Wednesday, March 31, 2010

expectation overruled

Bugun hayatimda ilk kez mahkemeye katildim. Neyse ki davali ya da davaci degil, sadece sahit olarak… Davali kadini sadece uc ay kadar bir sure tanidim. Davaci ise daha tanidik bir isim olan babamdi :S Bosanma davasi, hikaye de oldukca bilindik. Kaybedilen esten yillar sonra resmi bir izdivac yapilir, iyi gitmez, ayrilinir, bosanma davasi acilir, bosanma sureci evli kalma surecinden kat be kat uzun surer. Dahasi, hic zorluk cikarmayacagi teminatiyla evi terkeden karsi tarafin uc ay suren evlilik icin bedel olarak talep ettigi tazminat, en az uc calisma yillik kazanci goturecek degerde. Dogal olarak adliye sarayindaki yerimizi aldik.

Oncelikle, okudugum kitaplar ya da izledigim filmlere referans teskil edecek en ufak bir ilham kaynagi goremedim. Siradan odalar, ruhsuzca gorulen davalar, burokrasinin donuklugunun ta icten nufuz etmis oldugu hukuk insanlari, soguk koridorlar, sembolik degerini yasatma zahmetine bile girilmemis bicimsiz ve yipranmis cuppeler... Hic olmazsa ATV’de yayinlanan, 90larin efsane “Adliye Koridorlari” programindaki gibi bir kavga, cingar, temasa goreydim, tehdit-kufur duyaydim istedim ama onlar da yoktu. Aslinda cok iddiali gorunumlu ve ariza cikarmaya tesne Roman bir grup vardi, ama kimbilir kacinci celse oldugundan onlar da heyecanini kaybetmis gozukuyorlardi. Kuskusuz benim kafamdaki mahkeme imajinin ya da gercek mahkemeler hakkindaki cehaletimin de bu hayal kirikliginda payi vardir. Ornegin, dalga gecmek yok, ben Turkiye’de de juri sistemi var saniyordum :S Dusunun, bu gercegi bugun ogrendim ve ogrendigim an oncesindeki dusuncemin ne kadar absurd ve gulunc oldugunun –simdi dalgasini gececek kadar- farkina vardim. Aklimda ne vardi, ya da ne bekliyordum, nasil boyle bir dusunceye kapilmistim bilmiyorum.

Mubasir disari cikti ve adimi okudu. Hah, mubasire ozel birkac cumle sarf olur iste. Kesinlikle Kafkaesk bir “karakter”di. Tiknaz ama dimdik vucudu, temiz ve nizamli giyimi, bust gibi kocaman, kivrimli ve mahkeme duvari kadar notr surati, yanlari hafif acilmis gri saclari, kanatlari genis burnu ile benim burada tikandigim, ama Kafka’nin uzerine tek kalemde en iki sayfa betimleyecegi bir hukuk karakteri. Adim okundugunda iceri girdim, toylugumu sezinleyen mubasir hemen bana durmam gereken yeri bildirdi. Tabii kazma ben orada durup yuzumu avukatlara dogru dondum. Hani hakim “tanik sizindir” diyecek, avukat da bana sorular sormaya baslayacak. Bir gol daha yedik, mubasir hemen “hakime dogru don” isareti yapti. Kisaca, bugunku kekini bulmustu, afiyetle yiyecekti. Ha yalan yok, amaci rencide etmek ya da odada bulunan diger hukuk gorevlilerine karsi beni rezil etmek degildi. Ama dedim ya, kendine iyi bir ugras bulmustu ve butun ciddiyetiyle bu oyuncagini talim etmeye koyuldu.

Hayatta en saygi duydugum laflardan biridir, “her seyin bir seyi var”:S Raconu bilmek onemli sey. Nasil durulacagini bilmedigimden rahat pozisyonunu almisim, koyacak yer bulamayinca da ellerimi arkada kavusturmusum. Arkamdan yanasti ve kimse farketmeden, herkes onundeki dosyayi okurken bagdas kurdugum bileklerime hafif bir tik darbesiyle ile dokundu. Kollarim aninda bileklerinden bosandi ve kilit acildi. Sonra ifade vermeye basladim. Ben kendimce anlatmaya calisirken, hakim bey ondeki sekretere soylediklerimi yaziya uygun cumlelerle dikte ettirmeye basladi. Baktim olacak gibi degil, hicbir sekilde etkilemenin imkani yok cunku hakimin asil derdi olayi degerlendirmek degil, ifadeyi toparlamak. Simultane tercume gibi tuhaf bir durum yani. Bir sure sonra farkinda olmadan noktasina virgulune dikkat ettigim, yaziya otomatik olarak dokulmeye uygun, beyanat dilinde konusmaya basladim. Ingilizce ceviriye uygun cumleler kurmak gibi. Ozu filan kayboldu isin. Hakim de, bilmiyorum minnet duygusu var miydi o an, neredeyse soyledigimi harfi harfine dikte ettirdi. Sonra ikinci sahit (babamin yakin bir arkadasi) cagrildi. Yine ne yapilacagini bilmedigimden emin mubasir son derece cevik bir hareketle oturacagim yeri gosterdi. Mehmet Amcaya gelince, adeta tecrube konusuyordu. Tum yazili olmayan kurallari yardimsiz ya da mudahelesiz harfiyen yerine getiriyordu. Saniyorum kan bagimiz oldugundan, bana yemin filan ettirilmemisti. Ama Mehmet Amcaya hicbir baski altinda kalmadan ve devamindaki sozcuk obegiyle yemin etmesi istendi. Yemin esnasinda herkesin ayaga kalktigini farketmemle ayaga kalkmam arasinda gecen salisede (hatta anin tanimi bile olabilir bu) deyyus mubasir beni “ayaga kalk” seklinde uyarmayi basardi. Olacak is degildi yahu, resmen beni madara etmek icin adam hicbir firsati kacirmiyordu ve muthis cevikti. Ben de “ah ulan bir kez daha karsilassak, profesyonelligimle seni ezsem” diye ic gecirmeye basladim. Bildiginiz hirs yaptim icimden.

