Sunday, September 26, 2010

jonathan saunders

Buyuk "Sartorialist" Scott Schuman'in Londra Moda Haftasi'nda gordugu en iyi sovlardan biriymis, Glasgow'lu Jonathan Saunders'inki. Farkli yillarda kimi organizasyonda yilin "Iskoc", kimisinde yilin "Britanyali" modacisi secilmis, daha once Kylie Minoque, Madonna ve Obama'yi giydirmis -veya bu isimlerce tercih edilmis- bir tasarimci. Moda haftasiyla ilgili hakkinda bununla ilgili bir notun da dusulmus oldugu kadariyla sekillere cok merakli. Ama sekilleri dogru parcalarda, rahatsiz edicilikten uzak kontrastlarin yarattigi sasirtici sadelikte, soluk-canli renkler kombinasyonuyla birlestirmesi hem hayranlik uyandirici, hem de parlayan yildizini daha da cilaliyor olmali. Sanki gecmise yolculugun varis (belki aslinda cikis) noktasi olan 70ler kadar iyi?

Yine Schuman'in objektifinden...





Saturday, July 31, 2010

parayla cocukluk ne kadar kolay...

Affan dedeye para saydım,
Sattı bana çocukluğumu.
Artık ne yaşım var ne de adım;
Bilmiyorum kim olduğumu.
Hiç bir şey sorulmasın benden;
Haberim yok olan bitenden.
Bu bahar havası, bu bahçe;
Havuzda su şırıl şırıldır.
Uçurtmam bulutlardan yüce,
Zıpzıplarım pırıl pırıldır.
Ne güzel dönüyor çemberim;
Hiç bitmese horoz şekerim!


CAHİT SITKI TARANCI




Bu benim ezberledigim ilk siir degildir. Ancak beni “satir arasi”, “mecaz”, “alt metin” gibi kavram veya kavram karmasalariyla tanistiran, tahlille bulusturan ilk siirdir. Oncekiler muhtemelen icimize vatan, millet ve ata sevgisini islemeye yonelik “literal” siirlerden oteye gitmemisti ki, “ogretmen”imiz bize sairin bu siirde ne anlatmak istedigini sorunca aynada kendimi gordugum zamankine (hatirlamiyorum ama psikologlar boyle soyluyor) benzer oldugunu sandigim korku ve irkilmeyi yasamistim. Sahi, bir sair yazmis oldugudan baska ne anlatmak isteyebilirdi ki? O zaman derdi neyse direkt, dolastirmadan yazsaydi. Okurduk yani, niye zorlamis kendini?

Eh. Seyy. Kem-kum… Yaaani…Sair yasliliktan ve gozleri iyi gormediginden Affan Dede’nin parasini saymis. O da bir cesit buyu mu yapmis? Cocukluk cetvel, silgi gibi satilacak bir sey degil cunku… Sairin basi donmus galiba. Ruyalar gormus. Olmadi mi ogretmenim? Olmadi evladim. Allah belani versin :S



Sizi etki altina almak istemem ancak dusunuyorum da, bugun daha once bu siiri hic duymamis olsam ve okutsalar, sonra da sairin “tam olarak” neyi ifade ettigini sorsalar, kac yaklasik sonuc verebilecegimi kestiremiyorum. Mesel suymus: Sair, cocuklugunun oyuncakcisi, ya da kirtasiyecisi Affan Dede'ye ugramis ve birkac oyuncak satin almak suretiyle icinde yasadigi ani , yetiskin dunyasini unutup cocukluguna cok hizli bicimde yollanmis. Simdi de oradan hic donmek istemiyormus.

