sonra insanlardan son nefese kadar [it gibi] çalışmasını bekle!
Tuesday, December 27, 2011
Thursday, November 10, 2011
hayatın anlamı; siyah beyazdı
Woody Allen, azımsanmayacak sayıda takipçisinin başyapıtı saydığı siyah beyaz filmi Manhattan'da kendine göre hayatın anlamını, daha doğrusu hayatı anlamlı kılan kimi şeyleri sayıp döküyor. Bu kısa liste şimdilik köşede dursun. Belki bir gün biz de kendimizinkini yaparız.
"Groucho Marx; Willie Mays; the second movement of the Jupiter Symphony; Louis Armstrong's recording of Potato-head Blues; Swedish movies; Sentimental Education by Flaubert; Marlon Brando; Frank Sinatra; those incredible apples and pears by Cézanne; the crabs at Sam Wo's; and, of course, Tracy's face"
"Groucho Marx; Willie Mays; the second movement of the Jupiter Symphony; Louis Armstrong's recording of Potato-head Blues; Swedish movies; Sentimental Education by Flaubert; Marlon Brando; Frank Sinatra; those incredible apples and pears by Cézanne; the crabs at Sam Wo's; and, of course, Tracy's face"
Thursday, October 20, 2011
I love & hate my city
İstanbul'da hiç yaşamadığımdan belki de, metropolümüz halkının kentle kurduğu ilişkiyi de uzun süre çözemedim. Benim tanıdığım İstanbullular (ya da İstanbul'da ikamet edenler) içerisinde bulundukları koşullardan şikayet eden ve hatta bazen o büyük şehre lanetler yağdıran insanlar. Ortak ve ortalama hayalimiz olan "günün birinde bir balıkçı kasabasına yerleşmek"ten en çok ve sıklıkla söz açanlar da yine bu koca kentin aceleci ve mutsuz sakinleri.
Öte yandan modern dünyanın kültürel kıblesi New York için başka bir yönelim, daha doğrusu alışkanlıklar bütünü söz konusu. NYC sakinleri, şehirlerini öve öve bitiremiyorlar. Arap saçına dönmüş trafiğini, pahalılığını ve dahi güvenilmezliğini kendilerine tanınmış bir ayrıcalık olarak görüyor ve New Yorker kimliği ile büyük gurur duyuyorlar. Kentlerine Big Apple, NYC, The City Never Sleeps gibi yakışıklı sıfatlar buluyorlar. Bizim yadırgadığımız, sımsıkı bir aidiyettir bu.
İsmini ve fikirlerini anmaktan sıkılmadığım John Berger (herhalde Edebiyat ve Eleştiri dergisinde) okuduğum bir makalesinde İstanbul'u elbette çok sevdiğini, fakat onu değerlendirirken New York, Londra gibi batı metropolleri yerine Mumbai, Mexico City gibi 3. Dünya metropolleri ile kıyaslamanın ya da kümelendirmenin daha sağlıklı/hakça olacağını söylüyordu.
Güvenlik, sosyal güvence, ulaşım, kentleşme, pahalılık gibi kriterler göz önüne alındığında İstanbul'u (veya herhangi bir şehrimizi) "muhasır medeniyetler"in iftihar ettikleri büyük merkezleri ile karşılaştırmanın kendi koşullarımıza haksızlık etmek olacağına ben de katılıyorum. Ancak İstanbul'un tarihsel önemi ve güncel yükselişini de göz önüne alırsak, metropolümüzü kalın çizgilerle ayrılmış bir tasnifleme sisteminde hangi çekmeceye koyacağımı bilemiyorum.
Belki de, İstanbul kültürümüzün kendine has niteliklerini yoğun olarak barındırdığından hiçbir genel kategoriye dahil edilemezdir. Baştaki örneğe dönecek olursak; New Yorker şehri ile kıvanç duyar ve barındırdığı hemen her şeyi nimet sayar. I <3 NY baskılı tişörtler uzun süredir dünyanın her köşesinde popülerken İstanbul baskılı kıyafetler birkaç senelik hikayedir. İstanbullu trafikten, insandan, havadan ve çevresinde hemen ne varsa, hepsinden yakınır. Oysa İstanbullu da dışarıya karşı şehrini savunmaktan ve onun ne kıymetli olduğunu tekrarlamaktan sakınmaz. Demek ki İstanbullunun şehrini sevme biçimi şikayettir. Sızlanarak, öf pöf ederek İstanbullu kimliğini oluşturur. Sevgi ve nefret karışımı, yoğun ve aynı anda yüzeysel bu duygu da herhalde bizim dışımızda pek az toplumda bulunur.
