisizi, sana aynı sınavı üniversite 3. sınıfta da çekicem, tek bir tanesini bilecek olursan kendimi keserim, o kadar da iddialı konuşuyorum” dedim. Sivri zeka olabilirdi ama tembel tenekenin tekiydi, buna emindim.

O günden bugüne hiçbir şey değişmedi. Her yaşta ağır müfredat kurbanıyız, buna üniversite de dahil. Bazen çocukların ders kitaplarına denk geliyor ve tedrisatın ayni hantal haliyle son sürat devam ettiğini anlıyorum. Şuncağız çocuklar için gereksiz, kullanışsız ve zararlı [evet, zararlı] ne kadar bilgi varsa, o ders kitaplarının içine istiflenmiş halde. Zaten bugünkü şartlarda çocukların işi eğitim konusunda olabildiğince zorken, bir de içinden geçtikleri bilgi çöplüğü, yorgun ya da motivasyonsuz gelecek nesiller için tam isabet. İşleri zor, çünkü dünya bundan on beş yıl önce bu kadar dikkat dağıtıcı, konsantrasyon düşmanı bir mekan değildi. Derslerimize asılmamız karşısında en büyük engel, olsa olsa, televizyon ve sokaklardı. Her daim müptelası olmaktan çekinmediğim televizyon, duruma göre tehlike olabilirdi evet. Lakin hiçbir ailenin çocuğunu sokak bağımlısı diye doktora sürüklediğine şahit olmadım. Bugün cep telefonu, sms, oyun konsolu, bilgisayar bağımlısı olduğu için pedagoglara, ya da diğer psiko-bilim insanlarına başvurmak zorunda kalan yüzlerce anne-baba var. ÖYS’ye hazırlanırken dış dünyayla ilişkimi rahatlıkla kesip (tüm yapmam gereken televizyonu kapatmaktı) 40 dakikalık kesintisiz, biraz da üniversite sınavı simülasyonu blok testler çözebilirdim. Bugün evde 40 dakikalık bir çalışma için, hiç yoksa iki-üç saatlik efektif olmayan bir zaman dilimine ihtiyacı var. Yine bugün, ilk-orta seviye bir öğrenci adına, bu kadar aygıt arasında başarılı olma motivasyonunun ne olabileceğine, neyin onlar için itici güç oluşturabileceğine mantıklı karşılıklar bulamıyorum. Yeni dünyanın yazdığı başarısızlık senaryosu yetmiyormuş gibi, müfredat hala çok ağır. Bu ağırlığın altından normal tempoda kalkılamadığından, devreye ek kurslar giriyor. Tabii bunda çıkar odaklarının, standart işleyişinde medeni yaşam koşullarından uzakta bırakılan öğretim görevlileri için korsan hat arayışının da rolü büyük. Etrafımdaki örnekler de bu durumu doğruluyor. Kiminin dersler tepe taklak gidiyor, kimi bir çocuk için dayanılması güç aygıtlar arasında kafayı çiziyor, kimiyse bu gencecik çağında halen vecibelerini yerine getirmek için fazladan harcadığı mesainin etkisiyle yorgun ve bitap.

Birileri bu müfredat mevzuna ilişkin bana bir şeyler söylemişti. O an için, Amerika’nın çıkarılmasına izin vermediği şu meşhur gizli bor maden yatakları konulu ötelenmiş elektronik postalara, hemen her ulusal meseleyi çok farklı ideoloji, doktrin ve saikleri aynı çatı altında toplayabilen anti-emperyalizme getiren komplo teorilerinden birine benzetmiştim. Teoriye göre müfredatımız, özellikle gençlerin entelekt düzeyini belirli bir seviyenin altında tutmaya, bombardıman yoluyla bilgi açlığına ve boşluğa yer bırakmayıp, genç bireyleri araştırmaktan, sorgulamaktan alı koymaya yönelik yıldırıcı özel bir programmış. Bu bilgi ve eğitim hevesini çökertme politikasında Amerika’nın, CIA’nin filan da parmağı varmış. Düşünüyorum da, CIA gelip Maraş’ı, Çorum’u karıştırmakla uğraşıyor da, bu kadar başarılı ve kitlesel bir programın oluşumuyla mı uğraşmayacak? Çok da mantıksız gelmiyor. Tamam, ille bu ülke ve kurumlar olmak zorunda değil. Önemli olan niyet; farklı güç odaklarınca, bizzat kendi içimizden de bilinçli yürütülen bir politika olabilir. Öyle “bu dünyaya çocuk getirmenin...” şeklinde başlayıp manasız açılımlara girecek değilim. Ama istisnasız, bütün çocuklara ömürlerinin önemli bir parçasını yiyecek okul yolunda çok ama çok acıyorum. Onlar adına içim bildiğiniz, cızzzz ediyor. Çocukluklarını yaşayamama pahasına, hepsine biran evvel büyümelerini diliyorum...

