Tuesday, January 24, 2012

GDO TV on air

Dizilerin, halen en etkili kitle iletişim aracı (imha silahı?) olan televizyonu, en yoğun ve yayılmacı haliyle işgal edişinin herhalde bir on yılını devirmişizdir. Artık her TV izleyicisi de endüstrinin bir tarafından tutmaya başladı. Hiç direniş göstermeden boyunduruğa teslim olan hali hazırda hedef ve lokomotif kitle elbette önemli. Bunların yanı sıra kimi dizilere “camp” kisvesi altında gırgırına başlayan, sonra kanıksayıp pekala müptelası olan izleyiciler, veya bu bombardımandan ayrışan iyi bir şey çıkaracağım motivasyonuyla mevzuya girişen takipçilerle, kısacası bilinçli bilinçsiz tuz katıcılarla birlikte kazan bitti, çorba taştı taşacak. Bugün, izleyicinin kumandasından beslenen tek bir dizinin, büyük ölçekli pek çok şirketin yıllık cirosunu aşan bir gelire sahip olduğunu düşünürsek, son derece iştahlı ve süratle büyüyen bir endüstriden bahsettiğimizi daha net idrak edebiliriz. GSM, telekom, enerji filan derken dizi piyasası da yeni mezunların gözdesi haline gelmeye başladı bile. Çok para yalansız olmaz derler; bu endüstri profesyonellik yolunda mesafe kat ederken, uzun süre önce kendi doğal deformasyonunu yaşamaya da başladı.

80’lerin sonunda, pek alışkın olmadığımız biçimde, Perihan Abla dizisinin bir “behind the scene” versiyonu yayınlanmıştı. Mahalle, karakterler, yorumlar, sette yaşanan bir gün filan bizlerle paylaşılmıştı. Pek çok işin amatör sayıldığı çeyrek asır öncesinde bile iki yedek bölüm çekildiği bilgisini hatırlıyorum. Yani Perihan Abla dizisi pratikte, vizyonun en az iki hafta ilerisindeydi. Bugün ise yedek bölüm şöyle dursun, bir sonraki haftanın nelere gebe olduğunun kestirilemediği, tam anlamıyla interaktif bir dizi dönemi yaşanıyor. Yani onca sendika çağrısı, dizi çalışanlarının çilesi, dizi sürelerine bağlı insan dışı çalışma saatleri gibi konuların arasına bir de, sürekli bir devinim ve doğaçlama hali sıkıştı. Çünkü endüstrinin oburluğu yanına refakatçi olarak, izleyici reaksiyonuna göre aksiyonu da almış bulunuyor. Öyle ki, ekran ve izleyiciyle kimyası tutmamış bir başrol oyuncusunun rolünü azaltmaktan başlayıp, bir önceki bölümde fazla salgılanmış seratonini dindirmeye, veya tersine buhranı artırmaya, yahut fazla öne çıkan karakteri yüzeyselleştirmeye kadar varan, kapsamı geniş bir aksiyon planı ajandalara girdi. Bir yolu bulunup hafta uzatılsa ve çalışma günü haftada 15-20’ye çıksa, izleyiciye göre alternatif senaryoların oluşturulduğu, tercihe göre hızlanan veya yavaşlayan, belki başka oyuncuları transfer ederken kimilerini takımdan gönderen kişiselliştirilmiş bir mekanizmanın kurulmasına kadar varabilecek bir vahametle karşı karşıyayız. Toplum için sanat tam da böyle bir şey olsa gerek.

