Tuesday, March 10, 2009
hayatin anlami siyah-beyazdi
transformers'i tv'de gorur, gorunce de gozlerdim lakin siki bir fani ve takipcisi olmadim. sebebi ortaokul ve ergenlige adim atmis olmakla birlikte (13-14 filan vardim herhalde) kaybolan ilgim olabilir. benim gibi almancilarin, cift dikislerin ve "college reject" lerin girla oldugu bir sinifta okumak ve onlarla akranmis gibi davranmak zorunda kalinca biran evvel buyumek icin herseyi yapardiniz. cocukluga ozgu oldugunu sandigim cizgi filmler de bu fedakarliklardan biridir belki. ama bence asil mesele bu degil. disarda rol yaparken hayatimin arka bahcesinde bu gercegi yasatabilirdim. sonucta sevmedigim misketleri yalandan kapis yapip oynamaya son vermisken, dobi ve kemik misketlerimi yillarca saklamayi basarmistim :S. asil sebep saniyorum ozel tv kanallarina gecis oldu ve galiba cocukluk defterini trt ile kapattim. soguk gelen bir degisimle beraber bir seylerin deforme oldugunu hissediyordum ve yayin anlayisindaki deformasyonun cocuklari gercekten dusunecegine, kaliteli yapimlar yayinlayacagina inancim zayifti. ayrica matah bir sey olsaydi TRT kacirmazdi sanki. hm? nasil laserion'u, voltron'i kacirmamisti? peki onlar iyi olduklari icin mi TRT'deydi, yoksa TRT'de olduklari icin mi iyiydi buna bugun bile cevap veremiyorum. ama hersey cok yabanciydi. richie rich, beverly hills, karate cat, thundercats filan. ezici fransiz ve japon hegemonyasiyla gecen yillardan sonra (iyi ki de oyle gecmis) amerikan cizgi filmlerine bir turlu isinamamistim. transformers da star 1'de oynuyordu ki o da ayri bir hikaye. ilk basta bizim icin "soguk fuzyon" kadar soyut ve akil erdiremedigimiz bir kavram olan star 1 sadece uydu antenli apartmanlarda oturan burjuva cocuklarinin eglencesiydi. basta beni inkar edeni kolay kolay kucaklayamazdim; halka indikten sonra da kuskun olan bendim. bu kuskunluk arasinda transformers da kaynadi galiba.
kacirmis oldugum bu dalgayi yakalamis olan ve fanligi manyakliga vardirmis cok kisinin oldugunu biliyorum. aramizda varsa, tesadufen buldugum bu fotoyu da belki ilgisini ceker dusuncesiyle koyuyorum. aradaki bagi, optimus prime neden kendini walken'in ellerine birakmis ya da walken neden robot isciligine baslamis, aralarinda bir karakter paralelligi mi var, karizmatik autobot lideri optimus prime'in yaraticisi olsa olsa walken gibi bir role-model mi olur, hayatin anlami gercekten bu mudur, ilustrasyonun mesaji nedir pek bilemedim. bu odev de arastirmaya meraklisina kalsin. "hayatin anlami"ni dogru arkaplan uzerine dogru renkle aciklamis, tebrikler. ama ayiptir, fotograf ustune calismaysa da, oldugu gibi cizimse de bari insan asagidaki haliyle olumsuzlestirir. babanin hatlari ve yasi belli olmasin diye fotografi kibrit kutusu boyutuna getirdim yine nafile. yuh olsun havan batsin, transformers fani olmussun ama christopher walken fani olamamissin :S
Monday, March 9, 2009
the shit within
hikayeyi hepimiz biliyoruz, dunyanin patlayayazdigi 68 senesinde yonunu kaybetmis mi desek ya da 'isigini arayan' mi desek, her neyse, bir sekilde mutsuz olan beatles ekibi tasi taragi ve nereden estiyse bir de donovan'i toplayip hindistan'a uzun sayilabilecek bir ziyarete kalkisiyorlar. arayis iyidir, itirazim yok. hele ki bu arayis ruhunun toplumsal olcege tasindigi donemler, bu merakli insanlardan sonra gelecek olan kusaklar uzerinde de ciddi etkiler yaratir. isin garibi, soz konusu arayisci ruhu her zaman belli temellere oturtmak da pek mumkun olmuyor. yeterlinin cok otesinde sohrete, paraya, yetenege ve her ne istiyorlarsa ona sahip beatles uyelerini hindistan yollarina dusuren tatminsizlik ve daha fazlasini istemeye iten sey, sanirim butun diger gerekcelerden ve bilimum mazeretten once can sIkIntIsI olsa gerek. mesela denizden karaya cikmayi akil eden ve ntv tarih dergisine gore mavi-sari renkte olan canli neden suyu terk etmis? simdi gezegenin dar karasal alaninda sIkIsmIs olmak yerine, okyanuslarda fink atsaydik fena mi olurdu?
