Saturday, February 27, 2010

DNA means does not accept

Yurudugumuz yollara kayit dosemeyi biraz ihmal ettigimiz donemlerdeyiz. Ama telasa da mahal yok, hicbir zaman sureklilik kaygimiz olmadi. Canimiz istedigi an birakabilecegimizden degil, hicbir zaman tam olarak birakmayacagimiza olan guvencemizden… Yollar mi cetrefillesti, yoksa birakin kayit dosemeyi, bilakis biz mi mayin dosuyoruz pek bilmiyorum. Ya da belki artik ana caddeden degil, arka sokaklari zorladigimizdandir. Ben de kurum olarak olmasa da, calisma alani olarak bana gore oldukca onemli bir is degisikligi arifesindeyim. Hem de yapmakta oldugum isi ve ortami oldukca sevmekteyken, durduk yere kritik bir hamle de diyebiliriz. Riskli bir macera oldugunu dusunmuyorum, herseyin iyi olacagina inancim yuksek. Lakin evrenselligi suphe goturmez/ayar gerektirmez pusula kisisellesitiginde alici ayarlarinda kimi oynamalar yapmak gerekiyor. Saati on dakika ileri kullanmak gibi; birkac derecelik oynama belki… Hani kuzeyi biraz daha kuzey dogu gostersin, dogudan da cok uzaklasmayalim… Belki zamaninda posta koydugumuz ve bugune dek gormezden geldigimizi gelecek endisesi, gelecek geldiginde, yani bugun, simdiki zaman endisesine donustu. Sahsen bes sene sonramizin degil, bugunumun, bugun ne yapmak istiyorumun derdine dusmus durumdayim. Ancak on yil geriye donsem, hicbir zaman yakamdan silkemedigim piyasaya maddi bagimliligi bir kenara koyarsak, ayni umarsizligi yuruturdum diye dusunuyorum.

Futbol maclarinda bir pozisyon tekrarinda ilk kez “Ters Aci” uygulamasini gordugum zaman dahil olmak uzere, ters aci beni her zaman heyecanlandirmistir. Birbirine yakin acili, kimi zaman paralel irdelerden olusan vektor toplulugunun beraberinde hedefin ortasindan gecen bir sinir, serit ya da duvar olusturmasi kacinilmaz. Iste bu duvarin oteki tarafina gecip oradan bakabilen gozlerin hastasi olmak zaafiyetlerin en guzeli… Amerikan –bagimsiz gibi duran- sinemasinin New York’lu gizli kahramanlarindan Abel Ferrera’nin 1995 tarihli The Addiction’i buna dair aklima gelen ilk orneklerden biridir. Yasamin farkli formlarda yer degistirebilen “bagimlilik”tan mutesekkil oldugu fikri belki cok kontra olmayabilir. Ancak “vampir” kavramini insanlar icine sizmis davetsiz bir familya, bir realite olarak ele alip baslangic noktasina yerlestirmektense, onu aclik ve bagimlilik gibi parametrelerle insan dogasi uzerinden isleyisi ve bir varis noktasi olarak belirleyisi, filmi “bir yudum vampir” filmi olmaktan kurtaran yeterince ters ve orijinal bir yaklasimdi. Hem de entrika ve catisma dolu bir deney ortami olarak alisagelmis bicimde piyasa ve kurumsal dunya yerine egitim-akademi alemini secmesi de oldukca cesur bir ozelestiriydi.

Bunlari son zamanlarda duymus oldugum bir baska terso yaklasimdan yola cikarak zerkettim. Heyecanlandiran meselenin icerigi olmadi aslinda. Daha ziyade dusunce tarzi, bakis ve yaklasim acisi oldu. Bir de acikcasi biraz unuttum. Bir adam varmis, saniyorum bu adam dusunce gucu, vizyonerlik gibi yeni cag sacmaliklariyla isim ve servet yapmis, sonra sirketi devredip daha ulvi emeller ugruna gelecek tahmincisi, stratejisyen filan olarak bir yazahane acmis. Neyse, insan eliyle yaratilan teknolojinin geri donup insani yok etmesi, yapay zekalarin cinneti, robotlarin insanlasmasi gibi senaryolara oldukca hakim sayiliriz. Bunlarin bir kisim distopik bilim-kurgu ornekleri elestirel bir cizgide yururken, buyuk bir kismi ise sanki o teknoloji insan eliyle yaratilmamis, o programlanmis mekanizmalari da seytana uymus itaatsiz birer meczuplarmis gibi gostererek sinema izleyicisinin ortak korku/yapay dusman damarini hedef alan calismalar. Yaratilan yaratiklar aramiza sizar, ustelik haddini-yerini bilmez, utanmadan bir de insan taklidi yaparlar. Zaten bu yapimlarin buyuk cogunlugu isi ileri goturup o ana kadarki gerceklestirilmis teknolojik icraatlarin kotucullugunu kaynagindan, yani insandan ayristirarak unutturan, devamini insanin bu kendi kendine organizmalasmis (!), acgozlu ve nankor makinaya karsi onur savasi olarak isleyen yapimlar. Sonunda kotuler kotuleri yener (kotuleri iyi yaratmis olamaz ki?), ic savas kazanilir, insan eliyle yaratilmis hicbir gucun kendisinden daha guclu olamayacagi ve en buyuk dostunun yine insan oldugunu vurgulanirken kisaca “korkmaya gerek yok, ama teknolojiyi gelistirmeye de devam” mesaji alttan alttan yedirilir.