Bir şeyi eleştirirken sonunda somut bir öneri getiremiyorsam, en azından şu soruyu kendime sormaya çalışırım: “Benim bunla derdim ne, ve konunun neresinde kalıyorum? ”. Çünkü ben de bir insanın eleştirdiği her şeyin mutlaka bir yerinden kendine dokunduğuna inanıyorum. Tüm bunlara gözümü ve kulağımı kapamak, yani sadece televizyonumu kapatmak ve geri kalanının köküne kibrit suyu dökmek bir çözüm olabilir. Öte yandan ne yazık ki çok güçlü bir medyum olduğu için, istilanın iyiye, düşündürücüye ve kaliteye doğru gitmesini temenni etmeden duramıyorum. Velhasıl mekanizma hiç de bu yönde işlemiyor. Öncelikle, yoğun efor sarf edilen her şey, aynı zamanda nitelikli olduğu anlamına gelmiyor. Halen yapımlar çok özensiz, zevksiz ve yüzeysel. Çok fazla nabız yokluyor, plansız ilerliyor gözüküyor, bir yere kadar hiç ilerlemiyorken bir yerden sonra depara kalkıyor. Dahası TV sanatı (böyle bir şey varsa), tüketicisinin kölesi haline gelecek kadar doyumsuz, para odaklı ve kişiliksiz olduğundan, geçiyorum zeki, sıra dışı ve keskin olmasını, artık herhangi biçimde özgün bir senaryodan bile bahsedemeyeceğiz. Çünkü yapılan işlerin büyük bölümü marjinlere doğru kaymak yerine tercih ortalamasına doğru gidiyor ve aynılaşıyor. Bir süre sonra tüm bu dinamiklere meydan okuyacak yapım da kalmayacak. Bunun için sadece yerli bir HBO bizi kurtarmaz. Ayrıca –eklektik bir kültür bahçesi olduğumuz iddia ediledursun- dünya görüşü, estetik algısı, zeka seviyesi veya zevk skalasında pek homojen bir nüfus olduğumuzdan, kendi başına reyting canavarını doyurmaya yetecek ölçüde kalabalık alt gruplara da ihtiyacımız var. Anlaşılan, bu sene de sınıfta kaldı hababam.

Saturday, January 21, 2012

the beast within

Her caninin içinde temiz bir dünya vardır. Oraya kaçış kendi kendinden nefret ifade eder.

Peyami Safa - Yalnızız

Monday, January 16, 2012

back to now

Her türlü saçmalama lüksüne sahip olduğumuz dost meclislerinde, hiç yoksa bir kez muhabbetin dolaşıp buraya varmışlığı yaygındır: “Hangi yaşa/zamana dönmek isterdin?”. Bu soruya ana dair rüzgarın işaret ettiği yönle içimden türlü cevaplar vermişimdir. Ama sonra düşününce cevabın hep yanlış, fazla ya da noksan kaldığına hükmetmişimdir.

İlkokul? Dünyanın en sıkıcı yaşam kesiti. Geriye dönüp baktığımda, bakamadığım dönemlerin başında geliyor :S. Halen de ilkokul çağındaki veletlere çok acırım. Sebepleri için blogun geneline bakmak yeterli aslında... Yazdıklarımdan pek eğlenceli bir çocukluk geçirmediğim belli oluyor, değil mi? Ortaokul… Tam sıkışmışlık. Kendini büyümüş zannetmek ama aslında daha çok yol olduğunun ayırdına varılması. Öğretmenlerin ilkokul çocuğu muamelesi. Ergenlik, fakat buna paralel işleyemeyen hayat. Meyledilen kızların liseli erkeklere meyletmesi. Hem sıkıcı, hem eziyet verici. Lise? Üniformanın artık büyük ıstırap verdiği, kanın iyice kaynadığı fakat yanlış topraklarda yanlış zamanda doğmuş olmanın indirdiği ket. Bir türlü koparılmayan izinler. Tek ayak üstünde kuyruklu yalanlar. Üniversite hazırlık telaşesinin telaşesi. Hiçbir mefhum, çözümleme ya da öngörü olmadan meslek yönelimi baskısı. Yok, bunlar bana tekrardan gelmez.