Saturday, January 29, 2011

küstüm, almıyorum

Yaşadığınız dünyada olan bitenden ne ölçüde haberdarsınız? Tunus ve son olarak Mısır'daki ayaklanmalar, uzak yerlerdeki doğal afetler, Turkiye'de alkol kullanımı düzenlemesi ve yaş sınırı tartışmaları, genel seçim öncesi etkisi katlanmış siyasal manevralar 2011 takviminin başlangıç taşlarını döşerken, aslında yakın geçmişte, yazın ve konuşma aleminde insanlık tarihinin en hayati hatalarından birinden dönüldü. Son on yıl içinde "girişimde bulunmak", "başlatmak", "teşebbüste bulunmak" gibi kalıplar kavramı tam anlamıyla, ya da sarsıcı bir etkiyle ifade edemediği için hayatımıza giren "insiyatif" kelimesi buyuk bir ıstıraptan kurtularak, aslına, yani "inisiyatif"e döndü. Kim bilir, bu kurtarma operasyonunun basarisi ve telafinin sagladigi rahatlama, bazılarımızın basini yastiga huzurla koymasina vesile olmustur.

Bunu ilk kim fark etti, ya da zaten farkındaydı da nihayet sesini duyurup genel farkındalığı etkiledi, çok merak etmiyorum. Ancak fark edilmemesi imkansız olan, sözcüğün yeni formunu ne kadar çok ve abartılı kullanırsak, bu tarihi hatadan o ölçüde sıyrılmış, hatta belki geçmişi bile bütünüyle temize çıkarırmışız gibi, ortalıkta bir "inisiyatif" bombardımanı olduğu. Herhangi bir konuda bu doyumsuz telafi hissini beyhude biçimde doyurabilmek için kavramı yoktan var eden fırsat avcılarına bile rastlamak mümkün. Peki sözcüğün -öyle sanıyorum- Fransızca aslına mot’a mot dönmek çok mu gerekliydi? Düşünün, yazımdaki aslına bağlı kalacağız diye bir anda sondaki “t“ harfini damağın dibine kadar bastırırcasına “restorant” demeye başladığımızı... Ne kadar can sıkıcı. Yıllarca "cavs" dediğimiz köpekbalığına bir anda "coows" demek zorunda olmak kadar da sinire dokunucu.

Ganimete veya çalıntıya saygıyı anlarım ama, devşirilmiş, özlük hissini daha baştan yitirmiş bir sözcüğün sonradan, kalıcı misafir olarak yerleştiği bu yeni dildeki yapıya, ortalama diksiyona uygun biçimde evrilmesi çok mu anormal? Tabii sözcükleri apartıp kendi keyfimize göre modifiye edelim, doğrusunu [bu durumda doğru kelimesi de biraz ironik kalıyor ya] söyleme zahmetine katlanmayalım demiyorum. Ama söylenişini kolaylaştırmanın nesi kötü? Örneğin zaman içinde kendini mecburen kabul ettirmiş, dilin doğruları arasına girmiş “septik” demenin pratikliğinin yanında, “skeptik”te ısrar etmenin ne gibi bir faydası olabilir, bilemiyorum. Özel bir şey yapmaya gerek yok, zaman içinde kamuya yayılan yanlış belki de dilin doğrusudur. Evet üzülerek söylüyorum, belki de “şarj” kelimesinin Türkçe dilindeki, damağındaki, armonisindeki yeri “şarz”dır. Sebebi tembellik değilse, bu kadar insan yanılıyor olamaz. Aman “sweetshirt” demeyelim, cunku hem daha kolay filan değil, hem de burada absurt bir anlam kayması da var. Bir turist şarz kelimesini duyunca en kötü ihtimal hiç anlamayabilir, ama “sweetshirt”ü duyunca krize girebilir. Neyse bu bambaşka bir konu. “In[i]siyatif” meselesine dönersek, oynamıyorum arkadaş! Eski halini kullansam, cahilliğe, ya da yeniliğe kapalılığa yorulacak. Yeni haline hallensem, özentimden çıldıracağım. Kısaca “inisiyatif”i kullanma insiyatifini almıyor ve sözcüğü haznemden defediyorum. Hatta kavramı da çıkarıyorum, her ne haltsa, onu almıyorum. Bundan böyle kimse benden herhangi bir konuda girişimcilik, elimi taşın altına koymacılık [ama bunların hiçbiri olmuyor ki ya :((], beklemesin :S