Öte yandan modern dünyanın kültürel kıblesi New York için başka bir yönelim, daha doğrusu alışkanlıklar bütünü söz konusu. NYC sakinleri, şehirlerini öve öve bitiremiyorlar. Arap saçına dönmüş trafiğini, pahalılığını ve dahi güvenilmezliğini kendilerine tanınmış bir ayrıcalık olarak görüyor ve New Yorker kimliği ile büyük gurur duyuyorlar. Kentlerine Big Apple, NYC, The City Never Sleeps gibi yakışıklı sıfatlar buluyorlar. Bizim yadırgadığımız, sımsıkı bir aidiyettir bu.
İsmini ve fikirlerini anmaktan sıkılmadığım John Berger (herhalde Edebiyat ve Eleştiri dergisinde) okuduğum bir makalesinde İstanbul'u elbette çok sevdiğini, fakat onu değerlendirirken New York, Londra gibi batı metropolleri yerine Mumbai, Mexico City gibi 3. Dünya metropolleri ile kıyaslamanın ya da kümelendirmenin daha sağlıklı/hakça olacağını söylüyordu.
Güvenlik, sosyal güvence, ulaşım, kentleşme, pahalılık gibi kriterler göz önüne alındığında İstanbul'u (veya herhangi bir şehrimizi) "muhasır medeniyetler"in iftihar ettikleri büyük merkezleri ile karşılaştırmanın kendi koşullarımıza haksızlık etmek olacağına ben de katılıyorum. Ancak İstanbul'un tarihsel önemi ve güncel yükselişini de göz önüne alırsak, metropolümüzü kalın çizgilerle ayrılmış bir tasnifleme sisteminde hangi çekmeceye koyacağımı bilemiyorum.
Belki de, İstanbul kültürümüzün kendine has niteliklerini yoğun olarak barındırdığından hiçbir genel kategoriye dahil edilemezdir. Baştaki örneğe dönecek olursak; New Yorker şehri ile kıvanç duyar ve barındırdığı hemen her şeyi nimet sayar. I <3 NY baskılı tişörtler uzun süredir dünyanın her köşesinde popülerken İstanbul baskılı kıyafetler birkaç senelik hikayedir. İstanbullu trafikten, insandan, havadan ve çevresinde hemen ne varsa, hepsinden yakınır. Oysa İstanbullu da dışarıya karşı şehrini savunmaktan ve onun ne kıymetli olduğunu tekrarlamaktan sakınmaz. Demek ki İstanbullunun şehrini sevme biçimi şikayettir. Sızlanarak, öf pöf ederek İstanbullu kimliğini oluşturur. Sevgi ve nefret karışımı, yoğun ve aynı anda yüzeysel bu duygu da herhalde bizim dışımızda pek az toplumda bulunur.
Monday, September 19, 2011
hastalık meselesi ve hasta olma sanatı
İlk defa ne zaman hasta olduğumu hatırlamıyorum. Muhtemelen birkaç aylıktım ve gecenin kör saatinde havale ya da onun gibi bir şey geçiriyordum. Acil durum sinyallerine uyanan annem babamı güç bela tatlı uykusundan (babamın uykusu gerçekten çok tatlıdır) kaldırıp beni , doğduğum ve hayatım boyunca sık sık ziyaret ettiğim, Hacettepe Hastanesi'ne taşımıştır herhalde.