Neyse, hakim Mehmet Amca’ya bana da sormus oldugu can alici ve kapali uclu, nicel cevapli bir soruyu sordu. Yalan soylemiyorduk, sadece ikimiz de emin degildik. Orada ciddi endise duydum ve oncesinde calismadan, son derece lakayit bicimde davaya geldigimiz icin cok hayiflandim. Neyse ki aklin, ya da tahminin yolu bir, ifadelerimiz ortustu. Son olarak ifadelerimizin ciktilari alindi ve imza attik. Mubasir de tum durusma boyunca samara oglani olarak bana kurdugu ustunlugun altina son imzayi atti (la havle):

“Imzan da cok cirkinmis delikanli” :S

Wednesday, March 17, 2010

yugo nowhere

Nerede kalmistik? Ya da soyle soralim: Geri donmeyen, stilize edilmeyen, klasiklestirilmeyen ne kalmisti? Amerika'da halk arasinda "YUGO Nowhere" sloganiyla da anilan bu otomobilin akibeti, uzucu bir sekilde, isim anasi (ulkeler dişidir) Yugoslavya’ya benzedi ve tarihin tozlu sayfalari/yedek parca raflarindaki yerini aldi. Kim bilir, belki tekrar canlanir, ama isim problemi var. "Serbia" olarak geri donecek degil ya. Sahi, bir ulkenin adini tasimak ve yasatmak bir otomobil icin cok iddali ve agir bir yuk gibi geliyor bana. (Motor Fiat’mis bu arada –ki kalite bakimindan hic sasirtici degil). Hadi boyle bir iddaya girisildi, bu tum zamanlarin en kotu otomobili olmak zorunda miydi?

Ama YUGO’nun yeri ayridir ve o, gercek bir efsanedir. Amerika’ya penetrasyonu, 80lerdeki satis rakamlari filan tahayyul sinirlarinin uzerinde hakikatli bir basari oykusudur. Tabii satis fiyati da her turlu rekabet kosullarini derdest edecek dusuklukte olmus, ancak yine de asla tek sebep bu olamaz. Hersey aslinda Amerika piyasasinin, giderek yukselmekte olan Japon otomotiv endustrisine, kendi alim gucunun govde gosterisi esliginde bir uyarisi niteliginde baslamis. Baska derin politik mevzular da Yugoslavya’nin lehine gelisince (Yugoslavya 84’ L.A. Olimpiyatlarini protesto etmeyen sayili komunist ulkeden biriymis, tabak bos donmemis) YUGO da yurumus ya kulum. Bugun konuyla ilgili firsati/acigi goren bir akademisyen, Jason Vuic de YUGO'nun yolundan yuruyup, bunu bir arastirma haline getirmis ve fenomenin hikayesini kitaplastirmis...

Saturday, March 13, 2010

trouble in the message centre

Hep bilgi alma, istedigimiz her turlu bilgiye sahip olma ozgurlugunden bahsediyoruz. Ancak gundelik hayatta gerceklik algisinin sagligi acisindan kimi zaman bilgi sahibi olmama ozgurlugu de en az digeri kadar onemli. Birilerine zarar veren, tasimasi cok guc bilgilere ornegin kulak misafiri olmak, ya da farkli yollardan maruz kalmak hic de hos bir durum olmayabilir. Yasadiginiz etik bunalim kendi hakikatiniz dogrultusunda bu bilgiyi paylasmaya gittiginde, sonrasinda bu kez size ongorulen alani ihlal etmis olmanin dogurdugu bir baska etik bunalimi yaninda getirmesi cok dogal.

Gecenlerde bir telefon geldi. Üçüz yegenlerimden erkek ve tipki digerleri gibi on iki yasinda olani, evde yalniz ve can sikintisindan patlamak uzere oldugunu soyledi. Sadet zaten daha bastan gelmisti de, anlamazdan gelip bunu degistirmek icin ne yapabilecegimi sordum. Tabii ki bilgisayarin giris sifresini istiyordu. Sifreyi ilk olusturma ve belli araliklarla degistirme gorevi nedense hep bana verilmisti. Bu hicbir teknik beceri gerektirmeyen goreve, bu gibi teknik konulara hakimiyetimden oturu secilmis olabilirim. Tipki ampul degistirme isinde oldugu gibi :S. Ya da ablamin bu zorlu uclunun mukavemetine karsi ayakta durabilmek icin bir takimdasa, uygulamanin dogruluguna yapilacak elestirilerin karsisinda dimdik duracak bir yandasa, bir ikinciye, ya da kurumsallasmaya ihtiyac duymasindan kaynaklanabilir. Ne yapmaliydim? Onlara karsi zaten hep yufka olan yuregim kizarip borek kivamina gelmisti bile.