Peki ya üniversite? Aslında bu cazibesi yüksek bir cevap olabilirdi. Kampüsüm, arkadaşlıklarım, tecrübelerim filan düşünüldüğünde bir çırpıda ağzımdan çıkabilir. Ancak lisans seviyesinde o ruh hastası öğretim görevlilerinin, TR dinamiklerinin gayet farkında, ellerindeki diploma kozunu alabildiğine sömürüp patronluk tasladıkları sadistik tutum olmasa… Belki benim bölümüme özel bir durumdu, bilmiyorum ama gerçekten ruhum daralıyor ve işin ders tarafında acı çekiyordum. Bir-iki kez tamamen bırakma noktasına gelmişsem, o döneme dönmek istememem anormal olmaz. Galiba en mantıklısı, üniversiteden mezun olduğum gün. İşte o gün, hem içinde yaşadığımız dönem piyasasının en büyük gerekliliğinden birini geride bırakmış, hem de önümde yolumu yeniden istediğim gibi çizebildiğim bir hayat olurdu. Henüz master yapmamıştım ama hiç problem değil, bana iteklediği travmatik herhangi bir unsur hatırlamıyorum, yine zevkle yapardım. Ama iş hayatı? Bunca yılın başa sarılması, çömezlik, emek sömürüsü, haksızlıklar, istifalar vs? İşin bir de askerlik yanı var ki, tüm miladın şaftını kaydırıyor.

Velhasıl zannediyorum kendim için en doğru zaman, içinde bulunduğum zaman. Gençlere (biz de ölmedik, heyhat!, genç derken 18-25 aralığı) bakıp imrenmek şöyle dursun, çoğunlukla endişeyle bakıyorum. Bugüne kadar büyük kazanımlarım olmuşluğundan, ya da çok matah bir hayat yaşadığımdan değil. Hatta arzu ettiğimle yaşadığım hayat arasındaki alan her sene biraz daha genişliyor olabilir. Asıl sebep, biraz karamsar olacak ama, hayatın her döneminin yeterince karmaşık, belirsiz, zor ve zorlayıcı olması. Bu durumda ne kadarı kat edilirse kardır. “Suicidal” bir perdeden tınlama istemem, finiş çizgisine hızlıca koşalım da bu eziyet biran evvel bitsin demiyorum elbet. Hele haşa ortağım gibi emeklilik aşkıyla yanıp tutuşmuyorum :S Zamanı yaşayabiliyor ve tadını çıkarabiliyorsak ne ala.

Bu arada tekrar selam, eğer hala sağ birileri varsa. Sosyal ağlar beni ziyadesiyle zehirledi, bu alanın yarattığı sıcaklık ve sadeliğe ihtiyaç duymaktayım. Hepimizin biraz bencilliğe hakkı var, değil mi?

Saturday, January 7, 2012

seni özlüyorum sarajevo

Eylül '10





















Kurşun deliklerinden soluyan bu bronz şehre tuhaf biçimde bağlandım.
Kısa Adriyatik turumuzun bende en derin izler bırakan yeri de Sarajevo'ydu.
Fotoğrafları kendim çektim ve fotoğrafçılıkla alakam yok.
Bu yüzden teknik olarak zayıf olabilirler.
Ancak onlara baktıkça, sevdiğim Sarajevo'yu yeniden görüyorum.

Wednesday, January 4, 2012

şiddetin tarihi

Orta son sınıftaydım. İnsanın, içerisinde kıvrılan akışkan bir özü duyumsadığı ancak hakikaten kim olduğunu, yani bu özün muhteviyatını idraki için henüz çok erken bir çağ. Yine de ender bazı deneyimler, asla unutulmuyor. Bu küçük görüntü ve duygu parçaları yetişkinliğimize dek, sünerek korunuyor.