Iste bu yukarda bahsedemedigim, adini dahi hatirlamadigim adam makinanin insanlasmasini degil, insanin makinalasmasi uzerine teoriler gelistiriyormus. Soyle ki, ornegin surungenlerde eger bir bacak koparsa o bacagi yenileme, eksigi tamamlama komutunu yuruten hucreler varmis. Ama insan hucresi eski bir versiyonla programlanmis ve bu gibi konularda bir takim eksiklere sahipmis. Ayrica gelisen viruslere (aids gibi) ve kanserli hucrelere karsi da guncel olmayan eski bir versiyonla calisiyormus. Bilmem kac yil sonra nanoteknoloji ileri seviye bir noktaya gelmis olacagindan, insan vucuduna yerlestirilecek iyi huylu nanoidlerle DNA programlamasi gerceklesebilecek ve hasarli organlar iyilestirilebilecek, eksik uzuvlar bile tamamlanabilecekmis. Ustun irk fikri yeni degil. Isin tibbi boyutunun belki temelde kok hucre arastirmalarindan da cok farki yok. Ancak teknolojiyle entegrasyonu, nano teknolojinin bu yonde kullanilmasina yonelik ongoruler fena fikirler degil gibi. Aslinda basta gerek anlatan arkadasin metalci olusu, gerekse mevzu sahsin ozgecmisi filan sebebiyle on yargili davrandim, hatta baslarini dinlemedim (adini filan o yuzden hatirlamiyorum. Ararip sorarim ama arkadas hem metalci hem vodafone’lu, merakimi belli edersem hevesle bir saat konferans cekebilir, goze alamiyorum dogrusu :S). Ama devamini duyunca pek caktirmamaya calissam da cok heyecanlandim, icimden var gucumle destekledim. Kim biyonik adam olmak istemez ki? Ne devrimci bir sahismis megerse. DNA gibi inatci ve degisime kapali bir olusuma meydan okuyan bu yilmaz savasci tanisa eminim beni cok severdi, gonullu denegi olmaya hazirim. Bir iPod Nano yuttum bile. Vucudum etrafa guzel tinilar, etkileyici melodiler yayiyor. Sesime gel, al beni isimsiz kahraman :S



Bu arada yazarken uzun zamandir dinlemek icin kenarda beklettigim son albumleriyle bana eslik eden ve bunca beklentimi fazlasiyla karsilayan TV On The Radio (Dear Science – 2008) ve Arab Strap’a (The Last Romance - 2006) tesekkur ederim. Baslik ve daha onlarca lafi gedigine oturtacak malzeme ve referans temin etmis, kendi kutuphanesiyle bize guc vermis malum gruba ise tesekkur etmeye yuzum dahi yok.

Monday, February 15, 2010

anything to declare? yeah, don’t go to…

Milliyetciligi “dusmanlik” kavrami uzerine insaa etmek bizim topraklarda yabanci oldugumuz bir uygulama degil. Aslinda sadece bize ozgu de degil, yogun milliyetcilik yuklemesi ile uluslari kenetlemenin dogasinda yeri asla sarsilmayacak bir mesele... Muasir ve mureffeh medeniyetlerde de mantik, vatandaslara saglanan egitim, saglik gibi imkanlar ve refah seviyesine disaridan/iceriden gelebilecek her turlu zevali bir dusman olarak algilatma uzerinden isliyor. Bunlarin olmadigi yerlerde, tekrar kutsal topraklara donuyoruz, etnik, ekonomik ya da politik dusmanliklar uzerinde cok daha fazla yogunlasmak gerekiyor. Eh, bu milli damarin beslenebilmesi icin de, toplumsal ve ekonomik anlamda kotuye gittigimiz dusunuldugunde, her gun biraz daha fazla dusmanin kanina ihtiyac duymaktayiz. Paranoya konusunda cok iddali oldugumuzu dusunurken hic de geri kalmayacak, hatta daha otesine sahit yazildim, anlatayim...

Dun Israil’e is amacli giris yaptim. Ama ne giris… Elbet biraz sorun yasayacagimi biliyordum, ancak dede adimin Omer olusunun resmi makamlar katinda beni bir canli bomba yapma ihtimalini bu kadar artiracagini tahmin etmiyordum. 1.5 saate yakin bir sure bir bekleme odasinda kok saldim. Bu arada birbirinin karbon kopyasi sorularla iki kez gorusmeye cagrildim. Saniyorum yarim saat arayla kendim kendimle celisiyor muyum, onun testine tabi tutuldum. Ne icin oradayim, ne okudum, ne kadar suredir calisiyorum, nerede kalacagim vs vs. Asil beynime durgunluk veren, benden Israil icinden bir kontak istediklerinde vermis oldugum kisinin (ad-soyad ve calistigi firma, hepsi bu) sistemden 30 saniye icinde resmini bulup bana “bu mu?” diye sormalari oldu. Bu sovun ardindan saskinligimi gizleyemedigimi gorunce gurur, zafer duygusu ve mutluluk dolu “this is Israel” repligi gecikmedi. Iyi de ben size totaliter olamazsiniz demedim, …