Zihnipasa Ilkokulu’ndaki ilkokul ogretmenim hayatimda cok onemli bir figurdur. Icinde bulundugumuz post filan olmayan, bizzatihi during-Özal donemde koyu bir iktidar karsiti, bu zamandan bakildiginda cok modern ve tarz sahibi bir kadindi. Eminim bir cogumuz ona bir cesit ask duyuyorduk. Okul siralarinda ihtiyac duydugumuz anne sefkatini de elinden geldigince vermeye ugrasirdi. Her neyse, bilirsiniz, ogretmenlerin mufredatta islenen kitaplarin bir de adi cevap anahtari midir, alistirma kitabi midir, ondan olurdu. Kanimca meselin ic yuzu oradan aktarilmisti. Artik sairin yasaminda ondan icazet alinmis miydi, tespit tam olarak teyit edilmis miydi, gunahi M.E.B’in boynuna.

Isin asli su ki, bize fazla torigi calistirma, senaryolar uretme, hayal gucumuze dizginlerinden bosanma sansi taninmamisti. Ki dusunun, bir cocugun hayal dunyasi ne kadar genistir. Henuz gerceklerle ve mutlak dogrularla fazla hasir-nesir olmamistir. Belki cok naif ama cok farkli, yaratici yorumlar gelistirebilir, ilginc hikayeler cikarabilir, kendi dunyasini baskalariyla tanistirabilir, kendini ifade ettikce de guclenip guven kazanabilirdi. Var mi cevap veren? I-ih, olmadi. Hayir. Yok. Baska? Dogru cevap su olacakti: Sair, cocuklugunun oyuncakcisi…

Saniyorum o gunden sonra uzun bir sure yoruma dayali problem, konu veya durumlarin, yani yapilan tahlillerin hep mutlak “bir ve yalniz bir” dogrusunun oldugu fikrine kapildim. Bu da cevap uretiminde uzunca bir sure guvensizlige yol acti. Dusunun karsinizdakinin- bu bir ogretmen, bir kisi ya da bir kurum olur- kafasinda bir cevap oldugunu bilmeniz fakat bunun neresinde oldugunuzu kestirememeniz fikri ne stresli ve yipraticidir. Ortada bir on yargi, ya da coktan kabul gormus ve sarsilmaz bir dogru var. Bu durumu o kadar da kucumsemeyin, sirf bundan nefret ettigim icin yillar once bir is gorusmemi derdest etmistim.

Turkiye’nin onde gelen devlerinden birinin insan kaynaklari muduruyle gorusmedeyiz. Zaten askerden yeni donmusum, henuz hic calismaya niyetim yok, sirf bir arkadasim araya girmis diye gorusmeyi geri cevirememis ve gitmisim... Giristeki bolumde beklerken kuyruga dizilmis, bir-ornek “case-logic” marka sirt cantalariyle birer birer x-ray’den gecirilen sirketin bizzat kendi calisanlarinin olusturdugu goruntu mideme kramp sokmus… Gorusmedeki o kasinti, yaptigi isin gerekliliginden henuz kendi dahi tatmin olmamis, bu konudaki damari kalin (ima edecek en ufak bir davranista bulunacak olsaniz bir anda saldirip agzinizi yirtacak kadar tetikte gozuken), insanliga caktirmadan kaynak yapmis sahsiyet bana bir “vak’a” verdi ve bu durumda izleyecegim metodu sordu. Oncelikle bu kadar dolaysiz bicimde sinaniyor olmaktan tiksindim. Gercekten, hicbir kisi/kurumun bana bunu yapmasina kolay kolay izin veremem. Eger calismaniz boylesi gercegi yansitmaktan uzak bir zaman kesitine hapsolmussa, birakin gitsin. Cevabi biliyor olsam bile, ariza cikaririm. Yine de sonra sinirime yenik dustum demeyeyim diye, ukala bicimde bir-iki denemede bulundum. Baktim ki zat ne soylesem “hayir, oyle bir imkanimiz yok”, “maalesef, ona basvuramiyoruz” seklinde olumsuz cevaplar vermeye meyilli. Belki de su stres/sabir testi denen sacmalikti, umrumda bile degildi. Sonunda “sizin kafanizda belli ki pesin bir cevap var. Ve ben her seferinde onu yoklamaktan, her cevabimda onun acaba neresinde oldugumu anlamaya calismaktan usanacagim, lutfen birbirimizi yormayalim” dedim. Her ne kadar gorusme devam ettiyse ve sonra el sikisilsa da, biliyorum ki orada ya batmis ya da cikmistim. Bu tamamen nereden baktiginiza bagli. Bence cikmistim.