Beşevler semtinde tek tribünü olan bir salonda oynanacak, okullar arası bir basketbol maçındaydık. Bizim takım uzun boylu, iri yapılı ve her mevkide yaşının üzerinde atletik yeteneklere sahip oyunculardan kurulu. Beyaz forma ile sahaya çıkan rakip ise, kısa boylu ve cılız kollu çocuklardan oluşuyor. Rakibin o salondan bir yengi ile ayrılmasına olanak yok. Ben Ankara'nın en itibarlı okulundayım.Yarım gün dersten kaytarmak için salona doluşan kız ve oğlanların çoğu da öyle... Maç başladıktan kısa süre sonra salona sol alt kısımdan giriş yapan grup ise yabancı. Sahada henüz ilk andan itibaren ezilen "düz lise"nin öfkeli taraftarları. Biz pırıl pırılız. Temiz gömleklerimiz, parlayan dişlerimiz, pahalı ayakkabılarımız var. Öbür çocuklarsa gözümüze "bir tuhaf" görünüyor. Kahverengi veya sarı ceketli olanlar var aralarında. Üzerlerinde aynı okuldan olduklarının nişanesi ortak bir üniforma dahi yok. Şaşırıyoruz. Kim bunlar? Nereden çıktılar? Sol alt taraftan çoğunluğun üzerine işaret parmakları tehditle sallanıyor. Başımızdaki öğretmenler bizi salondan çıkarmaya, dışarıda bekleyen servislerimize almaya çalışıyorlar. Bu sırada parkenin üzerinde gerçek bir eziyet var. Bizim takım rakibini silmiş. Fakat henüz durmamışlar. Fark sonsuzluğa doğru açılmaya devam ediyor. Utanıyorum. Yeter.

Bizim tarafın büyük çoğunluğu ihtarlara uyarak okula dönüyor. Geriye on, on beş kişi kalıyoruz. Sessizlik içinde maçın sonuna kadar oturuyoruz. Kalabalık rakibi dağılan devlet lisesi taraftarı da kalan artıklarla ilgilenmiyor. Beyaz formalı takımları ise yediği yüz küsür sayıya karşın yirmi sayıyı ancak buluyor.

Tuesday, December 27, 2011

o son nefes mi?

sen ölüme "ebedi istirahat" de,
sonra insanlardan son nefese kadar [it gibi] çalışmasını bekle!

Thursday, November 10, 2011

hayatın anlamı; siyah beyazdı

Woody Allen, azımsanmayacak sayıda takipçisinin başyapıtı saydığı siyah beyaz filmi Manhattan'da kendine göre hayatın anlamını, daha doğrusu hayatı anlamlı kılan kimi şeyleri sayıp döküyor. Bu kısa liste şimdilik köşede dursun. Belki bir gün biz de kendimizinkini yaparız.


"Groucho Marx; Willie Mays; the second movement of the Jupiter Symphony; Louis Armstrong's recording of Potato-head Blues; Swedish movies; Sentimental Education by Flaubert; Marlon Brando; Frank Sinatra; those incredible apples and pears by Cézanne; the crabs at Sam Wo's; and, of course, Tracy's face"

Thursday, October 20, 2011

I love & hate my city

İstanbul'da hiç yaşamadığımdan belki de, metropolümüz halkının kentle kurduğu ilişkiyi de uzun süre çözemedim. Benim tanıdığım İstanbullular (ya da İstanbul'da ikamet edenler) içerisinde bulundukları koşullardan şikayet eden ve hatta bazen o büyük şehre lanetler yağdıran insanlar. Ortak ve ortalama hayalimiz olan "günün birinde bir balıkçı kasabasına yerleşmek"ten en çok ve sıklıkla söz açanlar da yine bu koca kentin aceleci ve mutsuz sakinleri.

Öte yandan modern dünyanın kültürel kıblesi New York için başka bir yönelim, daha doğrusu alışkanlıklar bütünü söz konusu. NYC sakinleri, şehirlerini öve öve bitiremiyorlar. Arap saçına dönmüş trafiğini, pahalılığını ve dahi güvenilmezliğini kendilerine tanınmış bir ayrıcalık olarak görüyor ve New Yorker kimliği ile büyük gurur duyuyorlar. Kentlerine Big Apple, NYC, The City Never Sleeps gibi yakışıklı sıfatlar buluyorlar. Bizim yadırgadığımız, sımsıkı bir aidiyettir bu.

İsmini ve fikirlerini anmaktan sıkılmadığım John Berger (herhalde Edebiyat ve Eleştiri dergisinde) okuduğum bir makalesinde İstanbul'u elbette çok sevdiğini, fakat onu değerlendirirken New York, Londra gibi batı metropolleri yerine Mumbai, Mexico City gibi 3. Dünya metropolleri ile kıyaslamanın ya da kümelendirmenin daha sağlıklı/hakça olacağını söylüyordu.