Hatırladığım ilk hastalık anılarım ise kristal berraklığında. Fakat hangisinin önce olduğunu bilmiyorum ve onları zaman çizelgesi üzerinde doğru bir sıraya sokmam imkansız. Kızamık, kabakulak, ebola gibi her çocuğun başından geçen "doğal afetler"i saymıyorum. Aşağı yukarı iki yıllık bir zaman diliminde yüksek ateş, burnuma (veya kulağıma) leblebi kaçması (lanet olası leblebi!), tekrar yüksek ateş, arabaya çarpma (giden bir arabanın ön kapısına vurmuştum. Beş yaşında olmalıyım. Yanılmıyorsam yeşil bir Taunus'tu) ve tekrar yüksek ateş sebebiyle doktor huzuruna çıktığıma eminim. Bu vak'alar 4 - 6 yaş aralığına, evimizin Kızılay'da olduğu seksenli yılların ortasına ait.
Şöyle bir bakıyorum da, Hacettepe Hastanesi doktor ve hemşireleri benden nefret etmiş olsa gerek. Sahici bir derdim dahi olmadan, belki de yalnızca ilgi çekmek için ya da ufak tefek yaramızlıklarımın sonucu olarak değerli vakitlerini çalmışım. Onlara bir özür borçluyum. Günün birinde çok zengin bir adam olursam (ama gerçekten zengin yani) Hacettepe Üniversitesi Hastanesi Çocuk Sağlığı Birimi'ne önemli bağışlarda bulunurum.
Çocukluğumdan yetkişkinliğime kadar gelen ve devam eden süre zarfında da pek çok kereler hasta oldum. Bunlardan iki tanesi beni yatağa bağlayacak kadar sarsıcıydı.
Biri askerdeyken başıma geldi. Psikolojim berbat haldeydi. Bütün koğuşu saran, askerleri tek tek gezen beter bir salgından kendimi korumak için elimden geleni yapıyordum. Bir bardak taze limon suyuna aspirin ezmek gibi garip formüllerim vardı. Orada çıkan yemeklerle aram olmadığından günü bir kuru tost ve bir portakalla kapattığımı iyi hatırlıyorum. Yine de iyi idare ediyordum doğrusu. Derken bir gece, aslında psikolojik tetikliyicilerin etkisiyle, fenalaştım ve sabahı zor ettim. Takip eden üç günü revirde, serumla beslenerek geçirdim. Beş buçuk ay gibi kısa bir süre zarfında neredeyse yirmi kilo vermiştim. Sağlıksızdım.
İkincisi ise yaklaşık bir buçuk sene evveldi. Gün içerisinde kötüydüm. Geceyse durumum artık berbattı. Sonradan öğrendiğime göre sayıklıyormuşum. Yatakta kavrulduğumu, başımın -sanki üzerinde bir tonluk külçe demir varmış gibi- yastığa yapıştığını, ayak parmaklarımın dahi ağrıdığını ve hiç durman terlediğimi hatırlıyorum. Sabaha karşı kendime geldim. Hemen yakınlardaki hastaneye yürüyecek kadar enerjim vardı. Ateşimi 39.5 derece (bu düşmüş haliydi) ölçüp kıçıma bir iğne vurdukları gibi beni geri postaladılar. Biraz zaman alsa da iyileştim.
Şimdi yine hastayım. Her hastalık hali kendi içerisinde yeni deneyler barındırıyor. Mesela dün aleleda bir hapşırıktan sonra omuzlarım sızladı. Bu nasıl oldu, ikisinin arasında ne gibi bir bağ var, hiçbir fikrim yok.
Yine de, hayatım boyunca defalarca kez hasta oldum ve öğrendiğim kimi şeyler oldu. Niyetim bu tecrübelerimi genç hastalar ve hasta adayları ile paylaşmak; onlara bir nebze olsun faydam dokunması beni gerçekten çok mutlu eder.
1) Medication / Haplanma
İlaçlar hastanın düşmanı değildir. Bilakis, en yakın dostudur. Biraz huysuz ve sanırım şımarık bir oğlan çocuğu olarak çilek aromalı öksük şurubundan, acımtırak beyaz haplardan hatta çocuk aspirininden nefret ettiğimi hatırlıyorum. Bu nefret ilerleyen yaşlarda kendisine çocuksu da olsa felsefi bir arka plan yarattı, ergenlik yıllarımda artık "ilaçlara karşı olduğum için" (ne demekse?) eczane çözümlerinden uzak duruyordum. Büyüdükçe bu inadım kırıldı. Şimdi bizim de içerisinde rengarenk kutuların, neşeli jelatinlerin, mentollü merhemlerin barındığı bir ilaç sepetimiz var. Vücudumda sinsi bir kırgınlık hissettiğim an davranıyorum Supradyn'e, Minoset'e. Üstelik Aspirin'in her derde deva olduğuna ilişkin gazete safsatalarına da tuhaf biçimde ve içten içe inanıyorum.