Sonra tam cikisi ararken gumrukteki polis abilerden en iri yari, delici bakisli ve buyuk olasilikla aksiyon sever olani, hazir Istanbul’dan ithal Omer Dede familyasindan buyuk bir balik yakalamisken hemen oltasini alip yanima yaklasti. Once Hollywood filmlerindeki gibi iki katli cuzdanini oldukca havali bir sekilde, bir kenarindan tutarak dikey bicimde yercekimine birakti ve ic taraftaki yildizi gosterdi. Sonra da oldukca basit ve direkt bir soru sordu: “Do you have drugs?”. Sorudan hoslanmadigimdan mi, yoksa bir teklif olarak aldigimdan midir :S, "No, thanks" diye cevapladim. Gerci cevabi dinledigi filan yoktu, gidisat daha bana yaklasirken belliydi. Once bir bakayim dedi, sonra kalk gidelim, pardon gel oturalim dedi ve on adim otedeki ofisine buyur etti. Buyuk bir itinayla tum bavul ve cantamin icini disina cikardi. Gizli bolmeleri kontrol etti. Gosterdigi ozene ve nezakete bakinca tekrar hepsini geri koyacakti. Tabii ki yapmadi. Ben o angaryayla ugrasirken bir kagit doldurdu. Ayni sorularin uzerinden bir tur da o gecti. Dedim ya, guvenlik, sifreleme, takip gibi konularin dunya capindaki uzmanlarinin her seferinde ayni sorulari bastan sormalarinin tek bir amaci olabilir; o da olasi bir ifade celiskisini yakalamak. Neyse, sonunda yine nazikce imza atmami istedi. Imza attigim bolumun ustunde aynen soyle yaziyordu: “Signature of the Arrested”. Evet, saniyorum bir yirmi dakikaligina tutuklanmistim. Belki artik boyle bir kaydim var. Once yoktan bir kayit var ettiler, eminim sonra da her girisimde bunun hesabini soracaklar. Ve bu kayitlar da katlanarak gidecek...

Benim icin asil trajik ve hayal kirici olan, basiniza gelenleri anlattiginizda herkesin once buyuk bir saskinlikla karsilayip esefle kinar gibi gozuktukten sonra “ama” ile baslayip “cok fazla dusmanimiz…” [paranoyanin tum ulusa sirayeti], “2 saat ne ki, ben bir keresinde Amerika’da…” [bir baska paranoya birlesik devletlerine referans], “senin tipinde birine bunu nasil…” [lehime alenen ayrimcilik] seklinde devam eden, “ama” devamini pek dinlemedigim cumlelerin bizzat sivillerden gelmesi oldu. Hatta belki endise verir niyetiyle anlattigim resim hikayesini "aah evet, guvenlik teknolojisinde oldukca ilerideyiz" seklinde gelismislik uzerinden okuyan bile oldu. Hos burada herkesin kidemli bir asker oldugunu da unutmamak lazim. Iki-uc yil (kadin-erkek) askerlik yapan bu genc subaylar anlasilan tabii ki rahatsiz.

Sonrasinda bana intikal eden paranoyayi tahmin edersiniz... Bir tiryaki olarak otellerde genelde sigara icilmeyen odalari tercih ederim. Havasi temiz yerde icmenin tadi bir baska olur :S Tabii dedektorlere dikkat. Bu yasadiklarimdan sonra sigaramin icine bile dedektor yerlestirilmis olabilecegini dusundugumden odada icmiyor, balkonu kullaniyorum. Ancak izlendigimden emin oldugum paranoyak bir aktivite icerisindeyim. Herhalde bir sonraki gelisimde buyuk bir istahla karsima cikarmak varken bugun paylasip zevkini kacirmazlar diye dusunuyorum, o nedenle gidebildigim yere kadar gidecegim. Ha bu arada Tel Aviv mutlaka gezip gorulmesi gereken oldukca guzel bir sehir :S

Wednesday, February 3, 2010

kriminal ilham kaynaklari departmani

Gectigimiz gunlerde mutlulugu gozlerinden ve gulusunden tasan, habere konu olan hazin sonla birlikte olusturdugu kompozisyonla daha da yurek burkan resmiyle ucuncu sayfalari susleyen genc ve guzel avukatin evinde olu bulunmasi, emniyet guclerinden cok “reality show” medyasini alarma gecirdi. Envai cesit Ihtirasli sevgili komplolari kriminal birimlerden veto yemis olmali ki, bugun sanki daha once hic itham edilmemis gibi ifadelerine, goruslerine basvurulmus. Haberin Milliyet gazetesinde bugunku basligi ise okuyuculara, suc ve gizem dunyasinin henuz kilitli kapisinda denenmek uzere yepyeni bir anahtar hediye ediyor: “Farmville’deki 4 mezarin sirri ne?”.

Aslina bakarsaniz eger Sherlock Holmes, Agatha Christie, veya ne bileyim Murat Mentes filan okuduysaniz en basit gorunen suclarin bile altindan duzinelerce ketenpere cikabilecegi ihtimaline hurmet etmeniz cok normal. Merhumun olumuyle alakali olarak da; suc ve ceza seklindeki baslangic ve bitis noktalari arasinda entrikalarla orulu alemin mensubu olmasi, tehlikeli sularda gezen bir takim cete davalarinda direkt ya da dolayli roller almasi gizemin hakkini zaten teslim ediyor. Ustune olum sebebinin belirsizligini korumasi (eger cinayetse kusursuza yakin gozukuyor. dogada otopside ortaya cikmayan ve oldurucu etkiye sahip zehirli maddeler mevcut diye duymustum) cazibesine karsi konulmasi guc esrari daha da duman alti yapiyor. Peki ama bu Farmville mevzusu…

Gercekten bir mesaj olamaz mi? MTV yetkilileri New York’daki “unplugged” konser oncesi Nirvana grup uyelerine nasil bir sahne dekorasyonu istediklerini sormus. Kurt Cobain de kafasindaki dekoru paylasmis. Yetkililer sormus, “bir cenaze gibi mi yani?”. Cevap: “Evet”… Sonuc da ezberimize kazinmis o mumlarla cevrili sahne. Zaten bu Cobain’in sonsuzluga yolculuk egiliminin ve ileriye donuk planlarinin tek sinyali degil. Yazilan onca kitap, cevrilen onca film de bunlari ifsa etme derdindeydi. Daha yuzlerce vaka vardir, sadece bir ornek olsun diye verdim. Farmville de –eger vak’a intiharsa- pekala bir mesaj araci olabilir. Yoksa rahmetli sadece kendini fazla kaptirip siber alemde yarin olecekmis gibi oteki dunya icin calisip, bir aile mezarligi mi tesis etmek istedi? Ya da bu mezarliklar gercek hayatta nefret ettigi dort sahisa ithafen mi kazildi? Kim bilir nedir, belki hicbir seydir.