Bilgi saklama acisindan dipsiz bir kuyu, iyi bir sirdas oldugumu dusunurum. Eger o bilginin benden cikmasi durumunda birilerinin zarar gorecegine inanirsam, veya bana ileten kisi –fikren katilmasam dahi- bunu saklama konusunda siki tembihte bulunmussa o bilgiyi yutar unuturum. Ancak bu kez durum biraz farkliydi. Oncelikle ablam bana yemin filan ettirmemisti, bu buyuk avantajdi :S Ve tabii ki bunu paylasmamin zararli oldugunu dusunmedim. Evde cani sikilan ve okul suresince hafta ici cep telefonu, playstation ve televizyon gibi aygitlardan men edilmis evde tek basina bir cocugun bir-iki saat internet basinda zaman gecirmek istemesinden daha dogal ne olabilirdi ki? Bu konuda hicbir mahrumiyet yasamadigim halde benim dahi evde ilk aklima gelen sey bundan pek farkli degil. Bu nedenle sifreyi paylastim. Ancak sonrasinda ayni yastaki uc cocuk arasinda adalet dagitmanin ne kadar zor oldugunu, bu yukun altinda fazlasiyla ezilen evdeki otoriteyi astigimi, kendi yargi sistemimin dogrulugunu baz alarak cok da icinde olmadigim bir yasam duzenine disaridan bencilce mudahale etmekle acaba dogru mu yaptigimi dusunmeye basladim. Neyse ki soylememe gerek kalmadan sevgili yegenim durumu itiraf etmis ve sifre isinin koku ablamda oldugu icin uygulama kaldigi yerden bir gecelik fireyle geri gelmis.

Gectigimiz hafta sonu bir aksam ablama gittim. Gece uyku tutmadi ve bilgisayarin basina gectim. Yukaridaki hadiseyi tamamen unutmus olarak bildigim sifreyi girdim. No pasaran!. Ablam gibi dusunmeye calisip aile esrafindan bildigim butun dogum gunu tarihlerini girdim, bicare. Inat ettim, ettigimle kaldim. Sonunda internetin yasakli oldugu, sadece birkac aptal bilgisayar oyununun yer aldigi “misafir” kullanicisina razi oldum. O da beni on dakika bile oyalayamadi. Ertesi sabah durumu anlattim, gul gul olduk :S Agzim iki kulagimdayken soyle caktirmadan, bilgiye acligimin acziyeti belli olmasin diye “neyse, yeni sifreyi alayim bari” dedim. Ablam “ben girerim” dedi :S Artik sifreyi ben de bilmiyorum. Cocuklarin olasi suistimaline karsi beni korudugunu soyleyen ablama hak verdim, benim icin de boylesinin cok daha iyi oldugunu, cunku ayni dirayeti gosteremedigimi soyledim. “En azindan kimin dogum tarihi oldugunu soyle” dedim, yemedi.



Üçüz demisken, unlu toplum bilimci “clearly non-canadian" Ecko kardesim gectigimiz hafta memleket ziyaretindeydi. Yegenlerden konu acildiginda burc meselesinin ne menem bir palavra oldugunun uc ayni dakikada dogmus insan arasinda tek bir ortak ozelligin bulunmayisiyla benim icin kanitlanmis oldugunu belirttim. O da belki bunun bir ortak ozellik sayilabilecegini soyledi. Pek polemige girmedim dogrusu. Artik gittigi icin arkasindan atip tutabilirim. Nasil yani, A ve B kumesinin hicbir ortak ozelligi yoksa, bu “ortak ozelliksizlik” bir ortak ozellik olabilir mi? Ama bu ayri ayri her bir kumenin kendi kapsaminda, kendine icinden cikmis bir ozelligi olamaz ki… Anca diger kumelerle etkilesimin, metaforik olarak toplumsal etmenlerin sonucu olarak bir ozellik teskil eder, ama bu da yine ona ait bir kume ozelligi sayilamaz mi? “Zero is also a number” mi? Bos kume diye bir sey yok mu? Ya da var ama pek bos mu degil? Yoksa muspet ilimlerle sosyal bilimler tam da bu noktada mi ayriliyor? Bu ve daha fazlasinin cevabi bir sonsuz sonra!

Wednesday, March 3, 2010

sea shepherd - now!














"dikkatinizi çekti mi bilmiyorum" diye başlardım ama, biliyorum ki alterednative'in küçük takipçi kitlesinin dikkatinden hiçbir şey kaçmaz. o halde bu lüzumsuz kalıbı atlayarak devam ediyorum; facebook'ta "otoyollarda hayvan ölümlerine son" diye bir grup, ve bu grubun 3 zilyon üyesi mevcut. tamam son olsun, ama nasıl? yukarıdaki temenni "kahrolsun faşizm!" diye slogan atmaktan daha farklı bir anlam içermiyor. nasıl kahrolsun dediğinizde faşizm kahrolmuyorsa, son! diye bağırdığınızda da hayvan ölümleri son bulmuyor. hele bunu bir facebook grubuna katılarak bekliyorsanız, daha çok beklersiniz, benden söylemesi. bu içi boş sloganla ne kast ediliyor olabilir? hayvanlara karşıdan karşıya geçmeyi mi öğreteceksiniz? önce sola sonra sağa sonra tekrar sola...