2) İstirahat paradoksu
ÜSYE kısaltmasını ilk kez lisede, doktorumun bana saman kağıt üzerine yazdığı raporun üzerinde gördüm. Üst Solunum Yolları Enfeksiyonu gibi ciddi bir isme sahip olduğuna göre durumum gerçekten kritik olmaydı. Bağdemciklerimin, daha fenası boğazımın alınmasına lüzum doğabileceğini düşünüp korktum. Öyle olmadı.
İşte bu ÜSYE ve benzerleri, bizim ömür boyu dostumuzdur. Varlıklarını kanıksadığımız gibi kısa süre sonra vücudumuzu terk edeceklerini de biliriz. Dolayısıyla elimizden gelen tek şey beklemek; ilaç takviyesi ile bir süre istirahat etmektir. Oysa istirahat, başlı başına önemli bir sorundur.
İlkokul beşinci sınıfta filan olmalıyım. Ciğer gibi yanıyorum, sular seller gibi terliyorum ve evet, tanrıya şükürler olsun o gün okula gitmiyorum! O gün saatlerce, annemin hazırladığı"nane-limon sıvısı"ndan içtim ve en sevdiğim oyun olan river ride'ı oynadım. Akşama kadar durmadan nane-limon içtim ve river ride oynadım. Ertesi sabah uyandığımda daha fena hasta olmuştum ve river ride'dan artık nefret ediyordum (tabii nane limondan da).
Benzer bir tecrübe de ortaokul dönemine ait. O yıllarda HBB isimli bir televizyon kanalı hayli tuhaf bir yayın politikası sürüyor. Onların sayesinde Amerikan futbolu izleyoruz. Hayatımıza interception! touch down! gibi yeni ve yabancı terimler giriyor. New Jersey Jets bench'inde oturan bıyıklı bir Türk oyuncu olduğunu dahi hatırlıyorum fakat bunun konumuzla ilişkisi olmadığından süratle geçiyorum. Bu HBB'nin başka bir enterasnlığı daha var, bir dönemler popüler olan Hint dizi ve filmlerini yeniden piyasaya sürüyor. İşte bir gün, yin kızarmış burnumu çekmekten bitkin bir halde kanepede uzanmış istirah ederken gün boyu Hint filmleri izleyip sonunda Güney Asyalı herşeyden ve -belki Gandhi hariç- herkesten nefret etmiştim.
Demek ki istirahat halinde iken sevdiğiniz şeylerle meşgul olmamalısınız. Bol bol uyuyun. Duş yapın. Biraz televizyon seyredin, dergi okuyun, tekrar uyuyun filan.
3) Hastalığın İletişimi
Hasta ve hasta yakını ilişkisine kısaca hastalığın iletişimi diyelim. Birbirine yakın (anne-çocuk, karı-koca, iki sevgili/dost vs.) iki kişiden biri hasta olduğunda ihtiyaçları ve beklentileri aniden başkalaşır. Dolayısıyla bu kişiler arasındaki yeni ve geçici ilişki biçimini tanımlamak da önemli olabilir.
İlk hapşırık (okuyucunun yaşı 16'dan küçükse hapşuruk da diyebilir) içten, samimi bir "çok yaşa" ile karşılanır. Hapşıranın hevesle "sen de gör" demesi ile bu iki kişinin arasındaki bağ kuvvetlenir. İyi niyetler insanları şüphesiz yakınlaştırık. Peşinden gelen hapşırık bu sefer biraz daha kısık bir sesle, ve hatta sonunu dahi getirmeye üşenerek "çok yaş.." diye karşılanır. Hapşiran kişi (yani hasta) bu sefer yalnızca kafasını sallayarak, öyle bir selamla ve onaylamayla geçiştirir durumu. Üçünçü hapşırık ise ne yazık ki karşılık bulamaz, durum (hastalık) artık her iki taraf için de kanıksanmıştır. Lakin kimse bu durumun acısı ile derbeder olmaz. Hayat v e hastalık sürer gider.