Ancak yeter, ne olur artik bir sanal eglence oyuncagi da cinayet araci, intihar sebebi, ya da bunlarin icinde aktif/pasif bir rol sahibi olmasin. Gercekse de lutfen biz bilmeyelim. “Olum” gibi derin ve sonsuz bir olgunun bu kadar dunyevi araclarla yuzeysellestirilmesi, bu kadar zevksiz yollardan estetize (!) edilmesi –ki cogunlukla asli da olmuyor- medyanin midesizliginden baska bir sey degil. Yok asli varsa da boylesine ciddi bir mevzunun medyumu olarak Farmville'i secmis intihar/cinayet maktulunu bu dunyadan kocaman ayipliyorum. Daha kalici eserler birakabilirdi arkasinda. Veya Farmville, daha bu dunyadan, daha buraya ait anlamli mesajlar icin kullanilabilirdi. Hayir resimdekini kastetmiyorum :S

Ortaokuldayken sise cevirme oyunuyla baslayip kizlardan birinin ailesi tarafindan derin bir kuyuya ugurlanan, sonra cesediyle geri donen gencin haberini hatirlarim. O gunden bugune intihar ya da ihtiras-namus cinayeti haberlerinin icinde bir yerde telsiz mi (break break) olmadi, cagri cihazi mi olmadi, sms mi olmadi, e-mail mi olmadi, artik o donem hangisi populerse (mirc-icq-msn) sohbet programlari mi olmadi, facebook’un mu olmadi… Zaten dunyada “sevgilisinin sifresini bilme” orani en yuksek ulkenin Turkiye oldugundan hic suphem yok. Izinsiz igdis edilen ozel alanlardan intihar, cinayet, katliam, catisma, ne ararsaniz o cikar. Siber-psikopatinin en yuksek oldugu ulke olma konusunda da kuskusuz acik ara onde oldugumuz [anketlerden, yorumlardan, katilimdan biliyoruz] dusunuldugunde, bu pek de sasilacak bir durum degil. Ama her cilginlikla cildirmak zorunda miyiz? Bir seyi de tadinda birakmayi becersek olmaz mi? Olmaz, o zaman hersey fazla "normal" olurdu. Farmville yeterince populer degilmis gibi, simdi artik yeni kullanim amaciyla ortalik mesaj tarlasina doner. Sonra bir baska populer dalga cikip binlerce hektarlik Farmville alanini telef eder. Bakalim o ne gibi haberlere vesile olur...


Monday, February 1, 2010

bu mudur?

Friday, January 29, 2010

rip zinn

Yedi kapılı Teb şehrini kuran kim?
Kitaplar yalnız kralların adını yazar.
Yoksa kayaları taşıyan krallar mı?
Bir de Babil varmış boyuna yıkılan,
kim yapmış Babil’i her seferinde?
Bertolt Brecht


hani sık sık başvurulan bir afrika atasözü vardır,

"arslanlar kendi tarihçilerine sahip olana kardar avcılık hikayeleri her zaman avcıyı yüceltecektir"

howard zinn, işte o aslanların tarihçisi idi. egemenlerin, tarihte egemen olanların yazdıkları / uydurdukları masalların değil, toplumsal tarihin ve dolayısıyla bugünün peşindeydi.

dün kaybettik. gerçekten, kaybettik..literally.

şubat ayı içerisinde zinn'in yazdığı ve genco erkal'ın sahnelediği "marx'ın dönüşü"nü izleyeceğim. ne tuhaf!


Wednesday, January 27, 2010

hayvan hakkı yoktur çünkü...

avcının dilemması

az önce kumanda yine sürçtü ve ekranda bütün masumiyeti ve bütün yeşilliği ile yaban tv namlı kanal beliriverdi. şahsen ne balık avlamaktan anlarım, ne de başka bir hayvanı avladım bugüne kadar. hatta av eyleminden zevk alınmasını da -lafı dolandırmaya hiç gerek yok- barbarca buluyorum. ahlaki bir tercih yaparak vejetaryan olamıyorsam da, hayvan öldürmekten zevk alacak kadar da ileri gitmiyorum. av eyleminden hoşlanmayan et oburların yaşadıkları çelişkiler bir yana... yaban tv'de izlediklerimi aklım almıyor. bir insan vahşi hayvanları avlayıp, sayıları giderek azalan türlerin yok oluşuna gönüllü katkı sunup, öte yandan da doğa ve hayvan sevgisi dolu olduğunu nasıl iddia edebilir? (nasıl!? nasıl!? nasıl!?)

dostum, doğrusu bu şimdiye kadar gördüğüm / duyduğum en mesnetsiz, arsız palavradır işte. avcı hayvanı, nazi museviyi ne kadar seviyorsa, o kadar sevebilir..








hayvanseverin dilemması


(bize) öte (allah'a) beri yandan,
hayvanseverliğin doğrudan "iyi insan" olmakla bir ilgisi bulunmadığını, ya da hayvan sevgisinin insan sevgisine bir önkoşul olmadığını ispat eden bir kuple de adolf'tan geliyor:

Killing animals, if it must be done, is the butcher's business. But to spend a great deal of money on it in addition....I understand, of course, that there must be professional hunters to shoot sick animals. If only there were still some danger connected with hunting, as in the days when men used spears for killing game. But today, when anybody with a fat belly can shoot the animal down at a distance....Hunting and horse racing are the last remnants of a dead feudal world. ~Adolf Hitler (Remarks made at Obersalzberg, quoted in Albert Speer's Inside the Third Reich, Chapter 7)

yukarıdaki satırları güvendiğiniz bir düşünürden duyduğunuzda kendinizi haklı ve güvende, ancak hitler'den okuduğunuzda ise "bir tuhaf" hissediyorsunuz. neticede, nazi partisinin bu ölümcül bakışlı lideri, insanlık tarihinin bütün karanlığını içerisine akıtıp kapağını sıkıca kilitlediğimiz pure evil karakteri. öyle ki, hitler'in doğrusu ile kendi doğru bildiği çakışıyorsa, insan sahip olduğu fikrinden bir an önce kurtulmak istiyor..

hayvan ve doğa koruma derneklerinin / hareketlerinin bir çoğu (bunlara militan örgütler de dahil, hatta en başta onlar var) bütün övgüyü ve desteği hak ediyorlar. ve fakat, sokak hayvanlarını önemseyip insanların yoksulluğunu / sefaletini görmezden gelen, hatta insan türünden nefret eden daha medyatik, üst sınıf charity faaliyeti nitelikli diğer damar ise, taşıdığı niyet bakımından adolf'un yanındaki boş koltuğa oturuyor. sanırım mesele insan ve doğa ilişkisine bütünlüklü bakabilmekte. ya da hali hazırda böyle bir bakış mevcut ise, bu bakışın ideolojik ve politik olarak ne yönü işaret ettiğini doğru okumakta.

ya akıl başa ya devlet leşe

video çağında, evdeki sony betamax en çok da benim için çalışır, nereden baksanız haftada bir the deer hunter'ı (avcı) gösterirdi. seneler sonra tekrar izlediğimde, aslında filmin pek çok sağcı mesajı olduğunu görüp, biraz burkuldum ne yalan söyleyeyim. çocuk aklıyla süzememişim tabii. yine de, avcı'nın yeri benim için apayrıdır.

rus göçmenlerinin yaşadığı küçük ve karlı moscow kasabasında kankalarıyla birlikte neşeyle avlanan robert de niro -filmin teknik anlamda zirvesi ancak politik açıdan en sağdaki sahneleri olan- vietnam'da yaşadığı insanlık dışı zamanlardan sonra amerika'ya döndüğünde, yüksek çam ağaçlarıyla kaplı tepelerde saatlerce kovalayıp nihayet menziline aldığı geyiği öldüremez. geyiğin güzelim gözlerine bakar, ve tüfeğini indirir. artık hayatın değerini bilen bir adamdır..

yorcastuuguttubitruuuu

Monday, January 25, 2010

parc des princesses

Park etme sorunu yasayanlardan misiniz? Bu konudaki genel gozlemim, problem yasayanlarin artarak ilerleyen ozguvensizlik ve bir kez daha basarisizlik endisesiyle bu hadiseyi bir cig gibi buyuttugu yonunde olmustur. Hatta bu durumdaki fakat bu durumda oldugunu bilmediginiz birine co-pilot koltugundan vereceginiz tavsiyeler, gecmis birikimin hazirlamis oldugu stres ve altyapiyla beraber feryat, figan, hatta cirmikla karsilanabilir, alinganlik gostermeyin. Benim oncelikli recetem, pek cok kisinin yazacagi gibi once sakin olmak, biraz cesaretli olmak ve mutlaka geri geri park etmek. Ancak bir tane daha var; o da ses gelene kadar devam etmek. Lastik olur, cant olur, tampon olur, hasara yol acmayacak ancak ihtiyac duydugunuz isareti temin edecek siddette minik bir temas, bana kalirsa mukemmel bir park surecini hizlandirici, etkili bir unsur.

Ancak asil onemli olan, en basta iki arac arasindaki park mesafesinin yeterli olup olmadigini kavrayarak bu ise girisme ya da vazgecme secimini yapmak. Goz karari hesaplar kimi durumlarda yaniltici olabilir. Tum mesele dik bir ucgen olusturup Pisagor’a sukran belirtisi bir selam cakmakta. Tam bu noktada tum ihtiyaciniz olan, Londra Universitesi’nden Matematikci Simon R. Blackburn’un yardiminiza hizir gibi yetistirdigi hunerli, hayatinizi kolaylastirici ve uygulamasi son derece basit bir geometrik formul:



Kaynak: Mükkemmel Park Etmenin Geometrisi, Simon R. Blackburn

Monday, January 18, 2010

tek rakibi Hezarfen Ahmet Celebi

Gecenlerde resimdeki Tarom Havayollarina ait sevimli ucaga ucuncu kez bindim ve benim icin artik klavyeye alacak kadar zevk ve heyecan dolu bir tecrubeye donustu. Halk arasinda “pirpirli” lakabiyla anilan bu bebek, Turkiye semalarinda da major olmayan noktalar aginda ucmustur diye tahmin ediyorum. Anne-babamin korku dolu ucus hikayelerinin basrolu de herhalde bu sakaci canavar olmali. Her ne kadar benim bindigim, 50 yolcu kapasiteli ATR 42-500 modeli 95 yilinda hizmete girmis olsa da, ATR 42 serisinin ilk ucagi 42-300, istikbaldeki debut’sunu 1984 yilinda yapmis.