eğer gerçekten gezegene ve üzerinde yaşayan türlerin geleceğine ilişkin kaygılarınız varsa, bunları ertelemeyiniz ya da bilinmez bir elin insifana bırakmayınız. büyük idealler, toplumsal hedefler size bir gelecek tahayyülü sunarlar elbette. ancak o geleceği yaratmak, bugün alacağınız kararlara ve gerçekleştireceğiniz eylemlere bağlı. ideoloji ve siyaset arasındaki bağ, tam da böyle birşey. ideoloji bir konumken, politika aksiyonun kendisidir. ideoloji geniş bir uzam ve zamanı kaplarken, siyaset an'da yapılır. teori gri, hayat ağacı yeşildir.


işte bu nedenle, japon balina avcılarına karşı mücadele eden sea shepherd son derece mühim bir organizasyon. uluslararası anlaşmaları ve "international society"nin baskılarını hiçe sayarak balina avlamayı sürdüren japonya'ya karşı hangi hükümet gerçek bir yaptırım uygulayabilir? cevap veriyorum: none. oysa kaptan paul watson ve tayfası, aktif mücadelelerini sahada sürdürüyorlar. cehennemden gelmiş gibi görünen kapkara gemileri ile, okyanusları avcılara dar ediyorlar. tarih yazılırken, düşünmek ve izlemek yerine "katılmak", onun bir aktörü olmak isteyenler, en azından küçük bir bağışta bulunabilirler..






Saturday, February 27, 2010

DNA means does not accept

Yurudugumuz yollara kayit dosemeyi biraz ihmal ettigimiz donemlerdeyiz. Ama telasa da mahal yok, hicbir zaman sureklilik kaygimiz olmadi. Canimiz istedigi an birakabilecegimizden degil, hicbir zaman tam olarak birakmayacagimiza olan guvencemizden… Yollar mi cetrefillesti, yoksa birakin kayit dosemeyi, bilakis biz mi mayin dosuyoruz pek bilmiyorum. Ya da belki artik ana caddeden degil, arka sokaklari zorladigimizdandir. Ben de kurum olarak olmasa da, calisma alani olarak bana gore oldukca onemli bir is degisikligi arifesindeyim. Hem de yapmakta oldugum isi ve ortami oldukca sevmekteyken, durduk yere kritik bir hamle de diyebiliriz. Riskli bir macera oldugunu dusunmuyorum, herseyin iyi olacagina inancim yuksek. Lakin evrenselligi suphe goturmez/ayar gerektirmez pusula kisisellesitiginde alici ayarlarinda kimi oynamalar yapmak gerekiyor. Saati on dakika ileri kullanmak gibi; birkac derecelik oynama belki… Hani kuzeyi biraz daha kuzey dogu gostersin, dogudan da cok uzaklasmayalim… Belki zamaninda posta koydugumuz ve bugune dek gormezden geldigimizi gelecek endisesi, gelecek geldiginde, yani bugun, simdiki zaman endisesine donustu. Sahsen bes sene sonramizin degil, bugunumun, bugun ne yapmak istiyorumun derdine dusmus durumdayim. Ancak on yil geriye donsem, hicbir zaman yakamdan silkemedigim piyasaya maddi bagimliligi bir kenara koyarsak, ayni umarsizligi yuruturdum diye dusunuyorum.

Futbol maclarinda bir pozisyon tekrarinda ilk kez “Ters Aci” uygulamasini gordugum zaman dahil olmak uzere, ters aci beni her zaman heyecanlandirmistir. Birbirine yakin acili, kimi zaman paralel irdelerden olusan vektor toplulugunun beraberinde hedefin ortasindan gecen bir sinir, serit ya da duvar olusturmasi kacinilmaz. Iste bu duvarin oteki tarafina gecip oradan bakabilen gozlerin hastasi olmak zaafiyetlerin en guzeli… Amerikan –bagimsiz gibi duran- sinemasinin New York’lu gizli kahramanlarindan Abel Ferrera’nin 1995 tarihli The Addiction’i buna dair aklima gelen ilk orneklerden biridir. Yasamin farkli formlarda yer degistirebilen “bagimlilik”tan mutesekkil oldugu fikri belki cok kontra olmayabilir. Ancak “vampir” kavramini insanlar icine sizmis davetsiz bir familya, bir realite olarak ele alip baslangic noktasina yerlestirmektense, onu aclik ve bagimlilik gibi parametrelerle insan dogasi uzerinden isleyisi ve bir varis noktasi olarak belirleyisi, filmi “bir yudum vampir” filmi olmaktan kurtaran yeterince ters ve orijinal bir yaklasimdi. Hem de entrika ve catisma dolu bir deney ortami olarak alisagelmis bicimde piyasa ve kurumsal dunya yerine egitim-akademi alemini secmesi de oldukca cesur bir ozelestiriydi.