Kısaca, hasta kişi ilgi beklentisini doğru/rasyonel bir zeminde kurmalıdır. Ne kadar yakın olursa olsun, ikinci kişi ikinci kişidir; başka bir bireydir. İnsanlığın binlerce yıllık hastalık tarihi bize bunu öğretir.
4) Adaptasyon Aşaması
Hasta olmak zordur. Fakat iyileşip gündelik hayata dönmek daha da zordur. Hastayken size tölerans gösterilir. İş yerindeyken üzerinize fazla gelinmez. Durum biraz daha kötüyse zaten evdesiniz demektir. Siz hastalıkla boğuşurken başka insanlar da size gösterilen ihtimama karşı diş bilerler. Evet, hastalıktan dönüşte herşey iki katı daha zordur. Hasta olurken bu gerçeği bilmeli, planlarınızı buna göre geliştirmelisiniz. İnsanları çok fena hasta olduğunuza ya da hasta olmanıza karşın çalışmakta direndiğinize inandırırsanız, bu erdemli haliniz sizi kimi saldırılardan korur ve hastalıktan koşturmaya geçişinizi kolaylaştırabilir.
Wednesday, September 7, 2011
akıl var, mantık var. peki ya vicdan?
(tr) Bilinç: (ing.) Conscience
(tr) Vicdan: (ing.) Conscience
Kısa bir giriş:
Kelimeler farklı dillere çevrilirken kimi zaman onların bire bir karşılıklarını bulmak güç bir durumdur. Hatta bir dildeki kelimenin başka bir dilde tam karşılığı olmadığı da az rastlanır vak'a değildir.
Yukarıdaki örneğin üzerinde daha uzun boylu durmak, diller arasındaki mevzu bahis farklılıkların nedenlerine ilişkin kimi temel ipuçları sunabilir. Ne yazık ki etimolog değilim (böyle bir dal'ın varlığını dahi çok sonraları öğrendim). Lingulist olmadığım da bir sır değil (böyle havalı bir sıfatım olsaydı durmadan başınıza kakardım zaten). O halde benim çıkarımlarım bilimsel dayanaktan yoksun, çoğunlukla da kişisel duygu ve fikirlerden hareketle yaratılmış safsatalardan ibaret olacaktır. Toplumların kültürleri, ve bu kültürlerin baş aktörü olarak dil gelişirken, ifade biçimleri ortaya çıkarken ve değişirken bu müthiş devinimin itici güçlerinden biri de duygular olduğuna göre; benim safsatalarım da bir parça tutarlı ve hatta doğrudur.
Meselenin Özü:
bilinç ve vicdan, bizim toplumumuzda birbirinden hayli uzak iki kavramdır. Gündelik yaşamımızda da, her nedense, bu ikisini birbirinden ayırırız. Bir harekette bilinç düzeyi yükseldikçe vicdani tutumun azaldığına, vicdanlı davranışların ise bilinç çerçevesinde işlenmediğine inanırız.
Bir de hem bilinç hem de vicdan kavramlarının karşılığı olabilen conscience kelimesine bakalım.
Con, birlikte/birliktelik manasına gelir (sır değil doğrusu). Science ise, bilim/bilmek demektir (ki bunu da hepimiz biliriz :s).
O halde Consience'ın Latince'den tercümesi pekala, birlikte bilmek daha doğrusu "kolektif bilgi" şeklinde olabilir. Dolayısyla Consience, bilinç ve vicdan'ı ayrıştırmanın lüzumlu ve/veya mümkün olmadığı bir kültürel evrene aittir.
Uzun Lafın Kısası:
Türkçe'de vicdan ve bilinç ayrı tanımlanmışsa, bunun yegane nedeni iki farklı tanıma ve kavrama ihtiyaç duyulmasıdır. Dolayısıyla bizim toplumumuzda bu iki kavram (yukarıda da kısaca izah edildiği üzere) farklı -ve çoğunlukla zıt- hareket ederler.