Gorusmeden donerken, ilkokulun karsisindaki Furkan Dede duruyor mudur, acaba hayatta midir diye dusundum. Kararliydim, sairin yapmadigini yapip, gidip kendisine cocuklugumu satacaktim :S

Monday, July 26, 2010

watch more tv/jools holland

Daha once “watch more tv” basligi altinda Cronenberg’in Videodrome’undan ozlu sozleri surada araklamistik. Benim bu basligi kullanisim ise boylesine bir derinlik tasimayip, cok daha pragmatik bir onermeye dayaniyor.

Muzisyen olmasi bir yana, benim icin muzik medyasinin duayeni Jools Holland’dir ve sahsen ona cok sey borcluyum. En etkileyici performanslari onun sovunda izledim, en onemli kesiflerimi de onun programlari sayesinde yaptim. Konuklara gosterdigi ve onlardan gordugu saygi, gruplar arasi gecis, bir grubun performansi esnasinda diger bir sahnedeki sanatcilarin olduklari yerde tempo tutmasi, etkilenmis yuz ifadeleri, performans sonrasi grubuna gore farkli kopan alkis, sarki aralarindaki sohbetler, tum gruplarin enstrumanlariyla birlikte yaptiklari “intro” veya “outro”, eger Holland’in cok sevdigi bir isimse anonsun basina mutlaka “marvelous”, “wonderful”, “fantastic” sifatlarindan birini yerlestirmesi, eger yeni cikmis bir albume muteakipse album kapagi veya temali sahne dekorlari, etnik vurgulu “world music”e mutlaka yer veren 1-2 sahne, Holland’in piyanoyla eslik ettigi sarkilar ve daha nice detay bir araya gelip guclenerek beni her turlu ruh halimden cekip almayi basarir. Programin sanki bir buyusu vardir ve tum katilimcilar kariyerlerinin zirvelerini yaparak o sarkiya ait en iyi performansi orada sergiler. Yeniler icin de tam tesekkullu bir vitrindir.

Gozlerimi kapattigim kisacik bir anda hepsini televizyondan izledigim, Jools Holland’da benim icin en iyi performanslar gozumun onunden bir film seridi gibi gecer. Radiohead- The Bends ve Paranoid Android (ikisi arasinda secim yapmak zor), Tricky – Black Steel, The Auteurs- Lenny Valentino, Manics- A Design For Life, Smashing Pumpkins- Ava Adore, Foo Fighters- Everlong, Sonic Youth- Sugar Kane, rahmetli Kirsty MacColl- England 2 Colombia 0, At The Drive-in- One Armed Scissor, Air-Sexy Boy, Jamiraquai- Alright, Blur- Universal, Paul Weller- Wild Wood, Paul Weller-Sunflower, Ocean Colour Scene-The Day We Caught The Train, Pulp- I Spy, Pj Harvey- Down By The Water, Nick Cave and The Bad Seeds – Do You Love Me, David Bowie- Something in the Air, Idlewild- Little Discourage, Ash- Teenage Kicks, Elastica- Connection, Stereophonics- Local Boy In The Photograph, Catatonia- Dead From The Waist Down ve simdi bilincim duzeyime su anda ulasmayan bir suru performans… e2 programin muzikal dehasini kesfedip ithal etmeye basladigindan beri bile unutulmazlarim arasina girenler oldu: Sonic Youth- Teenage Riot (2009) gibi…