Güvenlik, sosyal güvence, ulaşım, kentleşme, pahalılık gibi kriterler göz önüne alındığında İstanbul'u (veya herhangi bir şehrimizi) "muhasır medeniyetler"in iftihar ettikleri büyük merkezleri ile karşılaştırmanın kendi koşullarımıza haksızlık etmek olacağına ben de katılıyorum. Ancak İstanbul'un tarihsel önemi ve güncel yükselişini de göz önüne alırsak, metropolümüzü kalın çizgilerle ayrılmış bir tasnifleme sisteminde hangi çekmeceye koyacağımı bilemiyorum.

Belki de, İstanbul kültürümüzün kendine has niteliklerini yoğun olarak barındırdığından hiçbir genel kategoriye dahil edilemezdir. Baştaki örneğe dönecek olursak; New Yorker şehri ile kıvanç duyar ve barındırdığı hemen her şeyi nimet sayar. I <3 NY baskılı tişörtler uzun süredir dünyanın her köşesinde popülerken İstanbul baskılı kıyafetler birkaç senelik hikayedir. İstanbullu trafikten, insandan, havadan ve çevresinde hemen ne varsa, hepsinden yakınır. Oysa İstanbullu da dışarıya karşı şehrini savunmaktan ve onun ne kıymetli olduğunu tekrarlamaktan sakınmaz. Demek ki İstanbullunun şehrini sevme biçimi şikayettir. Sızlanarak, öf pöf ederek İstanbullu kimliğini oluşturur. Sevgi ve nefret karışımı, yoğun ve aynı anda yüzeysel bu duygu da herhalde bizim dışımızda pek az toplumda bulunur.

Monday, September 19, 2011

hastalık meselesi ve hasta olma sanatı

İlk defa ne zaman hasta olduğumu hatırlamıyorum. Muhtemelen birkaç aylıktım ve gecenin kör saatinde havale ya da onun gibi bir şey geçiriyordum. Acil durum sinyallerine uyanan annem babamı güç bela tatlı uykusundan (babamın uykusu gerçekten çok tatlıdır) kaldırıp beni , doğduğum ve hayatım boyunca sık sık ziyaret ettiğim, Hacettepe Hastanesi'ne taşımıştır herhalde.

Hatırladığım ilk hastalık anılarım ise kristal berraklığında. Fakat hangisinin önce olduğunu bilmiyorum ve onları zaman çizelgesi üzerinde doğru bir sıraya sokmam imkansız. Kızamık, kabakulak, ebola gibi her çocuğun başından geçen "doğal afetler"i saymıyorum. Aşağı yukarı iki yıllık bir zaman diliminde yüksek ateş, burnuma (veya kulağıma) leblebi kaçması (lanet olası leblebi!), tekrar yüksek ateş, arabaya çarpma (giden bir arabanın ön kapısına vurmuştum. Beş yaşında olmalıyım. Yanılmıyorsam yeşil bir Taunus'tu) ve tekrar yüksek ateş sebebiyle doktor huzuruna çıktığıma eminim. Bu vak'alar 4 - 6 yaş aralığına, evimizin Kızılay'da olduğu seksenli yılların ortasına ait.

Şöyle bir bakıyorum da, Hacettepe Hastanesi doktor ve hemşireleri benden nefret etmiş olsa gerek. Sahici bir derdim dahi olmadan, belki de yalnızca ilgi çekmek için ya da ufak tefek yaramızlıklarımın sonucu olarak değerli vakitlerini çalmışım. Onlara bir özür borçluyum. Günün birinde çok zengin bir adam olursam (ama gerçekten zengin yani) Hacettepe Üniversitesi Hastanesi Çocuk Sağlığı Birimi'ne önemli bağışlarda bulunurum.

Çocukluğumdan yetkişkinliğime kadar gelen ve devam eden süre zarfında da pek çok kereler hasta oldum. Bunlardan iki tanesi beni yatağa bağlayacak kadar sarsıcıydı.