Bunlari son zamanlarda duymus oldugum bir baska terso yaklasimdan yola cikarak zerkettim. Heyecanlandiran meselenin icerigi olmadi aslinda. Daha ziyade dusunce tarzi, bakis ve yaklasim acisi oldu. Bir de acikcasi biraz unuttum. Bir adam varmis, saniyorum bu adam dusunce gucu, vizyonerlik gibi yeni cag sacmaliklariyla isim ve servet yapmis, sonra sirketi devredip daha ulvi emeller ugruna gelecek tahmincisi, stratejisyen filan olarak bir yazahane acmis. Neyse, insan eliyle yaratilan teknolojinin geri donup insani yok etmesi, yapay zekalarin cinneti, robotlarin insanlasmasi gibi senaryolara oldukca hakim sayiliriz. Bunlarin bir kisim distopik bilim-kurgu ornekleri elestirel bir cizgide yururken, buyuk bir kismi ise sanki o teknoloji insan eliyle yaratilmamis, o programlanmis mekanizmalari da seytana uymus itaatsiz birer meczuplarmis gibi gostererek sinema izleyicisinin ortak korku/yapay dusman damarini hedef alan calismalar. Yaratilan yaratiklar aramiza sizar, ustelik haddini-yerini bilmez, utanmadan bir de insan taklidi yaparlar. Zaten bu yapimlarin buyuk cogunlugu isi ileri goturup o ana kadarki gerceklestirilmis teknolojik icraatlarin kotucullugunu kaynagindan, yani insandan ayristirarak unutturan, devamini insanin bu kendi kendine organizmalasmis (!), acgozlu ve nankor makinaya karsi onur savasi olarak isleyen yapimlar. Sonunda kotuler kotuleri yener (kotuleri iyi yaratmis olamaz ki?), ic savas kazanilir, insan eliyle yaratilmis hicbir gucun kendisinden daha guclu olamayacagi ve en buyuk dostunun yine insan oldugunu vurgulanirken kisaca “korkmaya gerek yok, ama teknolojiyi gelistirmeye de devam” mesaji alttan alttan yedirilir.

Iste bu yukarda bahsedemedigim, adini dahi hatirlamadigim adam makinanin insanlasmasini degil, insanin makinalasmasi uzerine teoriler gelistiriyormus. Soyle ki, ornegin surungenlerde eger bir bacak koparsa o bacagi yenileme, eksigi tamamlama komutunu yuruten hucreler varmis. Ama insan hucresi eski bir versiyonla programlanmis ve bu gibi konularda bir takim eksiklere sahipmis. Ayrica gelisen viruslere (aids gibi) ve kanserli hucrelere karsi da guncel olmayan eski bir versiyonla calisiyormus. Bilmem kac yil sonra nanoteknoloji ileri seviye bir noktaya gelmis olacagindan, insan vucuduna yerlestirilecek iyi huylu nanoidlerle DNA programlamasi gerceklesebilecek ve hasarli organlar iyilestirilebilecek, eksik uzuvlar bile tamamlanabilecekmis. Ustun irk fikri yeni degil. Isin tibbi boyutunun belki temelde kok hucre arastirmalarindan da cok farki yok. Ancak teknolojiyle entegrasyonu, nano teknolojinin bu yonde kullanilmasina yonelik ongoruler fena fikirler degil gibi. Aslinda basta gerek anlatan arkadasin metalci olusu, gerekse mevzu sahsin ozgecmisi filan sebebiyle on yargili davrandim, hatta baslarini dinlemedim (adini filan o yuzden hatirlamiyorum. Ararip sorarim ama arkadas hem metalci hem vodafone’lu, merakimi belli edersem hevesle bir saat konferans cekebilir, goze alamiyorum dogrusu :S). Ama devamini duyunca pek caktirmamaya calissam da cok heyecanlandim, icimden var gucumle destekledim. Kim biyonik adam olmak istemez ki? Ne devrimci bir sahismis megerse. DNA gibi inatci ve degisime kapali bir olusuma meydan okuyan bu yilmaz savasci tanisa eminim beni cok severdi, gonullu denegi olmaya hazirim. Bir iPod Nano yuttum bile. Vucudum etrafa guzel tinilar, etkileyici melodiler yayiyor. Sesime gel, al beni isimsiz kahraman :S



Bu arada yazarken uzun zamandir dinlemek icin kenarda beklettigim son albumleriyle bana eslik eden ve bunca beklentimi fazlasiyla karsilayan TV On The Radio (Dear Science – 2008) ve Arab Strap’a (The Last Romance - 2006) tesekkur ederim. Baslik ve daha onlarca lafi gedigine oturtacak malzeme ve referans temin etmis, kendi kutuphanesiyle bize guc vermis malum gruba ise tesekkur etmeye yuzum dahi yok.

Monday, February 15, 2010

anything to declare? yeah, don’t go to…

Milliyetciligi “dusmanlik” kavrami uzerine insaa etmek bizim topraklarda yabanci oldugumuz bir uygulama degil. Aslinda sadece bize ozgu de degil, yogun milliyetcilik yuklemesi ile uluslari kenetlemenin dogasinda yeri asla sarsilmayacak bir mesele... Muasir ve mureffeh medeniyetlerde de mantik, vatandaslara saglanan egitim, saglik gibi imkanlar ve refah seviyesine disaridan/iceriden gelebilecek her turlu zevali bir dusman olarak algilatma uzerinden isliyor. Bunlarin olmadigi yerlerde, tekrar kutsal topraklara donuyoruz, etnik, ekonomik ya da politik dusmanliklar uzerinde cok daha fazla yogunlasmak gerekiyor. Eh, bu milli damarin beslenebilmesi icin de, toplumsal ve ekonomik anlamda kotuye gittigimiz dusunuldugunde, her gun biraz daha fazla dusmanin kanina ihtiyac duymaktayiz. Paranoya konusunda cok iddali oldugumuzu dusunurken hic de geri kalmayacak, hatta daha otesine sahit yazildim, anlatayim...