velhasil, yoga'dir meditasyon'dur bunlar zaten kisitli da olsa bir grup insanin dikkatini cekiyordu ancak dogu felsefesine ilginin patlamasinda ve once hippilerin ("hippi mi olacan lan basimiza?!") sonra da calisan kentli insanin (belki de bu ikisi ayni kisidir) bitmek bilmeyen oryant tutkusunda john, paul ve belmondo'nun payi yadsinamaz. aslinda bu uclu de yan yana fena durmadi. simdi soyle bir garage band kurmak istesem, adini "john, paul n belmondo" koyabilirdim. muzik ve sinema dolu bir cagrisim... agirlikli olarak belmondo, araya biraz beatles kacmis. gayet havali ve sanatsal, degil mi?
~
moby'i severim, sayarim. o da esasli bir arayiscidir. ustune ustluk, cevreciligi ve sean penn'in aksine medyatiklestirmedigi samimi liberter politik durusu ile de takdirimizi kazaniyor. bu sabah moby'nin blog'una bakiyordum, ne gorsem begenirsiniz? upcoming event olarak 4 nisan'daki bir yardim konserinden bahsetmis. ev sahibi david lynch... aralarinda moby, ben harper, eddie vedder, sheryl crow gibi pozisyonundan suphe etmedigimiz isimlerin yaninda, varliklarina ve beraber katilimlarina bir anlam veremedigim mistik hindistan ekibinden paul mccartney, ringo star ve hindistan kankasi donovan da sahneye cikacak sohretler arasinda yerini almis. bos durur muyum? el mahkum, google search yapip olayin aslini astarini ogrendim.

meger david lynch vakfi (ben de zengin olup adima vakif kurmak istiyorum)dunyanin cesitli bolgelerinde yasam mucadelesi veren bir milyon ac, yoksul cocuk icin "change begins within" adinda bir kampanya baslatmis. bu cocuklar, transendental meditasyon sayesinde icerisinde bulunduklari kotu kosullarda varliklarini daha saglikli bir bicimde yurutebilmeleri icin meditasyon ogreneceklermis. what the fuck! iyilestirmek icin mucadele etmekten, onunla yasamayi ogrenmeye... hal ve gidisat gercekten bu kadar umutsuz, bu kadar sifirin altinda olabilir mi? dogrusu, "dunyada harcanan kozmetik giderleri afrika'daki acliga son vermek icin yeterli" cliche'si ortadan kalkana kadar, durum asla o kadar kotu degildir. daha once, alistigimiz tipte, yakici sorunlara dikkat ceken ve iyilestirme ya da durumu idare etme maksadiyla duzenlenen yardim kampanyalarinin ahlaki boyutuna el atmistik. fakat bu seferki vak'a hakikaten bambaska. sanki bizimle kafa buluyorlar... ayar olmamak ne mumkun? bence hepsi donovan'in sucu :s
sevgiyle kalin. peace!
velhasil, yoga'dir meditasyon'dur bunlar zaten kisitli da olsa bir grup insanin dikkatini cekiyordu ancak dogu felsefesine ilginin patlamasinda ve once hippilerin ("hippi mi olacan lan basimiza?!") sonra da calisan kentli insanin (belki de bu ikisi ayni kisidir) bitmek bilmeyen oryant tutkusunda john, paul ve belmondo'nun payi yadsinamaz. aslinda bu uclu de yan yana fena durmadi. simdi soyle bir garage band kurmak istesem, adini "john, paul n belmondo" koyabilirdim. muzik ve sinema dolu bir cagrisim... agirlikli olarak belmondo, araya biraz beatles kacmis. gayet havali ve sanatsal, degil mi?
~
moby'i severim, sayarim. o da esasli bir arayiscidir. ustune ustluk, cevreciligi ve sean penn'in aksine medyatiklestirmedigi samimi liberter politik durusu ile de takdirimizi kazaniyor. bu sabah moby'nin blog'una bakiyordum, ne gorsem begenirsiniz? upcoming event olarak 4 nisan'daki bir yardim konserinden bahsetmis. ev sahibi david lynch... aralarinda moby, ben harper, eddie vedder, sheryl crow gibi pozisyonundan suphe etmedigimiz isimlerin yaninda, varliklarina ve beraber katilimlarina bir anlam veremedigim mistik hindistan ekibinden paul mccartney, ringo star ve hindistan kankasi donovan da sahneye cikacak sohretler arasinda yerini almis. bos durur muyum? el mahkum, google search yapip olayin aslini astarini ogrendim.