Biri askerdeyken başıma geldi. Psikolojim berbat haldeydi. Bütün koğuşu saran, askerleri tek tek gezen beter bir salgından kendimi korumak için elimden geleni yapıyordum. Bir bardak taze limon suyuna aspirin ezmek gibi garip formüllerim vardı. Orada çıkan yemeklerle aram olmadığından günü bir kuru tost ve bir portakalla kapattığımı iyi hatırlıyorum. Yine de iyi idare ediyordum doğrusu. Derken bir gece, aslında psikolojik tetikliyicilerin etkisiyle, fenalaştım ve sabahı zor ettim. Takip eden üç günü revirde, serumla beslenerek geçirdim. Beş buçuk ay gibi kısa bir süre zarfında neredeyse yirmi kilo vermiştim. Sağlıksızdım.

İkincisi ise yaklaşık bir buçuk sene evveldi. Gün içerisinde kötüydüm. Geceyse durumum artık berbattı. Sonradan öğrendiğime göre sayıklıyormuşum. Yatakta kavrulduğumu, başımın -sanki üzerinde bir tonluk külçe demir varmış gibi- yastığa yapıştığını, ayak parmaklarımın dahi ağrıdığını ve hiç durman terlediğimi hatırlıyorum. Sabaha karşı kendime geldim. Hemen yakınlardaki hastaneye yürüyecek kadar enerjim vardı. Ateşimi 39.5 derece (bu düşmüş haliydi) ölçüp kıçıma bir iğne vurdukları gibi beni geri postaladılar. Biraz zaman alsa da iyileştim.

Şimdi yine hastayım. Her hastalık hali kendi içerisinde yeni deneyler barındırıyor. Mesela dün aleleda bir hapşırıktan sonra omuzlarım sızladı. Bu nasıl oldu, ikisinin arasında ne gibi bir bağ var, hiçbir fikrim yok.

Yine de, hayatım boyunca defalarca kez hasta oldum ve öğrendiğim kimi şeyler oldu. Niyetim bu tecrübelerimi genç hastalar ve hasta adayları ile paylaşmak; onlara bir nebze olsun faydam dokunması beni gerçekten çok mutlu eder.

1) Medication / Haplanma

İlaçlar hastanın düşmanı değildir. Bilakis, en yakın dostudur. Biraz huysuz ve sanırım şımarık bir oğlan çocuğu olarak çilek aromalı öksük şurubundan, acımtırak beyaz haplardan hatta çocuk aspirininden nefret ettiğimi hatırlıyorum. Bu nefret ilerleyen yaşlarda kendisine çocuksu da olsa felsefi bir arka plan yarattı, ergenlik yıllarımda artık "ilaçlara karşı olduğum için" (ne demekse?) eczane çözümlerinden uzak duruyordum. Büyüdükçe bu inadım kırıldı. Şimdi bizim de içerisinde rengarenk kutuların, neşeli jelatinlerin, mentollü merhemlerin barındığı bir ilaç sepetimiz var. Vücudumda sinsi bir kırgınlık hissettiğim an davranıyorum Supradyn'e, Minoset'e. Üstelik Aspirin'in her derde deva olduğuna ilişkin gazete safsatalarına da tuhaf biçimde ve içten içe inanıyorum.

2) İstirahat paradoksu

ÜSYE kısaltmasını ilk kez lisede, doktorumun bana saman kağıt üzerine yazdığı raporun üzerinde gördüm. Üst Solunum Yolları Enfeksiyonu gibi ciddi bir isme sahip olduğuna göre durumum gerçekten kritik olmaydı. Bağdemciklerimin, daha fenası boğazımın alınmasına lüzum doğabileceğini düşünüp korktum. Öyle olmadı.

İşte bu ÜSYE ve benzerleri, bizim ömür boyu dostumuzdur. Varlıklarını kanıksadığımız gibi kısa süre sonra vücudumuzu terk edeceklerini de biliriz. Dolayısıyla elimizden gelen tek şey beklemek; ilaç takviyesi ile bir süre istirahat etmektir. Oysa istirahat, başlı başına önemli bir sorundur.