Dun Israil’e is amacli giris yaptim. Ama ne giris… Elbet biraz sorun yasayacagimi biliyordum, ancak dede adimin Omer olusunun resmi makamlar katinda beni bir canli bomba yapma ihtimalini bu kadar artiracagini tahmin etmiyordum. 1.5 saate yakin bir sure bir bekleme odasinda kok saldim. Bu arada birbirinin karbon kopyasi sorularla iki kez gorusmeye cagrildim. Saniyorum yarim saat arayla kendim kendimle celisiyor muyum, onun testine tabi tutuldum. Ne icin oradayim, ne okudum, ne kadar suredir calisiyorum, nerede kalacagim vs vs. Asil beynime durgunluk veren, benden Israil icinden bir kontak istediklerinde vermis oldugum kisinin (ad-soyad ve calistigi firma, hepsi bu) sistemden 30 saniye icinde resmini bulup bana “bu mu?” diye sormalari oldu. Bu sovun ardindan saskinligimi gizleyemedigimi gorunce gurur, zafer duygusu ve mutluluk dolu “this is Israel” repligi gecikmedi. Iyi de ben size totaliter olamazsiniz demedim, …

Sonra tam cikisi ararken gumrukteki polis abilerden en iri yari, delici bakisli ve buyuk olasilikla aksiyon sever olani, hazir Istanbul’dan ithal Omer Dede familyasindan buyuk bir balik yakalamisken hemen oltasini alip yanima yaklasti. Once Hollywood filmlerindeki gibi iki katli cuzdanini oldukca havali bir sekilde, bir kenarindan tutarak dikey bicimde yercekimine birakti ve ic taraftaki yildizi gosterdi. Sonra da oldukca basit ve direkt bir soru sordu: “Do you have drugs?”. Sorudan hoslanmadigimdan mi, yoksa bir teklif olarak aldigimdan midir :S, "No, thanks" diye cevapladim. Gerci cevabi dinledigi filan yoktu, gidisat daha bana yaklasirken belliydi. Once bir bakayim dedi, sonra kalk gidelim, pardon gel oturalim dedi ve on adim otedeki ofisine buyur etti. Buyuk bir itinayla tum bavul ve cantamin icini disina cikardi. Gizli bolmeleri kontrol etti. Gosterdigi ozene ve nezakete bakinca tekrar hepsini geri koyacakti. Tabii ki yapmadi. Ben o angaryayla ugrasirken bir kagit doldurdu. Ayni sorularin uzerinden bir tur da o gecti. Dedim ya, guvenlik, sifreleme, takip gibi konularin dunya capindaki uzmanlarinin her seferinde ayni sorulari bastan sormalarinin tek bir amaci olabilir; o da olasi bir ifade celiskisini yakalamak. Neyse, sonunda yine nazikce imza atmami istedi. Imza attigim bolumun ustunde aynen soyle yaziyordu: “Signature of the Arrested”. Evet, saniyorum bir yirmi dakikaligina tutuklanmistim. Belki artik boyle bir kaydim var. Once yoktan bir kayit var ettiler, eminim sonra da her girisimde bunun hesabini soracaklar. Ve bu kayitlar da katlanarak gidecek...

Benim icin asil trajik ve hayal kirici olan, basiniza gelenleri anlattiginizda herkesin once buyuk bir saskinlikla karsilayip esefle kinar gibi gozuktukten sonra “ama” ile baslayip “cok fazla dusmanimiz…” [paranoyanin tum ulusa sirayeti], “2 saat ne ki, ben bir keresinde Amerika’da…” [bir baska paranoya birlesik devletlerine referans], “senin tipinde birine bunu nasil…” [lehime alenen ayrimcilik] seklinde devam eden, “ama” devamini pek dinlemedigim cumlelerin bizzat sivillerden gelmesi oldu. Hatta belki endise verir niyetiyle anlattigim resim hikayesini "aah evet, guvenlik teknolojisinde oldukca ilerideyiz" seklinde gelismislik uzerinden okuyan bile oldu. Hos burada herkesin kidemli bir asker oldugunu da unutmamak lazim. Iki-uc yil (kadin-erkek) askerlik yapan bu genc subaylar anlasilan tabii ki rahatsiz.

Sonrasinda bana intikal eden paranoyayi tahmin edersiniz... Bir tiryaki olarak otellerde genelde sigara icilmeyen odalari tercih ederim. Havasi temiz yerde icmenin tadi bir baska olur :S Tabii dedektorlere dikkat. Bu yasadiklarimdan sonra sigaramin icine bile dedektor yerlestirilmis olabilecegini dusundugumden odada icmiyor, balkonu kullaniyorum. Ancak izlendigimden emin oldugum paranoyak bir aktivite icerisindeyim. Herhalde bir sonraki gelisimde buyuk bir istahla karsima cikarmak varken bugun paylasip zevkini kacirmazlar diye dusunuyorum, o nedenle gidebildigim yere kadar gidecegim. Ha bu arada Tel Aviv mutlaka gezip gorulmesi gereken oldukca guzel bir sehir :S

Wednesday, February 3, 2010

kriminal ilham kaynaklari departmani

Gectigimiz gunlerde mutlulugu gozlerinden ve gulusunden tasan, habere konu olan hazin sonla birlikte olusturdugu kompozisyonla daha da yurek burkan resmiyle ucuncu sayfalari susleyen genc ve guzel avukatin evinde olu bulunmasi, emniyet guclerinden cok “reality show” medyasini alarma gecirdi. Envai cesit Ihtirasli sevgili komplolari kriminal birimlerden veto yemis olmali ki, bugun sanki daha once hic itham edilmemis gibi ifadelerine, goruslerine basvurulmus. Haberin Milliyet gazetesinde bugunku basligi ise okuyuculara, suc ve gizem dunyasinin henuz kilitli kapisinda denenmek uzere yepyeni bir anahtar hediye ediyor: “Farmville’deki 4 mezarin sirri ne?”.