Birkac ay once, Londra’da bir otel odasinda Later with Jools Holland’i izledim. Esasen burada bir gariplik yok, tam hatirlamasam da saniyorum 95’lerden beri yapmadigim bir sey degil. Izledigim en guncel Holland programi olmasi ihtimali disinda farkli bir sey yoktu, yine televizyon basindaydim. Ancak bambaska bir his vardi. Sanki aramizdaki sinir kapisi yok olmustu ve belki birkac blok-sokak otede bir yerde studyodaydi. Hatta studyoda gibiydim. “Acaba program, toplama kampi BBC Prime yayinindan kalkar mi”, “ya Kablo TV, BBC Prime’in Turkiye’deki yayin hayatina son verirse” turunden, bizim icin sahip oldugu deger her an farkedilecek da programa erisimimize bir son verilecek endisesi, nazar korkusu olmadan, cok daha ulasilabilirdi. Uzaktan bir yerden tesadufen dikizleme sansina sahip, ama ertesi haftadan endiseli bir cocuk gibi Holland’in ceketinin ucundan cekistirmiyodum. Adeta hak sahibi ayricalikli bir izleyiciydim. Belki gulunc gelecek ama bu medyatik alisveris, tatilimin en onemli ve zevk aldigim saatlerinden biriydi.


listen more White Rabbits

Basliga donersek, ayagina kadar gittigim Jools ustad yine bos durmadi, son birkac haftadir dinlemekten bikmadigim bir grubu musiki algima buyur etti. Kendileri, Brooklyn'den White Rabbits. Sanki adlarini daha once duymustum, ancak isimleri cok “generic” oldugundan midir pek paye vermemistim. Ne yazik ki muzik kirliligine kimi dogru kimi yanlis, kimi hakli kimi haksiz bazi filtrelerle karsi durmak durumunda kalabiliyoruz. Artik ismine bakip yargilayacak hale geldik, durum o kadar vahim. Ama iste yeri gelir White Rabbits kulagimizi deler, zorla kupe olur.













Iyi muzigin, o turun siki takipcisine mutlaka bir sekilde ulasacagina inanirim. Ama yukaridaki benzeri kazalar sebebiyle aradan iyi seylerin de kactigi oluyor. Eger televizyon izlemeseydim Jools Holland da izlemiyor olurdum. O zaman da belki White Rabbits onlarca yeni grup-album-single haberi arasinda kaynayip giderdi. Ne mi kaybederdim? Mutlaka yerine bir seyler koyardim, ama ne kaybederdime degil, ne kazandigima bakarim. Biraz pop biraz indie, biraz ingiliz biraz amerikan, biraz melodic biraz deneysel, ama mutlaka bol davul-perkusyon. Ikinci albumlerinden yakalamis oldum, debut albumleri 2007’de yayinlanmis, haliyle onu bilemiyorum ama taze It’s Frightening’daki acilis sarkisi “Percussion Gun”, perkusyon konusundaki iddiayi dogruluyor. Tipki Kasabian’in “Processed Beats” sarkisinda veya cift/dual-bass bir grup olan Girls Against Boys’un “Bassstation” albumunde kullandiklari isimlerle kendi muziklerini hatirlattiklari gibi. Holland'in programinda da once bu sarkiyla kiskivrak yakalamis, sonra "They Done Wrong/We Done Wrong"la zehirlemislerdi. Zaten tanidiktan sonra algida ihtiyatli secicilik de basladi. Londra’ya kadar gitmisim, oranin en geyik ama buraya gore halen yeralti sayilabilecek dergisini almaz miyim? NME, bir sayfanin sol kosesindeki kucuk bir kareye "It's Frightening" albumunun 24 Mayis tarihli cikisini ilan ediyordu. Oyle ya, ben 21 Mayis gecesi izlemistim. Bu da Jools Holland’in fiyakasi olsa gerek. Ya da halen bazi topraklarda muzikal medya planlamasi diye bir sey var. Holland'in programindaki etkileyici icradan sonra Pazartesi gunu satisa cikacak albume hatri sayilir bir hucum olmustur diye dusunuyorum.