meger david lynch vakfi (ben de zengin olup adima vakif kurmak istiyorum)dunyanin cesitli bolgelerinde yasam mucadelesi veren bir milyon ac, yoksul cocuk icin "change begins within" adinda bir kampanya baslatmis. bu cocuklar, transendental meditasyon sayesinde icerisinde bulunduklari kotu kosullarda varliklarini daha saglikli bir bicimde yurutebilmeleri icin meditasyon ogreneceklermis. what the fuck! iyilestirmek icin mucadele etmekten, onunla yasamayi ogrenmeye... hal ve gidisat gercekten bu kadar umutsuz, bu kadar sifirin altinda olabilir mi? dogrusu, "dunyada harcanan kozmetik giderleri afrika'daki acliga son vermek icin yeterli" cliche'si ortadan kalkana kadar, durum asla o kadar kotu degildir. daha once, alistigimiz tipte, yakici sorunlara dikkat ceken ve iyilestirme ya da durumu idare etme maksadiyla duzenlenen yardim kampanyalarinin ahlaki boyutuna el atmistik. fakat bu seferki vak'a hakikaten bambaska. sanki bizimle kafa buluyorlar... ayar olmamak ne mumkun? bence hepsi donovan'in sucu :s
sevgiyle kalin. peace!
Friday, March 6, 2009
hayata ayar olan adam
Belli duzeyde entelekt sahibi/olmaya ugras veren “modern” insanin ikilemlerinden biri de; ozgur vicdanlarin her turlu secimine uzaktan saygi duyup anlayis gosterirken, bu ogelere maruz kaldigi ya da yasam alanini paylastiginda farkli duygu ve davranislara gark olmasi... Yani etkilesim yalitimini saglayan aradaki jelatin ortadan kalktiginda isin rengi degisebiliyor. Kimi cevreler homofobik, irkci ya da sexist birinin esasen daha durust oldugunu belirterek bunu buyuk bir samimiyetsizlikle sucluyor. Evet, ortaya konan tavir ne kadar kotucul de olsa bunun durustlugunu kutsayan cevrelerin de var oldugu bir garip dunyadayiz. Diger yandan temkinli davranip her konuyla arasina “aristokrat bir mesafe” koyan kisinin gosterdigi notrlugu, demokratik ve anlayisli bir humanizme yoran bir alem... Bu arada pesinen soylemeliyim, aristokrat mesafesine karsi degilim. Cahil bir refleksle cabucak bir taraf tutulmasi, ya da tavir alinmasina tercih ederim. Hatta en guzeli bu: Herseye “olabilir” mesafesiyle yaklasip kendi haline birakmak... Her tartismaya, konuya, farkliliga ya da yaklasima karsi anlayisli olmanin belki de en saglikli yolu, aslinda herseye duyarsiz olmak olabilir mi? Tembellik hem kutsal bir hak, hem de toplumsal catismalarin cozumu adina bariscil bir adim mi yoksa? Peace!
Homofobik biri olmadigimi dusunuyorum. Arkadaslik ettigim ve sosyallestigim cevrelerde denk gelmis oldugum, sinirlari cizili ve dar da olsa ortak yasam alanini paylastigim escinsel tercihleri olan sahislari yargilamadim, karsilarinda rahatsizlik da hissetmedim. Esasen belki de sadece umursamiyordum. Cunku gercekten ortada cok da farkli bir durum oldugunu dusunmuyorum. Benim karsi cinse duydugum ilgi kadar farksiz. Ya da en az o kadar farkli. Who cares? “Edward Said oryantalizmi yazarken oryantalizm yapmiyor muydu?”. Bu da muspet olmayan toplum bilimin bitmeyen senfonik tartismasi. Tercihini hemcinsinden yana kullanmis kisilerle iletisimimi goren biri savunuculari, cektikleri cilenin tercumani oldugumu dusunebilir. Ancak nasil olabilirim ki? Hakikaten onlardan biri olmadigim surece ne kadar sozculuklerini yapabilirim? Kendilerine yoneltilen fasizan bir tavrin (herhangi bir konudaki fasizan bir tavirda olmasi gerektigi gibi) siddetiyle orantili bir direncle karsisinda olurum, ama daha fazlasi olamam. Misal, Brokeback Mountain’i izlemedim ve merak etmiyorum. Tipki varligina ve janrina buyuk saygi duydugum, fakat haz almadigim icin dinlemedigim klasik muzik gibi. Hakikaten, basit ve yuzeysel bicimde “sevmiyorum” demek de ne cok zorlasti. Boyle hassas damarli konularda her an biri sizi asiri muhafazakarlik ve dusmanlikla suclayabilir. Eh, pozitif ayrim icabi belki de daha dikkatli olmak ve ozenli secmek gerek.