Aslina bakarsaniz eger Sherlock Holmes, Agatha Christie, veya ne bileyim Murat Mentes filan okuduysaniz en basit gorunen suclarin bile altindan duzinelerce ketenpere cikabilecegi ihtimaline hurmet etmeniz cok normal. Merhumun olumuyle alakali olarak da; suc ve ceza seklindeki baslangic ve bitis noktalari arasinda entrikalarla orulu alemin mensubu olmasi, tehlikeli sularda gezen bir takim cete davalarinda direkt ya da dolayli roller almasi gizemin hakkini zaten teslim ediyor. Ustune olum sebebinin belirsizligini korumasi (eger cinayetse kusursuza yakin gozukuyor. dogada otopside ortaya cikmayan ve oldurucu etkiye sahip zehirli maddeler mevcut diye duymustum) cazibesine karsi konulmasi guc esrari daha da duman alti yapiyor. Peki ama bu Farmville mevzusu…

Gercekten bir mesaj olamaz mi? MTV yetkilileri New York’daki “unplugged” konser oncesi Nirvana grup uyelerine nasil bir sahne dekorasyonu istediklerini sormus. Kurt Cobain de kafasindaki dekoru paylasmis. Yetkililer sormus, “bir cenaze gibi mi yani?”. Cevap: “Evet”… Sonuc da ezberimize kazinmis o mumlarla cevrili sahne. Zaten bu Cobain’in sonsuzluga yolculuk egiliminin ve ileriye donuk planlarinin tek sinyali degil. Yazilan onca kitap, cevrilen onca film de bunlari ifsa etme derdindeydi. Daha yuzlerce vaka vardir, sadece bir ornek olsun diye verdim. Farmville de –eger vak’a intiharsa- pekala bir mesaj araci olabilir. Yoksa rahmetli sadece kendini fazla kaptirip siber alemde yarin olecekmis gibi oteki dunya icin calisip, bir aile mezarligi mi tesis etmek istedi? Ya da bu mezarliklar gercek hayatta nefret ettigi dort sahisa ithafen mi kazildi? Kim bilir nedir, belki hicbir seydir.

Ancak yeter, ne olur artik bir sanal eglence oyuncagi da cinayet araci, intihar sebebi, ya da bunlarin icinde aktif/pasif bir rol sahibi olmasin. Gercekse de lutfen biz bilmeyelim. “Olum” gibi derin ve sonsuz bir olgunun bu kadar dunyevi araclarla yuzeysellestirilmesi, bu kadar zevksiz yollardan estetize (!) edilmesi –ki cogunlukla asli da olmuyor- medyanin midesizliginden baska bir sey degil. Yok asli varsa da boylesine ciddi bir mevzunun medyumu olarak Farmville'i secmis intihar/cinayet maktulunu bu dunyadan kocaman ayipliyorum. Daha kalici eserler birakabilirdi arkasinda. Veya Farmville, daha bu dunyadan, daha buraya ait anlamli mesajlar icin kullanilabilirdi. Hayir resimdekini kastetmiyorum :S

Ortaokuldayken sise cevirme oyunuyla baslayip kizlardan birinin ailesi tarafindan derin bir kuyuya ugurlanan, sonra cesediyle geri donen gencin haberini hatirlarim. O gunden bugune intihar ya da ihtiras-namus cinayeti haberlerinin icinde bir yerde telsiz mi (break break) olmadi, cagri cihazi mi olmadi, sms mi olmadi, e-mail mi olmadi, artik o donem hangisi populerse (mirc-icq-msn) sohbet programlari mi olmadi, facebook’un mu olmadi… Zaten dunyada “sevgilisinin sifresini bilme” orani en yuksek ulkenin Turkiye oldugundan hic suphem yok. Izinsiz igdis edilen ozel alanlardan intihar, cinayet, katliam, catisma, ne ararsaniz o cikar. Siber-psikopatinin en yuksek oldugu ulke olma konusunda da kuskusuz acik ara onde oldugumuz [anketlerden, yorumlardan, katilimdan biliyoruz] dusunuldugunde, bu pek de sasilacak bir durum degil. Ama her cilginlikla cildirmak zorunda miyiz? Bir seyi de tadinda birakmayi becersek olmaz mi? Olmaz, o zaman hersey fazla "normal" olurdu. Farmville yeterince populer degilmis gibi, simdi artik yeni kullanim amaciyla ortalik mesaj tarlasina doner. Sonra bir baska populer dalga cikip binlerce hektarlik Farmville alanini telef eder. Bakalim o ne gibi haberlere vesile olur...


Monday, February 1, 2010

bu mudur?