Monday, January 17, 2011

plastic beach

petrokimyevi bir urun olan plastige karsiyiz, degil mi? yani oyle olmasi gerekiyor. ben de sadece oyle olmasi gerektigi icin karsiyim. kanserojen madde, gereksiz petrol tuketimi vs. ama, az once ufak bir seyahat icin hazirlanirken dusundum ve farkina vardim ki, bir plastik urune fena halde zaafim var. kullanim amacim hicbir zaman isminin hukmettigi sekilde olmasa da, buzdolabi poseti. bilmiyorum ama son 20 yilin en iyi buluslarindan biri gibi geliyor bana. ozellikle akiskan maddeleri muhafaza eden sise ya da tupleri korumaya almak icin kendi kucuk, faydasi buyuk bir bulus. birkac tane de yedek alirim hep. kirli corap, kullanilmis ic camasir, yani tecrite mahkum her turlu parca icin na-gecirgen ideallikte bir zar. hic karizmatik degil, degil mi? zip-lock filan cok daha havali tabii ama batidan aldigimiz ahlaksizliklar listesine henuz giremedi.

gaia'ya ozurlerimle. azaltma sozu veriyorum ama katiyen birakmak... asla. gerekirse kafama gecirir giderim.

Sunday, January 16, 2011

the flaubert effect

aynı anda birkaç kitap okumak, nasıl geliştiğini bilmeden edindiğim hoş bir adettir. Kimi zaman beni zorlasa, ve okuma ağırlığımı bir kitaba yöneltmem sonucunda diğerleri ile bağımı zayıflatsa da, bu alışkanlığımı sürdürüyor olmaktan memnunum. "teen" yıllarımı okumasız, yalnızca izleyerek geçirmiş olmamın intikamı ve açlığı da olabilir nedeni, bilmiyorum...lakin bu davranışın beni şaşırtan, zihin açıcı müspet sonuçları ile karşılaşmak da doğru bir iş yaptığımı ispatlıyor aslında.

yazma eylemiyle ilişkimin, kişisel tarihimde en kritik dönemece girmesi okuma süratim ve şevkimi de kamçıladı. bu sürpriz, önemli bir mutluluk benim adıma. şu aralar orhan pamuk - manzaradan parçalar, chesterton - apollon'un gözü, james wood - kurmaca nasıl işler ve art-sit'in situasyonist enternasyonel nüshalarını okuyorum. nick hornby how to be good, kolay ve eğlenceli diliyle aradan sıyrılıp finiş çizgisini ilk gören kitap oldu. kendisini tebrik ediyor, başarılarının devamını diliyoruz. ondan boşalan yeri, reşad ekrem koçu'nun forsa halil romanı aldı.

konuyu çok dağıtmayayım. yazının amacı, paralel okumalarımda yakaladığım hoş bir tesadüfü, anlatım biçimlerine dair kıyak bir tüyoyu alterednative'ın amansız müptelaları ile paylaşmak. olmadığını ve muhtemelen asla oluşmayacağını bildiğimiz değerli tiryakiler... blogumuzun okur ilgisinden yoksun kalması hüzün verici olsa da, yıllara yayılmış aksak devamlılığında bu ilgisizliğin ve dolayısıyla "bize özgülüğün" de bir katkısı bulunduğunu pekala biliyorum. her neyse... alterednative iptiladır, müptelalara selam!