Oncelikle, bu ucak (bundan boyle– yasitlarimiz beni anlayacak- Jimbo ismiyle anilacaktir) Boeing olsun, Air Bus olsun buyuk ve cok yolcu kapasiteli, daha karmasik teknolojili ucaklara gore daha guvenliymis. Herhalde komplikasyona yol acabilecek aksamlarin daha az, motorunun daha sade ve kucuk, pervanelerin de disarida olusu gibi nedenlerdendir. Dusme ihtimali, ya da gecmisteki kaza istatistigi agabeylerinin yaninda esamisi okunmayacak kadar dusukmus. Bu elbet rahatlatici bir bilgi. Lakin nasil rollercoster’a binerken olmeyeceginizi bildiginiz halde nabiz duvarini asiyorsaniz (ki burada dusuk bir ihtimal de olsa olme sansiniz hala rollercoster’a gore cok yuksek), bu ufaklik icin de olasilik hesabi ancak bir yere kadar rahatlatiyor.

Ilkokul din derslerinde ogrenip sonradan unuttugunuz tum dualari harfi harfine hatirlatma yetisiyle diyanet islerine yatkin bir makine, Jimbo. Kalkis anindan itibaren mutemadiyen yercekimiyle mucadele halinde gecen bir yolculuk... Bilmiyorum bilimsel olarak mumkun mudur ama, arada ufak irtifa kayiplari yasadigimiza eminim. Inis de sanki tertip edilmis planli bir organizasyonla istem dahilinde degil, ucagin yercekimine nihayet pes etmesiyle gerceklesen bir eylem gibi geliyor. Kalkista da, canim benim, ayaklarini yerden kesene kadar telef olacak gibi oluyor yavrucak. Hani varis noktasina soyle cila gibi bir otoyol cekilmis olsa, hic ucma zahmetine girmeden yerden gider diye tahmin ediyorum. Ancak tam “ucamadi garibim, vazgeciyor herhalde” dediginiz anda, kendisinden beklenmeyen bir yukari-itmeyle tekerleklerini yerden, aklinizi da kafatasinizdan kesiyor. O zeminden kopus anini diger ucaklarinkinden cok farkli buluyorum, herkese tavsiye ettigim muthis bir eksperiyans (bu kelime Turkce’ye girse ne olur? cok hosuma gidiyor :S). Ayrica minik govdesi darbe emici bir kutleye sahip olmadigindan hava akimlarini da birinci kanattan hissediyorsunuz. Hani ters bir ruzgar ya da hava akimi olsa gokyuzunde alabora olacak gibi... Bir de gurultu meselesi var ki, cabrio ucakla gitseniz daha fazlasini duymazdiniz. Henuz bana vurmadi ama sonrasinda bas agrisi ceken cokmus.

Besiktas- Uskudar motor hattinin tadini aldiktan sonra ayni mesafede vapur yolculugu –yemisim nostaljisini de, estetigini de, dokusunu da- hep sanci verici gelmistir. Iskeleden kalkisi, mesafeyi katettigi sure kadar yanasmak icin harcadigi sure, etc. Iste Jimbo’yu tanidiktan sonra buyukleri gozumde hantal bir burokrasiye tekabul ediyor. Cok pratik bir ucak. Kalkiyor, ucuyor ve iniyor. Kalkis ve inis icin izin istiyor mu ondan bile supheliyim. Pilot ve hostesler de Jimbo’nun teamulen “informal” yanlarindan gelen faydalari inkar ya da reddetmiyorlar. Murettebat oldukca genis davraniyor. Misal, daha tam yerlesmemisken motor calisiyor ve kervan yolda duzelir misali, hareket etmeye basliyor. Siz de el mecbur serilesiyor, toparlaniyor ve kemerinizi takiyorsunuz. Hostes deseniz pantomimi gereginden fazla ciddiye alarak gulunc duruma dusmuyor, hizli cekimde sabah jimnastigini gerceklestiriyor. El valinizinizi iceri almiyorlar. Bildiginiz sehirlararasi otobus misali gorevliye veriyorsunuz, bagaja koyuyor, yolculuk tamamlaninca da iner inmez bagaginizi aliyorsunuz. Agrisiz, sizisiz. Zaten hepi topu 12 kisiyiz, fazla zahmete ne gerek? *

Evet yukledigi adrenalinle bu ucagi seviyorum. Ama en cok da bu yonunu, cihandan huzurlu izolasyonunu seviyorum. Islek hatlar arasinda ucmadigindan zaten az olan kapasitesinin cok daha altinda yolcusu olabiliyor. Diger buyuk hatlardaki dev celik kuslar, soyle bir bakinca mahseri andiran (gorduk ya) kalabaligiyla, birkac bin fit yuksekte, stratosferde dahi olsaniz size dunyanin cok kalabalik bir yer oldugunu bir an olsun unutturmuyor. Jimbo’da ise yerkureden ve onun sakinlerinden uzak, evrende yalniz bize ayricalikli bir yerdeymisiz hissine kapiliyorum. Boyle olunca sanki kutsal ve insanliga faydali bir yolculuk icin kader birligi yapmis 12 kozmonot gibiydik. Ya da uzun suredir turnede olan, artik birbirine tahammulu kalmamis ve iletisimi kopmus elemanlardan olusan kalabalik bir muzik grubu gibi (almost famous)... Ya da Isa'nin son yemegindeki 12 havari gibi... Ya da, bence biraz abartiyorum gibi :S





* Konudan cagrisimla, yakin gecmise ait ucusla ilgili bir anim aklima geldi. Gecen yil sampiyonluk icin ozel bir organizasyonla gittigimiz Denizlispor deplasmanindan donuste, yolcu sayisi gidistekinden fazla olunca [nasil oldu demeyin. 305 kisi gittik, 314 kisi donduk. Biri heyecandan dokuz dogurdu herhalde] kaptan isyan bayragini cekip hakli olarak ucagi kaldirmadi... Bunun uzerine “Ayi” lakapli Guven Abi tartismaya noktayi koydu:

“Kaptan, murettebati indir! Kimseye ihtiyacimiz yok, biz kendimiz gideriz” :S

Wednesday, January 13, 2010

mimar babam , android eniştem

şaşırmayı severiz değil mi? ("yeey!" seslerini duyar gibiyim) hayal ettiklerimizin hakikate dönüştüğünü görmek hepimizi büyüler (1. çoğul şahıs kullanarak itirazlarınızı daha ilk baştan engelliyorum). sinemanın geldiği yere bakın. avatar'da izlediğimiz fantastik dünya, neredeyse gerçek. oysa gösterişli teknik başarısı ile avatar, izleyende en fazla ve yalnızca gerçekmiş hissi uyandırıyor. bilgisayar ortamında yaratılan (takdiri hak eden) bir ürünün, gelinen son noktada gerçeğe ne kadar yakın olduğunu görüyor ve hayret ediyoruz. avatar'ın başarısı işte, tam da yarattığı bu hayret'te. gerçek olmadığını bilgimiz halde, sürreal'in bu gerçekçi sunumu dahi görselliği ile bizi ziyadesiyle tatmin ediyor. işte hoolywood'un, ya da bilgisayar ortamında yaratılan bütün o akıl dolu, masraflı ve şaşaalı işlerin ederi, sıradan izleyici için aslında bir anlık yanılsama karşılığı duyacağı tatmin kadar, ötesi yok. ben 11 lira ödedim ve buna deydi.

insanoğlunun fantezi ile arasında duran çizgiyi ortadan kaldırmaya en çok yaklaştığı alan, tahayyül ve hakikatin estetik evliliği olan mimari. alan, yüzey, form... görebilir, dokunabilir sayısız yapı... aslında duyabilir ve koklayabilirsiniz de (çileklisini yapsalar tadına da bakılır :S). konstrüktivist veya dekonstriktüvist, modern ya da barok, estetik veya işlevsel, basit ya da karmaşık... hangi akımdan etkilenerek, hangi maksatla yapılmış olursa olsun, insan yaratıcılığının geldiği son nokta, onun mimari izlerinin içerisinde bir yerlerde. elbette, bilim kurgu ve mimarinin temas ettiği sayısız nokta var. bilimden -ve daha ziyade toplumsal olan'dan- feyz alan fütüristik ve kurgusal sanat ürünü, insanın var oluşu için merkezi bir öneme sahip mekansal düzenleme için de önemli bir ilham kaynağı. bilim kurgu ve mimari, araslarında doğrusal bir bağlantı olmasa da, aynı kaynaklardan beslenen ve birbirini çokça besleyen, ileri taşıyan, ancak aralarındaki mesafeyi ölçmenin mümkün olmadığı iki ayrı dal.


1995te tasarlanan x-seed 4000, muhtemelen ömrü hayatımızda göremeyeceğimiz bir mimari fantezi olarak varlığını sürdürüyor. kurgusal olarak, tokyo'da inşa edilecek. yaklaşık 4000metre yükseklikte, 6000 metre çapında ve yaklaşık bir milyon kişi barındıracak. iç iklimlendirmesi ise güneş enerjisi ile sağlanacak. tabii bunlar belirsiz bir geleceğin öngörüleri. proje üzerinde kuramsal çalışmalar sürüyor fakat, proje sahibi firma dahi bitiş tarihini 2110 olarak öngörüyor. bittiğinde gezendeki yegane tanrısal yapı olacak. tamamıyla insan işi olması ise, aslında insan ve tanrı arasındaki ilişkinin ilki lehine artık bütünüyle sönmesi anlamına geliyor. bol sebze yer, meyse suyu içer ve düzenli spor yaparsanız... belki temel atma törenini izlersiniz :S hiçbir zaman gerçekleştirilmese dahi yapılabilirliği düşlemek, buna kafa yormak, bir tür zihinsel egzersiz olmaya devam edecek. neticede aya gitmek için yapılan çalışmaların sağladığı ilerleme de, aya gitmenin sağladığından çok daha büyüktü.


öte yandan, daha gerçekçi ve görece affordable mimari fanteziler de yaşamıyor değil. tokyo körfezi için düşünülen Shimizu* TRY 2004 Mega-City piramidi bunlardan biri... yaklaşık 750.000 çalışkan japon'a ev sahipliği yapması düşünülen piramidin taban alanı 8 kilometrekare, yüksekliği ise 2000metrenin üzerinde olacak. enerji kaynağı ciddi bir sorun. kömür sobası kullanacak halleri yok, doğalgaz da henüz japonya'ya gelmemiş :S İlk etapta düşünülen kaynak yosun. bunun yanında binanın dış yüzeyine yerleştirilmesi düşünülen dev paneller sayesinde rüzgar ve güneşten de faydalanılacak (geleceğe dair bütün planlarımızda güneşe yaslanıyor gibiyiz). şu an için henüz araştırma ve kimi temel testlerin yürütülmesi aşamasındayız. görünen en büyük sorun, malzemenin ağırlığı. aşılması için de karbon nanotube konusunda ilerleme kaydedilmesi gerekiyor. şimdi kemelerinizi bağlayın ve sıkı durun, yapının kısmi de olsa ilham kaynağı hepimizin yakından tanıdığı bir kült, 1982 yapımı blade runner! filmde sıklıkla görülen tyrell corporation merkezi, TRY 2004 için estetik bir başlangıç noktası oluşturuyor. bilim kurgu ve mimarinin iç içe geçtiği daha büyük ölçekli bir örnek olduğunu sanmıyorum. fizik ve materyal sorunları çözülürse, 2030larda temel atılması bekleniyor. daha detaylı bilgi, proje üzerine belgesel çekimi de yapan discovery channel web sitesinde mevcut...