Friday, January 29, 2010

rip zinn

Yedi kapılı Teb şehrini kuran kim?
Kitaplar yalnız kralların adını yazar.
Yoksa kayaları taşıyan krallar mı?
Bir de Babil varmış boyuna yıkılan,
kim yapmış Babil’i her seferinde?
Bertolt Brecht


hani sık sık başvurulan bir afrika atasözü vardır,

"arslanlar kendi tarihçilerine sahip olana kardar avcılık hikayeleri her zaman avcıyı yüceltecektir"

howard zinn, işte o aslanların tarihçisi idi. egemenlerin, tarihte egemen olanların yazdıkları / uydurdukları masalların değil, toplumsal tarihin ve dolayısıyla bugünün peşindeydi.

dün kaybettik. gerçekten, kaybettik..literally.

şubat ayı içerisinde zinn'in yazdığı ve genco erkal'ın sahnelediği "marx'ın dönüşü"nü izleyeceğim. ne tuhaf!


Wednesday, January 27, 2010

hayvan hakkı yoktur çünkü...

avcının dilemması

az önce kumanda yine sürçtü ve ekranda bütün masumiyeti ve bütün yeşilliği ile yaban tv namlı kanal beliriverdi. şahsen ne balık avlamaktan anlarım, ne de başka bir hayvanı avladım bugüne kadar. hatta av eyleminden zevk alınmasını da -lafı dolandırmaya hiç gerek yok- barbarca buluyorum. ahlaki bir tercih yaparak vejetaryan olamıyorsam da, hayvan öldürmekten zevk alacak kadar da ileri gitmiyorum. av eyleminden hoşlanmayan et oburların yaşadıkları çelişkiler bir yana... yaban tv'de izlediklerimi aklım almıyor. bir insan vahşi hayvanları avlayıp, sayıları giderek azalan türlerin yok oluşuna gönüllü katkı sunup, öte yandan da doğa ve hayvan sevgisi dolu olduğunu nasıl iddia edebilir? (nasıl!? nasıl!? nasıl!?)

dostum, doğrusu bu şimdiye kadar gördüğüm / duyduğum en mesnetsiz, arsız palavradır işte. avcı hayvanı, nazi museviyi ne kadar seviyorsa, o kadar sevebilir..








hayvanseverin dilemması


(bize) öte (allah'a) beri yandan,
hayvanseverliğin doğrudan "iyi insan" olmakla bir ilgisi bulunmadığını, ya da hayvan sevgisinin insan sevgisine bir önkoşul olmadığını ispat eden bir kuple de adolf'tan geliyor:

Killing animals, if it must be done, is the butcher's business. But to spend a great deal of money on it in addition....I understand, of course, that there must be professional hunters to shoot sick animals. If only there were still some danger connected with hunting, as in the days when men used spears for killing game. But today, when anybody with a fat belly can shoot the animal down at a distance....Hunting and horse racing are the last remnants of a dead feudal world. ~Adolf Hitler (Remarks made at Obersalzberg, quoted in Albert Speer's Inside the Third Reich, Chapter 7)

yukarıdaki satırları güvendiğiniz bir düşünürden duyduğunuzda kendinizi haklı ve güvende, ancak hitler'den okuduğunuzda ise "bir tuhaf" hissediyorsunuz. neticede, nazi partisinin bu ölümcül bakışlı lideri, insanlık tarihinin bütün karanlığını içerisine akıtıp kapağını sıkıca kilitlediğimiz pure evil karakteri. öyle ki, hitler'in doğrusu ile kendi doğru bildiği çakışıyorsa, insan sahip olduğu fikrinden bir an önce kurtulmak istiyor..

hayvan ve doğa koruma derneklerinin / hareketlerinin bir çoğu (bunlara militan örgütler de dahil, hatta en başta onlar var) bütün övgüyü ve desteği hak ediyorlar. ve fakat, sokak hayvanlarını önemseyip insanların yoksulluğunu / sefaletini görmezden gelen, hatta insan türünden nefret eden daha medyatik, üst sınıf charity faaliyeti nitelikli diğer damar ise, taşıdığı niyet bakımından adolf'un yanındaki boş koltuğa oturuyor. sanırım mesele insan ve doğa ilişkisine bütünlüklü bakabilmekte. ya da hali hazırda böyle bir bakış mevcut ise, bu bakışın ideolojik ve politik olarak ne yönü işaret ettiğini doğru okumakta.

ya akıl başa ya devlet leşe

video çağında, evdeki sony betamax en çok da benim için çalışır, nereden baksanız haftada bir the deer hunter'ı (avcı) gösterirdi. seneler sonra tekrar izlediğimde, aslında filmin pek çok sağcı mesajı olduğunu görüp, biraz burkuldum ne yalan söyleyeyim. çocuk aklıyla süzememişim tabii. yine de, avcı'nın yeri benim için apayrıdır.

rus göçmenlerinin yaşadığı küçük ve karlı moscow kasabasında kankalarıyla birlikte neşeyle avlanan robert de niro -filmin teknik anlamda zirvesi ancak politik açıdan en sağdaki sahneleri olan- vietnam'da yaşadığı insanlık dışı zamanlardan sonra amerika'ya döndüğünde, yüksek çam ağaçlarıyla kaplı tepelerde saatlerce kovalayıp nihayet menziline aldığı geyiği öldüremez. geyiğin güzelim gözlerine bakar, ve tüfeğini indirir. artık hayatın değerini bilen bir adamdır..

yorcastuuguttubitruuuu