İngilizce dünyasında ise Consience vardır. Kolektif bilgi, yeterli bir izahtır.
Hipotezler:
Bir dildeki kelime sayısının izafi azlığı, o dilin kısırlığı ile ilgilise olabileceği gibi, doğrudan ve yalnızca "yetersizlik" anlamına gelmez.
Bir kültürde var olan bir ögenin diğerinde bulunmaması illa eksiklik değildir; ihtiyaçsızlıktan doğan yok olma hali de mümkün ve dahası yaygındır.
Küçük gezegenimizde, yaşayan dillerin birbirlerine tercümelerinde güçlükler çıkması normaldir. Bu zorlayıcılığın esas sebebi bir dilin diğerine üstünlüğü değil, ancak farklı şartlarda doğan dillerin kısmen de olsa farklı ihtiyaçları karşılamayı sürdürmeleridir.
(tr) Vicdan: (ing.) Conscience
Kısa bir giriş:
Kelimeler farklı dillere çevrilirken kimi zaman onların bire bir karşılıklarını bulmak güç bir durumdur. Hatta bir dildeki kelimenin başka bir dilde tam karşılığı olmadığı da az rastlanır vak'a değildir.
Yukarıdaki örneğin üzerinde daha uzun boylu durmak, diller arasındaki mevzu bahis farklılıkların nedenlerine ilişkin kimi temel ipuçları sunabilir. Ne yazık ki etimolog değilim (böyle bir dal'ın varlığını dahi çok sonraları öğrendim). Lingulist olmadığım da bir sır değil (böyle havalı bir sıfatım olsaydı durmadan başınıza kakardım zaten). O halde benim çıkarımlarım bilimsel dayanaktan yoksun, çoğunlukla da kişisel duygu ve fikirlerden hareketle yaratılmış safsatalardan ibaret olacaktır. Toplumların kültürleri, ve bu kültürlerin baş aktörü olarak dil gelişirken, ifade biçimleri ortaya çıkarken ve değişirken bu müthiş devinimin itici güçlerinden biri de duygular olduğuna göre; benim safsatalarım da bir parça tutarlı ve hatta doğrudur.
Meselenin Özü:
bilinç ve vicdan, bizim toplumumuzda birbirinden hayli uzak iki kavramdır. Gündelik yaşamımızda da, her nedense, bu ikisini birbirinden ayırırız. Bir harekette bilinç düzeyi yükseldikçe vicdani tutumun azaldığına, vicdanlı davranışların ise bilinç çerçevesinde işlenmediğine inanırız.
Bir de hem bilinç hem de vicdan kavramlarının karşılığı olabilen conscience kelimesine bakalım.
Con, birlikte/birliktelik manasına gelir (sır değil doğrusu). Science ise, bilim/bilmek demektir (ki bunu da hepimiz biliriz :s).
O halde Consience'ın Latince'den tercümesi pekala, birlikte bilmek daha doğrusu "kolektif bilgi" şeklinde olabilir. Dolayısyla Consience, bilinç ve vicdan'ı ayrıştırmanın lüzumlu ve/veya mümkün olmadığı bir kültürel evrene aittir.
Uzun Lafın Kısası:
Türkçe'de vicdan ve bilinç ayrı tanımlanmışsa, bunun yegane nedeni iki farklı tanıma ve kavrama ihtiyaç duyulmasıdır. Dolayısıyla bizim toplumumuzda bu iki kavram (yukarıda da kısaca izah edildiği üzere) farklı -ve çoğunlukla zıt- hareket ederler.
İngilizce dünyasında ise Consience vardır. Kolektif bilgi, yeterli bir izahtır.
Hipotezler:
Bir dildeki kelime sayısının izafi azlığı, o dilin kısırlığı ile ilgilise olabileceği gibi, doğrudan ve yalnızca "yetersizlik" anlamına gelmez.
Bir kültürde var olan bir ögenin diğerinde bulunmaması illa eksiklik değildir; ihtiyaçsızlıktan doğan yok olma hali de mümkün ve dahası yaygındır.
Küçük gezegenimizde, yaşayan dillerin birbirlerine tercümelerinde güçlükler çıkması normaldir. Bu zorlayıcılığın esas sebebi bir dilin diğerine üstünlüğü değil, ancak farklı şartlarda doğan dillerin kısmen de olsa farklı ihtiyaçları karşılamayı sürdürmeleridir.