Sunday, July 25, 2010

money walks

Gecen gun mekani Amerika’dan vatani Turkiye’ye tatil icin gelmis bir arkadasimla metroya bindik. Uzun zamandir binmemisim, merdivenlerden indigimizde bizi karsilayan o floresan renkler cumbusu, zevk ve estetik dusmani, cok sayida gereksiz imge ve renkle doldurulmus, dogu-bloku ulkelerindeki kumar makinelerinden hallice otomasyon cihazlari gozlerimi aldi. Arkadasim belli ki onu dahi ozlemis oldugu ve elinde simsiki tuttugu akbilini doldurmak uzere cebindeki 10 lirayi makinaya yem olarak verdiginde, makinadan “Yeni Turk Lirasi kabul edilmemektedir” mealinde bir hata mesaji cikti. O anda aklima az sonra anlatacagim anim geldi. Icimden “hahah, aynisi bana olmustu” derken bir dusundum de, daha hepi topu daha bir yildir yurt disindaydi. Sonra ters cevirip yerlestirdiginde, islem basariya ulasti. Akilli gozuken fakat tum hatalari tek bir hata mesaji basliginda topladigi belli aptal bir makina iste. Madem insan gucune goz dikiyorsun, gercekten akilli ve evrensel mesajlar verebilen:S makinalar yerlestir ama, degil mi? Bir turistin orada ters giden seyi anlamasi harcayacagi efor ve zamani filan gecirdim aklimdan.

Gecenlerde kuzenimin evlendiginden beri bir turlu gidemedigim (sonrasinda cocugu oldugu ve ele gelecek kivama eristigi detayini da eklersek hic kisa bir sure sayilmaz), sehrin disindaki yari-vahsi yasam alanlari uzerine, belki de bir ormanin tam ortasina dikilmis villa sitelerinden birindeki evine gittim. Eh madem havuzu var, yanima artik adi yuzme sortu mudur, sort-mayo mudur, deniz sortu mudur, birbirinden kotu kaliplarla isimlendirilen tekstil urununden alayim dedim. Elime saniyorum uc-dort yildir giymedigim bir tanesi geldi. Ufacik cebinde bir seyler dondugunu hissetmis olmaliyim ki, iki parmagimi bir kanca gibi daldirdim ve bingo… 70 lira! Hic fena degil, degil mi? Bu "degil mi" lafi da kafami cok karistirir. Ingilizcedeki "isn't it?" ile bir bagi olmali. Hangisi degil mi? Olumsuz bir kalip, olumlamak icin kullaniliyor. "Cok kotu, degil mi?". Evet cok kotu. Bu da olumlanmis bir olumsuz. Neyse, 70 liraya donelim. Cok severim boyle gizli yatirimlari. Daha once birkac kez unutup denizde para kaybettigimi dusunursek gercekten kismetliydim.

Ama o da ne? Paranin uzerinde 70 Yeni Turk Lirasi yaziyordu. Yani artik hicbir degeri kalmayan birer kagit parcasiydi. Dogruluk payi var mi hala bilmiyorum ama kucuklugumuzden beri tedavuldeki parayi yirtmaniz durumunda Ataturk’e ihanetten sizi suclu bulacagi soylenen ayni kanunlar, belli ki tedavul disina cikildiginda "parayla saygi olmaz evladim" dercesine parayi yok etmeyi emrediyordu.