Orhan Pamuk / Manzaradan parçalar (İletişim Yayınları, 2010)

Bay Flaubert Benim! başlığı altında, sayfa 241

Flaubert kahramanlarının düşüncelerine ve onların ruhsal dünyalarına, romandaki anlatıcı sesin çok yaklaşabilmesi için özel bir teknik geliştirmiştir. Önce Fransa'da, daha sonra bütün dünyada taklit edilen, yayılan ve okurlarından çok Flaubert uzmanlarının takdir ettiği bu sese, bu anlatım tekniğine "dolayımlı serbest üslup" denir. Flaubert'in keşfetmekten çok geliştirdiği bu anlatı üslubu, kahramanların düşünceleriyle, tanık oldukları çevre ve olaylar arasında bir fark gözetmez. Anlatanın dili, zaman zaman kahramanın ruhuna, dertlerine, o kişinin özel sözlerini, argosunu kullanarak yaklaşır, ama anlatıcı ses bizi "diye düşündü" , "diye aklından geçirdi" diye uyarmaz. Manzara ve çevre tasvirleri de, bir romanda olması gerektiği gibi, kahramanın ruh durumunu hem ayrıntılarıyla hem de seçilen kelimelerle temsil eder. Böylece biz okurlar, dünyayı, tasvir edilen olayları ve manzarayı kahramanların gözüyle ve onları duygu, dert ve kelimelerinin içinden yakın bir şekilde görürüz.




James Wood / Kurmaca Nasıl İşler (Ayrıntı Yayınları)

"Anlatım" bölümü altında, sayfa 19

5

Diğer taraftan, her şeye hakim anlatım nadiren göründüğü kadar her şeye hakimdir. Öncelikle, yarazın üslubu, bir şekilde, üçüncü şahıs hakimiyetini taraflı ve etki altında gösterir. Yazarın üslubu, ilgimizi yazara, yazarın inşasının ustalığına ve dolayısıyla da yazarın kendi eserine çekme eğilimindedir. Bı nedenle, Flaubert'in, yazarın "kişisel olmaması", Tanrı gibi ve mesafeli olması yönündeki ünlü arzusuna karşılık, kendi üslubunun oldukça kişisel olması, her bir sayfadaki sanki Tanrı'nın kaleminden çıkmış şatafatlı bir imzaya benzeyen o mükemmel cümleleri ve detayları, onun neredeyse komik denilebilecek ikilemini ortaya koyar.Dolayısıyla, kişisel olmayan yazar buraya kadardır.


(wood yazısının devamında örnek bir cümlenin farklı biçimlerle aktarılması üzerinden, serbest dolaylı anlatımın üstünlüğünü ortaya koyuyor. bense alıntıları burada kesip, size her iki kitabı da edinmenizi tavsiye etmekle yetiniyorum. daha fazlasını paylaşıp okuma şevkinizi kırmak istemem.)

Thursday, January 13, 2011

kır kalemi kes koçanı, otoparksız neyleyim?

belediyeye ait alanlarda çalışan üniformalı otopark görevlilerinin meziyeti karşısında hayrete düşüyorum. arabanın ancak sığacağı bir boşluğa, bazen tek bir manevrada park etmelerinde büyüleyici bir yan buluyorum. hayli düşük bir ücret karşılığında icra edilen, sıradan görünümlü mesleğin kazandırdığı yetenek ve tecrübeye özeniyorum. Genellikle kadın bir sürücünün ya da acelesi olan herhangi bir müşterinin bıraktığı çalışır vaziyetteki otomobili alıp, tereddüt dahi etmeden zınk diye boşluğa yerleştirmeleri, işlem bittikten sonra çekilen el freninin keskin ve kademeli sesi fena halde hoşuma gidiyor. Otomatik veya manuel şanzıman, kamyonet veya iki kişilik bir spor araba fark etmiyor. Usta eller ne yapması gerektiğini ezbere biliyor. Hayatta hepimizin sıkıntı çektiği, özellikle sahada çalışan insanlar için kimi zaman bir eziyete dönüşen park eyleminde ihtisas sahibi olmalarını saygıyla karşılıyorum. İşini gizli bir gururla, büyük şehirdeki park sorunun bilincinde olduklarından belki biraz da övünerek ve soğuk hava şartları ya da düşük ücret nedeniyle şikayet dahi etmeden yapan bu adamları takdir ediyorum.