Thursday, August 25, 2011
urbanism
Alaçatı'da tanıştığım, ayak üstü sohbet ettiğim bir çift... Herhalde 40lı yaşlarındalar, fotoğrafçılık mesleği ile iştigal ediyorlarmış. Ne mutlu! Kadın Alaçatı'nın mevcut durumunu, "İstanbul istilası"nı kaygı ve üzüntüyle karşılıyor. Kendisi de İstanbullu olmasına karşın, doğal dokunun tahribinden şikayetçi. Ona göre Alaçatı, tıpkı 10 sene öncesi gibi, dingin ve mutlu 1 balıkçı kasabası olarak kalsaymış, ne de güzel olurmuş!
Birinci sorun şu; Alaçatı hiçbir zaman balıkçı kasabası değildi. Kadının kentli algısında kırsal ancak balıkçı kasabası ise olumlanıyor herhalde. Oysa Alaçatı geçimini tarım ve hayvancılık ile sağlayan bir kasaba(ymış). Sonra sonra, lise mezunu olanlar çevredeki otellere kapağı atmaya başlamış. Mevcut durum ise ortada. Bu hikayenin ne başında ne de kıçında balıkçılık var.
İkinci sorun; taşra ya da yerel her zaman, "doğal olarak" iyi değildir. Böyle bir önkoşul yoktur. "Yerli halk" pekala kurnaz, köşe dönmeci ve hatta art niyetli olabilir.
Üçüncü sorun; bu fotoğrafçı çift özünde, eleştirdikleri "yağmacı" memleketlilerinden farklı değiller. Sosyetik İstanbullular Alaçatı'yı (geçmişte Bodrum'u) entelektüel hemşerilerinden öğrendiler. Bu iki kitle birbirinin ayrılmaz parçasıdır. Aydınlar, burjuvazinin sırtından geçinirler, burjuvaziye çalışırlar.
Sonuç; ikiyüzlülük mide bulandırıcıdır.
Birinci sorun şu; Alaçatı hiçbir zaman balıkçı kasabası değildi. Kadının kentli algısında kırsal ancak balıkçı kasabası ise olumlanıyor herhalde. Oysa Alaçatı geçimini tarım ve hayvancılık ile sağlayan bir kasaba(ymış). Sonra sonra, lise mezunu olanlar çevredeki otellere kapağı atmaya başlamış. Mevcut durum ise ortada. Bu hikayenin ne başında ne de kıçında balıkçılık var.
İkinci sorun; taşra ya da yerel her zaman, "doğal olarak" iyi değildir. Böyle bir önkoşul yoktur. "Yerli halk" pekala kurnaz, köşe dönmeci ve hatta art niyetli olabilir.
Üçüncü sorun; bu fotoğrafçı çift özünde, eleştirdikleri "yağmacı" memleketlilerinden farklı değiller. Sosyetik İstanbullular Alaçatı'yı (geçmişte Bodrum'u) entelektüel hemşerilerinden öğrendiler. Bu iki kitle birbirinin ayrılmaz parçasıdır. Aydınlar, burjuvazinin sırtından geçinirler, burjuvaziye çalışırlar.
Sonuç; ikiyüzlülük mide bulandırıcıdır.
Thursday, August 11, 2011
güz, yeniden..
Sözcükler, eylül - ekim 2011 sayısını "daha önce hiçbir yerde ürünü yayınlanmamış yeni yazarlara" ayırıyor. Bu sayıda okuyacağımız birkaç iyi öykünün moralimizi yükselteceği, henüz parlamamış bir iki yeteneği keşfetmenin hazzını yaşatacağı kesin (Evet. Bunlardan biri benim ama konumuz bu değil :S).