Sonra vakadan kazandigi momentle hayal gucum bambaska yerlere gitti. Dusunun ki adamin biri yasa disi yollardan, belki bir soygundan binlerce, eski haliyle milyarlarca lira nakit para kaldirdi. Bildigim kadariyla suc dunyasinda halen en yaygin metod nakitte kalmaktir. Bu durumda gomme aliskanligi da bakidir. Adam parayi bir araziye gomdu, 3-4 yil yatti ve cikti. Dusunun arada sifirlar ucurumus, yetmemis, YTL-TL gecisi yasanmis. Artik o dev balyayi yakacak mi yapar, yoksa –eh sonucta karanlik adamlardan bahsediyoruz- o paralarla keyif verici bir takim maddeleri durum mu yapar bilmem. Ola ki cok gec kalmadan bu gecis donemlerinden birinde disari cikti, herhalde ilgiyi uzerine cekmemek icin (karisina aldigi bizon kurku es gecersek) ulkenin dort bir yanindaki bankalarda bolumler halinde paralari cevirtmesi gerekirdi. Hadi yasa disi is yapana mustehaktir deyin, yine babadan kalma yontemlerle parasini saklamis, yerini ondan baska kimsenin bilmedigi ve hayat bu ya, komaya girip birkac yil sonra uyanan adamin vaziyetine ne demeli? Belki soyguncu ganstere gore yasal yollardan hakkini arama sansi vardir, bilemiyorum. Paranin cismindeki degisiklikleri bir kenara birakalim, bu tip durumlarin bas dusmani, su siralar uyudugu soylenen enflasyon canavari bile tek basina boylesi geri-donusleri kabusa cevirmeye yeterdi. Gercekten Turkiye gundemin, zevklerin ve politikalarin yani sira paranin da cok hizli degistigi bir ulke...

O sinirle artik icimden ne kufurler saydiysam ve bilincimi nasil yitirdiysem, sortu da unutmusum. Kuzenimden bir tane indiragandi yaptim. Cebini kontrol etmeyi ihmal etmedim, belki yasadigim zarardan kar uzerinden olusan zarari bir sekilde tazmin edebilirdim. Ama tabii ki bosa oltaydi, o benden hep daha dikkatli ve duzenli olmustur. Bu uzzundan verecegim hisse, aman tatil beldesinde paranizi sortunuzun cebine koymadan once mutlaka Dolar ya da Euro’ya cevirin :S

PS: Mark’a cevirmis olanlara da gecmis olsun

Wednesday, June 30, 2010

little sweet sixteen surfin' usa

su siralar digiturk'te "cadillac records" donuyor. 50ler amerika'sinda toplumsal alandan yuksek bir momentle itilmis olan siyahlarin "rock and roll" piyasasinda palazlanma ve efsanevi "chess records" araciligiyla var olabilme hikayesini anlatiyor. siyah cenahta cevher cok ancak ticari girisim ve isletme ozgurlukleri olmadigindan, amator muzigi yasal yoldan ticarilestirecek, yani bu cevherleri isleyecek beyaz bir adama ihtiyaclari var. leonard chess (adrian brody) bu dogrultuda onlarin aradiklari, ya da onlari arayan adamdir. gayriresmi bir duzlemde king of new york'daki christopher walken'in konumunu andiriyor sanki? acaba gercekten onlara yakinlik hissettigi icin mi, yoksa yonlendirilmeye acik ezilen sinif uzerinden rant mi sorusunu ortaya atis serbest. yine de insafli olmak gerek, bence en onemli ortak ozellikleri ikisinin de cesur birer adam olmalari.