Wednesday, December 15, 2010

sanat bazen...


(basliktan devamla) dehset verici olabiliyor.



Leonhard Kern'in 1650 tarihli yamyamlık isimli heykeli.
Bakın.
Tekrar bakın.
Anne ve çocuğun ifadelerindeki farklılığa dikkat buyurun.
Bedenlerinden süzülen kanı siz de fark edebiliyorsunuz değil mi?



Şimdi asıl soru geliyor,
o bacağın devamı nerde lan? :S

Sunday, December 12, 2010

hidden dragon


The FALN (Armed Forces of National Liberation) is a clandestine organization committed to the political independence of Puerto Rico from the United States. Between 1974 and 1983, the FALN claimed responsibility for more than 120 bombings of military and government buildings, financial institutions, and corporate headquarters in Chicago, New York, and Washington DC, which killed six people and injured dozens more. The purpose of these bombings was to protest U.S. military presence in Puerto Rico, draw attention to Puerto Rico's political relationship with the United States, and object to increased influence of U.S.-based corporate and financial institutions on the island.

On April 4, 1980, police arrested 11 FALN members in Evanston near Northwestern University's campus. These members, as well as others arrested in Chicago in the early 1980s, were charged and found guilty of seditious conspiracy and sentenced to extensive prison terms in federal prisons throughout the United States. On August 11, 1999, President Bill Clinton offered clemency to 16 convicted FALN members on condition that they renounce violence. In September 1999, 11 prisoners were released, 2 had their fines remitted, and 1 had his prison sentence reduced. Clinton responded to criticism of his decision by explaining that the prisoners had already served extraordinarily long prison sentences for the crimes committed, and that none of the FALN members granted clemency had been convicted of any of the bombings or injuries and deaths associated with them.



9/11 ilk miydi? tekrar düşünün.


Saturday, December 11, 2010

noise is sexy

Yaklasik iki aydir dayanilmaz sirt ve boyun agrilarindan mustaribim. Kafamda skolyozdan boyun fitigina bircok ariza senaryosu var. Blogumuza devamsizligimda bir etken parametre de bu. Bilgisayar ve monitore o kadar dusmanlastim ki, is disinda hicbir sebeple muhatap olmaya tahammulum yok. Bugun bu tahammulu gostermemdeki bas sebep de, nihayet bugun bir doktora gorunerek iyilesme ya da kabullenme yolunda bir adim atmis olmam. Ve yasadigim essiz tecrubeyi sizlerle paylasma istegim...

Bugun MR’a girdim. Cift MR oldugu icin sure uzadi, 45 dakika bir kapsulun icinde hapis kaldim. Bundan on yil kadar once dizim icin girmistim, ancak bu her acidan cok farkliydi. Oncelikle cihazlar ve aksesuvarlar cok futuristikti. Ama 70lerin futuristigi. Yani o zamanin gelecegi gelmisti. Ama gelen, bugune ait de degil. Anlamadim. “Gelecek de bir gun gelecek” mottosuna tutunmusken belki de dun, bugun ve gelecek zaten hep iciceydi ve Manics’ni dedigi gibi “The future has been here forever”.

Takilan kulaklik, gozluk ve icine girdigim kapsulle kendimi “The Man Who Fell To Earth”deki David Bowie gibi hissettim. Ne yalan soyleyeyim, karizmatik bir histi. Tabii onun kadar acimasiz testlerden gecmedigimden, herhangi bir korku duymadim. Kapsulun sade ic tasarimi da (bembeyaz bir fon, dikine ince gri bir serit) bir harikaydi. Sonra o korkunc sesler basladi. Neyse ki muzigi ve zor da olsa dikkatle dinlendiginde belli bir ritm yakalamanin mumkun oldugu ses gruplarini -gurultulu dahi olsa- seviyorum. Is bilincli olarak muzik dinlemeye geldiginde ise, aksi bicimde kaliplara dusman, belli bir duzen tutturmayan ve sasirtan ses gruplarinin pesine dusuyorum, o ayri. Burada belli bir ritm ve tekrar yakalanana kadar tekinsiz bir hisse kapildigimi soylemeliyim. Duzeni tanimlayabildigim ve devamini tahmin edebilir hale geldigim anda rahatliyordum, ancak hemen bir pozisyon degisikligiyle yeni bir gurultu parcasina/ses grubuna gecis yapiyorduk. Giderek de kakafonik bir hal aliyordu. Baslangicta hardcore “trance” calan, DJ’in zirveye ulastigi, setinin en kafa utuledigi statik kesitine denk geldigim bir kulupte gibiydim. Sonrasinda ise adeta Einstürzende Neubauten konserine arka kapidan girdim. Bosuna “silence is sexy” demediklerini anlar gibi oldum. Sesler birbirine girdi ve takip giderek zorlasti.
