İlkokul beşinci sınıfta filan olmalıyım. Ciğer gibi yanıyorum, sular seller gibi terliyorum ve evet, tanrıya şükürler olsun o gün okula gitmiyorum! O gün saatlerce, annemin hazırladığı"nane-limon sıvısı"ndan içtim ve en sevdiğim oyun olan river ride'ı oynadım. Akşama kadar durmadan nane-limon içtim ve river ride oynadım. Ertesi sabah uyandığımda daha fena hasta olmuştum ve river ride'dan artık nefret ediyordum (tabii nane limondan da).

Benzer bir tecrübe de ortaokul dönemine ait. O yıllarda HBB isimli bir televizyon kanalı hayli tuhaf bir yayın politikası sürüyor. Onların sayesinde Amerikan futbolu izleyoruz. Hayatımıza interception! touch down! gibi yeni ve yabancı terimler giriyor. New Jersey Jets bench'inde oturan bıyıklı bir Türk oyuncu olduğunu dahi hatırlıyorum fakat bunun konumuzla ilişkisi olmadığından süratle geçiyorum. Bu HBB'nin başka bir enterasnlığı daha var, bir dönemler popüler olan Hint dizi ve filmlerini yeniden piyasaya sürüyor. İşte bir gün, yin kızarmış burnumu çekmekten bitkin bir halde kanepede uzanmış istirah ederken gün boyu Hint filmleri izleyip sonunda Güney Asyalı herşeyden ve -belki Gandhi hariç- herkesten nefret etmiştim.

Demek ki istirahat halinde iken sevdiğiniz şeylerle meşgul olmamalısınız. Bol bol uyuyun. Duş yapın. Biraz televizyon seyredin, dergi okuyun, tekrar uyuyun filan.

3) Hastalığın İletişimi

Hasta ve hasta yakını ilişkisine kısaca hastalığın iletişimi diyelim. Birbirine yakın (anne-çocuk, karı-koca, iki sevgili/dost vs.) iki kişiden biri hasta olduğunda ihtiyaçları ve beklentileri aniden başkalaşır. Dolayısıyla bu kişiler arasındaki yeni ve geçici ilişki biçimini tanımlamak da önemli olabilir.

İlk hapşırık (okuyucunun yaşı 16'dan küçükse hapşuruk da diyebilir) içten, samimi bir "çok yaşa" ile karşılanır. Hapşıranın hevesle "sen de gör" demesi ile bu iki kişinin arasındaki bağ kuvvetlenir. İyi niyetler insanları şüphesiz yakınlaştırık. Peşinden gelen hapşırık bu sefer biraz daha kısık bir sesle, ve hatta sonunu dahi getirmeye üşenerek "çok yaş.." diye karşılanır. Hapşiran kişi (yani hasta) bu sefer yalnızca kafasını sallayarak, öyle bir selamla ve onaylamayla geçiştirir durumu. Üçünçü hapşırık ise ne yazık ki karşılık bulamaz, durum (hastalık) artık her iki taraf için de kanıksanmıştır. Lakin kimse bu durumun acısı ile derbeder olmaz. Hayat v e hastalık sürer gider.

Kısaca, hasta kişi ilgi beklentisini doğru/rasyonel bir zeminde kurmalıdır. Ne kadar yakın olursa olsun, ikinci kişi ikinci kişidir; başka bir bireydir. İnsanlığın binlerce yıllık hastalık tarihi bize bunu öğretir.

4) Adaptasyon Aşaması

Hasta olmak zordur. Fakat iyileşip gündelik hayata dönmek daha da zordur. Hastayken size tölerans gösterilir. İş yerindeyken üzerinize fazla gelinmez. Durum biraz daha kötüyse zaten evdesiniz demektir. Siz hastalıkla boğuşurken başka insanlar da size gösterilen ihtimama karşı diş bilerler. Evet, hastalıktan dönüşte herşey iki katı daha zordur. Hasta olurken bu gerçeği bilmeli, planlarınızı buna göre geliştirmelisiniz. İnsanları çok fena hasta olduğunuza ya da hasta olmanıza karşın çalışmakta direndiğinize inandırırsanız, bu erdemli haliniz sizi kimi saldırılardan korur ve hastalıktan koşturmaya geçişinizi kolaylaştırabilir.