bu tip uzun vadeli, masraflı ve cüretkar projelerin alan kıtlığı çeken ve teknik gelişiminin öncüsü olmayı elden bırakmayan japonya'dan çıkmış olması tesadüf değil. aslına bakacak olursanız, her iki yapının da piramid formu nedeniyle toplumsal katmanları arasında sınırları net çizilmiş, geçişsiz, dikey ve otokratik bir iktidarın hüküm sürdüğü disütopik bir geleceğe göz kırpıyor olması biraz ürpertici. japon toplumunun biat ettiği "çalışmayı kutsamak" kültürü, nazi iktidarının da önemli bir düsturu idi. kapitalizmi karikatürize eden -dipte ağırlığı taşıyan paryadan yukarıda monarşiye doğru daralan- klasik piramid çizimi, ya da tanrısal firavunlar için antik mısır'da ve avrupa işgali öncesi amerika'da inşa edilen kutsal ve kudretinden sual edilmez pramitler ile geleceğin yapıları için tasarlanan biçimin aynı olması, tesadüften öte bir anlam taşıyor. piramit, geometrik biçimi ve uzamda kaybolur görüntüsü nedeniyle her daim mutlak iktidari temsil etti. keops ve chichen itza'nın taşıdığı hakimiyet, kudret ve parya üzerindeki ezici etki, geleceğin görkemli yapılarında da sürecek.


kendi içerisinde bir habitat olma iddiasını taşıyan , kendi kendine yetebilen ve bu anlamda bir kent olma iddiasına sahip mega yapıların dönemi aslında başladı bile. mega yapıların şöhretli mimarı sir norman foster'ın moskova'daki crystal island'ı bittiğinde dünya üzerindeki en büyük yapı olacak. bu yapının en ciddi iddialarından biri ise sürdürülebilirlik. crystal island "nefes alan dış yüzeyi" ve spiral biçimi sayesinde enerji tasarrufu sağlamanın yanında kendi solar enerjisini de üretecek.



başınızı yastığa koyup gözlerinizi tavana diktiğinizde dilediğiniz karanlık geleceği düşlemekte özgürsünüz. ortağımın 2010a adım atışımız sebebiyle andığı distopyalara iki ekleme de ben yapayım. george orwell'in 1984ü sene itibarı ile geçti, yırttık. ancak brazil, hala önümüzde bir yerlerde.. yukarıda bahsi geçen kent-piramitler siyasi olarak belirsiz bir geleceğe ait olsalar da, en azından insanın çevreyle mücadelesini barışçıl yollarla sonlandırmayı öngörüyorlar. gezegen üzerindeki tahribatı kendimizi ondan soyutlayarak engellemek dahi, onu bütünüyle yıkıma uğratmaktan çok daha iyi bir tercih.


şimdi bu tarafa bakın...





I own you...
hmmm...

Tuesday, January 12, 2010

korku cagi

17. yuzyil, matematigin cagiydi, 18. yuzyil doga bilimlerinin, 19. yuzyil ise biyolojinin cagiydi. Bizimkisi, yani 20. yuzyil ise korkunun cagidir. Simdi bana yanit olarak korkunun bir bilim olmadigi soylenecek. Ama bilimin bununla yine de bir ilintisi var, cunku bilimin son kuramsal ilerlemeleri onu kendi kendisini yadsimaya surukledi, uygulamada eristigi yetkinlik duzeyleri ise butun dunyayi yikima goturme tehlikesiyle karsi karsiya birakti. Ayrica korku, tek basina ele alindiginda, her ne kadar bir bilim sayilamaz ise de, onun bir teknik oldugundan kusku duyulamaz. Cunku yasadigimiz dunyada en carpici nokta, insanlarin cok buyuk bolumunun bir geleceklerinin bulunmayisidir. Oysa gelecege, olgunlasmaya ve ilerlemeye yonelik bir umut olmadan anlamli bir yasamdan soz edilemez. Bir duvarin onunde yasamak, kopekler gibi yasamaktan farksizdir. Gerek benim kusagimin insanlari, gerekse bugun isletmelere ve fakultelere girmekte olan insanlar kopekler gibi yasadilar ve yasamaktadirlar. Insanlarin onune duvar orulmus bir gelecekle yuz yuze yasamalari elbet ilk kez olmuyor. Ama insanlar daha once bu duvarlari sozun ve cagrinin yardimiyla asarlardi. Umutlarini olusturan baska degerlere atifta bulunurlardi. Bugun ise (kendilerini yineleyip duranlarin disinda) artik kimse konusmuyor, cunku dunya bize uyarilari, ogutleri dilekleri duymayan kor ve sagir guclerce yonetiliyormus gibi gozukuyor. Kisa bir gecmiste yasadigimiz yillarin sergiledigi oyun, icimizde bir seyi yikti. Ve bu sey de insanoglunun bir baska insanla insanligin diliyle konustugu takdirde, onca insanca tepkiler yaratabilecegine yonelik o sonrasiz guven duygusu. Insanlar arasinda surup giden uzun diyalog, artik kesildi. Ve diyalog yoluyla ikna edilemeyenlerin insanda ancak korku uyandirmasi da son derece dogaldir.



Albert Camus, 1946
“Ne Kurban, Ne de Cellat” Denemesi
Combat Gazetesi