Sonra aklima, yaratilan kaos ortamiyla insana gerceklik duygusunu kaybettirmenin ne kadar da mumkun oldugu geldi. Insalik ve politika tarihi boyunca uygulanan şok darbe metodlari, kisilerin gerceklikle iliskisini yerle bir eden iskenceler… Cihaz ara sira ileri geri pozisyon degistiriyordu. Belli bir yere kadar bunu takip edebildim. Fakat sonrasinda bu da zorlasti. Gozlerime yaklasik yirmi santim uzakliktaki kapsulun yere paralel yatay ic yuzeyi, herhangi bir noktayi referans alamayacak kadar mukemmel ve puruzsuzdu. Gozlerimde buyuk olasiklikla beynin komuta merkezinden gelen, kendimi bildim bileli beni takip eden, ya da gozlerimin onlari takip ettigi kucuk iki-uc nokta var. Ilk kesfettigim yaslarda peslerine dusup onlari yaniltmaya cok ugrasirdim. Gozlerimde ani yon degisikligi yaptigimda biraz geri kalir gibi dursalar da, hep bir golge kadar kusursuza yakin hareket ediyorlardi. Hala da oyleler, ancak ben onlara cok alistigim icin takip etmiyorum. O mukemmel yuzeyde hepsi kendini bana birer birer hatirlatti. Iste yuzeyde aradigim kusur da her seferinde o haylazlarin sabotaj girisimine ugradi. Lakin yilmadim ve sonunda belki yarim milim capinda ufacik siyah sabit bir nokta bulmayi basardim. Evet, yuzeyin facasini bozan, benim de yer tayinime yardimci olacak o mikroskobik kusuru bulmustum. Bircok filmde karsilastigimiz, farkli aynalara yansiyan ayni insanin gercegini (tabii ki terleyeni!) bulmak gibi bir seydi. Aralarda sanki ben degil de, nokta oynuyormus ve aslinda hareket etmiyormusum hissine kapilsam da, nokta belli araliklarla kadrajimdan cikip geri geldiginde rahatladim. Iyi ama bu da pekala bir goz, hatta algi yanilsamasi olamaz miydi? Kafayi yedigimi ya da control manyagi oldugumu dusunmeyin lutfen. Sadece o anin tadini cikarmaya calisiyordum :S



this is minor serdıl to ground control
i really made the grade
..
now it’s time to leave the capsule if i dare




Kapsulden cikmayi basardim ama girerken hareket etmem durumunda surecin uzayacagini soyledikleri icin tas kesildigimden; her tarafim uyusmus, dahasi tertemiz bir sopa yemis gibiydim. Hastanedeki bekleme surecinde okudugum haftasonu eklerinde onlarca tavsiyeden anladigim kadariyla, insanlar haftasonlarini nasil gecirecekleri konusunda kayisi koparmis durumdalar. “N'oluyoruz lan?!” deyip tam da kendimi bitkisel hayatta bir hayvan, ya da kendi dunyasinda bir ot gibi hissetmeye basladigim anda bu essiz tecrube imdatima hizir gibi yetisti. Eger onumuzdeki haftasonu ne yapacagi konusunda kafasi karisik, ozel saglik sigortali bir sehir bocegi varsa, kendisine soguk kis mevsiminin en verimli aktivitesini, 150 TL’lik makul bir katilim payi karsiliginda sinirsiz MR keyfini tavsiye ediyorum.