cadillac records adina daha onemlisi, muzik tarihine onemli bir lokasyon chicago'dan dusulen notlari film seridinden okuyabilme imkani. kadro hem dunun, hem de bugunun devi. chuck berry (mos def), muddy waters (jeffrey wright), etta james (beyonce) ve daha fazlasi. Bu didaktik yapim ornegin bu yasima kadar hep dikkatimi cekmis olup hic de uzerine gitme ihtiyaci duymadigim, belki bir copanogluna ihtimal dahi vermedigim chuck berry'nin "sweet little sixteen"i ile beach boys'un "surfin' usa"i arasindaki benzerligi de acikliga kavusturuyor. film bize yalan soyleyecek degil ya, beach boys alenen sarkinin ezgisini calmis ve uzerine kendi sozlerini okumus. nitekim berry'nin yillar sonra hak ve ozgurluklerin de kazanimiyla actigi dava nihayet 2000 li yillarda bir milyon dolarlik tazminatla sonuclanmis. oh olsun soluk benizliye, ne diyeyim. ayrica amerika'daki "british invasion" denen dalganin (korpecik rolling stones ve beatles gibi) muthis etkilendikleri bu sahislarin (misal sifiri tuketmeye bir kalmis muddy waters) muzik dunyasina, hatta dunyaya kazandirilmasi ve buyuyerek olumsuzlesmesindeki rolunu de ogreniyoruz. izlememis olanlara hararetsiz tavsiye ederim. hararet icin de su an tuketmekte oldugum, bizim icin gec ama gedigine direkt bir kesif olan ice-tea'yi hararetle tavsiye ediyorum. bir dakika yahu, galiba ise yaramiyor bu meret? :S


Sunday, June 13, 2010

lé havle...

saat 02.00'de e-mail bakmaz olaydim; saka mi gercek mi ayirdina varamiyorum. komposizyondan da hicbir sey anlamadim. bir ev vaadediyor olamazlar. test amaciyla gonderilmis, beni mi test ediyorlar? test amacli oldugu icin dikkate almayacakmisim. asil bu amaci dikkate alirim. isiniz gucunuz yok mu beyler?

dayanamiyorum, galiba Binali Yildirim'i sohbet etmeye davet edecegim :S


Monday, May 31, 2010

kotu haber sevenler icin iyi haber

Dennis Hopper hep ait oldugundan suphe duydugum dunyaya elveda dedi. Bana hep siniri olmayan, gizemli ve tekinsiz bir adam gibi gelmistir. Muhtemelen oyledir de. En son kendisini -erdobaz sagolsun- muzip ve serseri bir cete uyesi rolunde, Hell Ride'da izledim. Orada sanki tam da ait oldugu habitatta, kendisi gibi tekinsiz insan grubuyla (Larry Bishop, Michael Madsen, obur tarafta fazla bekletmedigi kadim dostu David Carradine) takiliyordu. Neyse, karsi kultur ikonu olusu ve en buyuk basarilari zaten bugun ajanslardan gecen haberlerde bolca gecti. Ancak benim bildigim sey; buyuk hollywood produksiyonlarini disarida tutarsak, mutevazi skalada onun yer aldigi tek bir kotu film bilmedigim. Ya da ben denk gelmedim. Fazla sure almadigi yan rollerde dahi projeler konusunda secici oldugunu dusunuyorum. En ucube ya da umitsiz gozuken bir bagimsiz filmde bile eger Hopper'i gorursem soyle bir durur bakarim, devaminda da karli cikarim. Zaten dolu adamin bos projede isi olmaz.

Biz de cenaze merasimlerimize Dennis Hopper'i da eklemis olalim. Tutuklulugu bitmistir ve artik serbesttir.

Thursday, May 27, 2010

rabbena hep bono!

Koseli ifadelerle kibirli yazmaktan israrla kacinmamiza ragmen, asabiyetimle klavyem arasinda itinayla kurdugum mesafeyi ortadan kaldirmayi ve kelimelerimi sivriltmeyi basarabilen sayili insanlardan biridir, Bono. Oldum olasi hazzetmedim o tiynetsizden. Daha once benzer elestirileri getirmis oldugumuz fakat bir cevapla olsun, dolayli bir gondermeyle olsun bizi muhatap alma tenezzulunu dahi gostermeyen Sean Penn bile yaninda masum kalir :S. Sanat tarihi, sig ve samimiyetten uzak politik tavir ve hareketlerle, populizm muessesesini en kuresel bicimde bu kadar hunharca somuren bir figur daha yazdi mi, supheliyim. U2 denen sozde kolektiften en cok, ilk piyasaya suruldugunde carsaf carsaf iPod reklamlarinda boy gosterince tiksinmistim. Cunku Live 8'i organize etmis, Afrika'daki sefalet, aclik ve yoksulluk kavramlarinin icini o pop imajiyla vakumlamisken, belki yuz milyonluk serveti icinde kaybolup gidecek, Apple'dan gelecek bir milyon dolarin cazibe girdabina kapildiklari gun icimde kabaran nefret girdabima da kapilacaklardi :S Hele o yancisi, o Richie Sambora'dan, hatta Ayna grubunun gitar caliyor ve sarki soyluyormus gibi yapan gunes gozluklu keltos yancisindan bile daha "loser" yancisi yok mu... Oyle ki, Bono'nun ezici golgesinde kalarak benimki gibi populer kultur coplugu bir dimaga dahi ismini sokamamis yancisindan bahsediyorum. Ah o sapkasini da zihnime sokamamis olsaydi ya...

