Bana öyle gelir ki, esas yılbaşı eylül ayıdır. Yaz mevsiminin kavurucuğu sıcağı diner bir kere. Algımızın üzerine yoğun bir sis bulutu gibi çöken tatil fikri/özlemi de dağılır gider. Caddeler kalabalıklaşır, trafik kilitlenir, gündelik koşuşturmaca kaldığı yerden devam eder. Öğrenciler okula, çalışanlarsa ait oldukları umutsuzluk çukuruna tıpış tıpış dönerler. Sinema salonları, AVM koridorları dolar taşar. Futbol kaldığı yerden devam eder. Televizyonda yeni sezonun sükseli dizileri yayına başlar. Vitrinleri yeni sezon, muhtemelen toprak rengi, ürünler ele geçirir. Biraz daha bronz ve belki biraz daha kuvvetliyizdir artık.
Bu yüzden işte, eylül sayıları iyidir.
Bana öyle gelir ki, esas yılbaşı eylül ayıdır. Yaz mevsiminin kavurucuğu sıcağı diner bir kere. Algımızın üzerine yoğun bir sis bulutu gibi çöken tatil fikri/özlemi de dağılır gider. Caddeler kalabalıklaşır, trafik kilitlenir, gündelik koşuşturmaca kaldığı yerden devam eder. Öğrenciler okula, çalışanlarsa ait oldukları umutsuzluk çukuruna tıpış tıpış dönerler. Sinema salonları, AVM koridorları dolar taşar. Futbol kaldığı yerden devam eder. Televizyonda yeni sezonun sükseli dizileri yayına başlar. Vitrinleri yeni sezon, muhtemelen toprak rengi, ürünler ele geçirir. Biraz daha bronz ve belki biraz daha kuvvetliyizdir artık.
Bu yüzden işte, eylül sayıları iyidir.
Wednesday, August 10, 2011
hippileri neden çok severiz?
Benim adıma, yanıtı son derece açık. Kütlesel olarak modernizme karşı çıkan, iş güç derdine sırtını dönen, mutluluğun ve huzurun peşine düşen, hep güneşle gezen bu insanlar bana olimpos'un tanrılarından daha masalsı gelir. böyledir...
Monday, July 25, 2011
belki?
hakikati ne kadar iyi ve yakından bilirse bilsin, bireyin "aslında hiç de özel olmadığını" açık yüreklilikle kabullenmesi pek de kolay bir iş sayılmaz. tevazu hele ki bu asırda, her babayiğidin harcı değildir. belki insana bunu hakkıyla hissettiren de yalnızca beatles vardır. dinlerken sizi mutlu ve aynı zamanda evrende ufacık hissettirmeyi başaran başkaca bir topluluk yoktur. bu ilişki biçimi elbette ilahi çağrışımlara vesile olur. dinleyici inançlı bir kulun huzurunu, mütevazilik bilincini yaşar. bu kullukta metazori yoktur, beatles evrenseldir. o halde, beatles için yapılan ve onların (çağdaş) müziğin tanrısı olduğunu ilişkin teşbihler pek yerinde ve doğrudur.
Thursday, June 16, 2011
go straight to hell, boy

Gercek hayatta fazla kahramanim yoktu. Dogrusu pek ihtiyacim da yoktu. Hakan Abi (abi dememe yine kizacaktir) benim icin ihtiyac fazlasi, kendiliginden bir kahramandi. Bunun icin hicbir sey yapmadi. Yol arkadaslari degildik belki ama nereye gitse pesinde, kendisinin ve bize gostermedigi yolun yolculariydik. Onun oldugu yerde gucluyduk, havaliydik. Ozguvenimiz biraz eksikti sanki... Evet, kiz arkadaslarimizin cogu ona asikti, ama onlari kim suclayabilirdi ki? Ve tabii ki guvendeydik. Cogunlukla uzaktaydik ama icimiz rahatti, en kotu o vardi. Artik yok. Bu da yeterince kotu. Cok uzgunum. Hakan'imizi kaybettik. Gencligimiz gozunun onunde kaydi. Ona ise hicbir sey olmazdi. Baska turlu yikilmayacagini bildikleri icin bolum sonuna trafik canavari koymuslar. Bu klisenin altinda ezilmek de varmis, ama artik bazi seyler hak'katen eskisi gibi olmayacak... Tum sevenlerinin acisini derince paylasiyorum, hepimizin basi sagolsun. Toprak ve huzur senin olsun abi... Bizi merak etme.
"yavrum benim"
Subscribe to:
Posts (Atom)