Wednesday, September 7, 2011

akıl var, mantık var. peki ya vicdan?

(tr) Bilinç: (ing.) Conscience
(tr) Vicdan: (ing.) Conscience

Kısa bir giriş:

Kelimeler farklı dillere çevrilirken kimi zaman onların bire bir karşılıklarını bulmak güç bir durumdur. Hatta bir dildeki kelimenin başka bir dilde tam karşılığı olmadığı da az rastlanır vak'a değildir.

Yukarıdaki örneğin üzerinde daha uzun boylu durmak, diller arasındaki mevzu bahis farklılıkların nedenlerine ilişkin kimi temel ipuçları sunabilir. Ne yazık ki etimolog değilim (böyle bir dal'ın varlığını dahi çok sonraları öğrendim). Lingulist olmadığım da bir sır değil (böyle havalı bir sıfatım olsaydı durmadan başınıza kakardım zaten). O halde benim çıkarımlarım bilimsel dayanaktan yoksun, çoğunlukla da kişisel duygu ve fikirlerden hareketle yaratılmış safsatalardan ibaret olacaktır. Toplumların kültürleri, ve bu kültürlerin baş aktörü olarak dil gelişirken, ifade biçimleri ortaya çıkarken ve değişirken bu müthiş devinimin itici güçlerinden biri de duygular olduğuna göre; benim safsatalarım da bir parça tutarlı ve hatta doğrudur.

Meselenin Özü:

bilinç ve vicdan, bizim toplumumuzda birbirinden hayli uzak iki kavramdır. Gündelik yaşamımızda da, her nedense, bu ikisini birbirinden ayırırız. Bir harekette bilinç düzeyi yükseldikçe vicdani tutumun azaldığına, vicdanlı davranışların ise bilinç çerçevesinde işlenmediğine inanırız.

Bir de hem bilinç hem de vicdan kavramlarının karşılığı olabilen conscience kelimesine bakalım.
Con, birlikte/birliktelik manasına gelir (sır değil doğrusu). Science ise, bilim/bilmek demektir (ki bunu da hepimiz biliriz :s).

O halde Consience'ın Latince'den tercümesi pekala, birlikte bilmek daha doğrusu "kolektif bilgi" şeklinde olabilir. Dolayısyla Consience, bilinç ve vicdan'ı ayrıştırmanın lüzumlu ve/veya mümkün olmadığı bir kültürel evrene aittir.

Uzun Lafın Kısası:

Türkçe'de vicdan ve bilinç ayrı tanımlanmışsa, bunun yegane nedeni iki farklı tanıma ve kavrama ihtiyaç duyulmasıdır. Dolayısıyla bizim toplumumuzda bu iki kavram (yukarıda da kısaca izah edildiği üzere) farklı -ve çoğunlukla zıt- hareket ederler.

İngilizce dünyasında ise Consience vardır. Kolektif bilgi, yeterli bir izahtır.

Hipotezler:

Bir dildeki kelime sayısının izafi azlığı, o dilin kısırlığı ile ilgilise olabileceği gibi, doğrudan ve yalnızca "yetersizlik" anlamına gelmez.

Bir kültürde var olan bir ögenin diğerinde bulunmaması illa eksiklik değildir; ihtiyaçsızlıktan doğan yok olma hali de mümkün ve dahası yaygındır.

Küçük gezegenimizde, yaşayan dillerin birbirlerine tercümelerinde güçlükler çıkması normaldir. Bu zorlayıcılığın esas sebebi bir dilin diğerine üstünlüğü değil, ancak farklı şartlarda doğan dillerin kısmen de olsa farklı ihtiyaçları karşılamayı sürdürmeleridir.