Stone Roses cemaatinden Seyh Ian Brown'a sormuslar, "wanna be adored'u neden esinlenerek yazdin" diye. O da "nerem dogru ki" demis. Sonra da Bono gibi kendine tapilma bagimlisi karakterlerden esin alarak yazdigini belirtmis. Bu sahsin dunyayi saran son oyunu da, isi abartip en ince ayrintisina kadar dikizlenme ve konserlerde panoromik ilgi odagi/fetis objesi olma arzusuyla gelistirmis oldugu "360 derece bilmemne" sacmaligi. Simdi bu cesur ve kusursuz kahraman bir rahatsizlik gecirmis ve Agustos ayina kadar tum konserleri iptal olmus. Turnenin neredeyse yil oncesinden iletisimi yapilan Istanbul ayagi da tehlikede. "Bacagim da kopsa cikar soylerim" diye demec vermis midir bilmem, ama herhalde biz antipatizanlarinin 360 derecelik nazari sayisiz vektorden birer ok gibi kendisine saplandi. Bir miktar keriz olduklarini dusunmekle beraber, sevenlerinden az onceki hakaret ve nazar icin ozur dileriz.

Wednesday, May 26, 2010

here comes the güneşin çocuğu :S




yaz aylarını hep çok sevmişimdir.

mayıs-eylül aralığında yaşıyorum ben.

izmir'e taşındığımdan beri ekim'i de ekledim favorilerime.

gerisi mayıs güneşini bekleyerek,

arafta tüketilen,

sebepsiz zamanlar.


yaşasın yaz!

Monday, May 24, 2010

the bobby syndrome


Son zamanlardaki favori 3 dizimden liste başı olan (diğer ikisi duruma göre doldurulur) Cougar Town'da Courtney Cox'un eski kocası Bobby Cobb isminde bir karakter. Cox'un oğlu genç Travis'in lise mezuniyet konuşmasının büyük kısmını yalnızca babasına ayırmasının nedeni işsiz, avare ve biraz da alkolik baba Bobby'nin hayatının en mutlu günlerini lisede geçirmiş olması... Daha otuz yaşında olmama rağmen, ben de sanırım o "en mutlu günler" depomu henüz lise yıllarında boşalttım (lanet olsun, o kadar çok eğlenmemem gerektiğini nereden bilebilirdim?). şu an mutlu görünen insanlara bakışım, elindeki çikolatayıa oburlukla saldırıp erkenden bitiren, sonrasında da yanındakinin henüz yarısı yenmiş çikolatasına imrenerek ve iştahla bakan bir çocuğunki gibi..
Yani 30dan emekliliğe kadar geçecek aralıktan zaten büyük beklentilerim yok ama, liseden şimdiye uzanan 12 yıllık hiç de azımsanmayacak zaman dilimini daha neşeli geçirsem fena olmayacaktı sanki. her neyse, bireysel emeklilik planımın tamamlanmasına şunun şurasında 26 sene kaldı :S


O vakte kadar sanırım ben de kırmızı balonun peşinde olacağım. İrtibatı koparmayalım Bobby..