Demokratik ve aydin kisinin her konuda es bir duyarlilik gostermesini tenzih ediyorum. Belli bir “subbaculta”ya sempati durumunu da ha keza. Fakat az once temas ettigim ve samimiyetsiz buldugum bir sey var, once bunu acmali... Konu, kisinin kendisiyle arasindaki bagi kurmakta zorlandigim belli bir mucadele alanina adanmislik ve bunu kimliklestirmesi durumu. “Zenci” olmayan biri nasil kendini tamamen kara-derililerin mudafasina adayabilir ve bunun uzerinden bir huviyet kazanabilir? Kurt olmayan birinin kendini salt Kurt mucadelesine adamasi da, Eminem’in sakil ve sahte duran siyah olma ozentisi kadar riyakar geliyor bana. Zenci mahalle arkadaslarinin yasadigi sikintilari icsellestirmis olabilir, ancak “dunyanin en siyah adami” gibi davranmasi, bu yalani yasamasi ve yasatmasi, i-ih... Unlu ve beyaz bir ciftin zenci bir evlat edinmesinin altinda da oryantal bir populizm okuyorum. Veya Sean Pean’in escinsel bir politikaciyi oynamasi... Hadi bu rolu oynayarak guncel aykirilik ve kimlik aracini kullandi, hedef tabana/zumreye de sovunu yapti. Bunun bir adim daha ilerisine gittigi an bir onceki cumlenin sivri elestiri oklarini kanimca haketmis oluyor. Birak propagandayi baskalari yapsin, ustune akademi odullerinde miting sozcusu havasina burunmek neden? Ayrica kendi cinsiyet statusunu “saglama alarak” guzel esinden aldigi o opucukten sonra geldigi kursuden geriye kalan bir oskarlik populizmden baska ne? Mesela hic evlenmemis olsa, orada sevgilisi ya da esi olmasa, cinsel tercihi bunca zaman ornegin Tom Cruise gibi enine boyuna nesterlenmis filan olsa bu filmi cevirebilir, hadi diyelim cevirdi ustune rolu gercek hayata tasiyip bu kadar hararetli bir escinsel haklari savunucusu olabilir miydi? Neyse, bana artik bayginlik veren, icimi daraltan tek tip karakter oyuncusu kalibindan cikabilmek icin gay olmasi gerekiyormus, buna da sukur.
Yazi sivrilirken ne “gider” makbuzunda yaprak, ne de aristokratik bir mesafe kalmadi farkindayim, lakin bu kez boyle... Durup dusunmek, sonra da dusunup durmak icin iyi olur belki. Hem bu aralar ben hayata, hayat bana ayar. Bu bulutu Sundance’da premier’i yapilacak “I Love You Phillip Morris” adli "dramedi" filminden bir kareyle dagitalim, ya da koruyalim. “Star gudumlu bagimsiz film” gayriresmi kategorisiyle yapilmis bu filmde Ewan McGregor ve Jim Carrey iki sevgiliyi oynuyor. Okuyucu yorumlari pek ic acici degil, ancak safi dram, cosku, gaz ve acima hissi pesinde olmayan bu film eminim oyuncularin hayat verdigi karakterlerin film sinirlari icinde kaldigi, daha samimi bir yapimdir, izleyecegim. Egitim ilkel tepkiyi ifade etme bicimini alir, ancak ilk tepki baki kalir. Yakindan tanidiginiz iki figurun bu homoerotik kareyle olumsuzlesmesinden ilk bakista rahatsizsaniz; welcome to homophobia...
Homofobik biri olmadigimi dusunuyorum. Arkadaslik ettigim ve sosyallestigim cevrelerde denk gelmis oldugum, sinirlari cizili ve dar da olsa ortak yasam alanini paylastigim escinsel tercihleri olan sahislari yargilamadim, karsilarinda rahatsizlik da hissetmedim. Esasen belki de sadece umursamiyordum. Cunku gercekten ortada cok da farkli bir durum oldugunu dusunmuyorum. Benim karsi cinse duydugum ilgi kadar farksiz. Ya da en az o kadar farkli. Who cares? “Edward Said oryantalizmi yazarken oryantalizm yapmiyor muydu?”. Bu da muspet olmayan toplum bilimin bitmeyen senfonik tartismasi. Tercihini hemcinsinden yana kullanmis kisilerle iletisimimi goren biri savunuculari, cektikleri cilenin tercumani oldugumu dusunebilir. Ancak nasil olabilirim ki? Hakikaten onlardan biri olmadigim surece ne kadar sozculuklerini yapabilirim? Kendilerine yoneltilen fasizan bir tavrin (herhangi bir konudaki fasizan bir tavirda olmasi gerektigi gibi) siddetiyle orantili bir direncle karsisinda olurum, ama daha fazlasi olamam. Misal, Brokeback Mountain’i izlemedim ve merak etmiyorum. Tipki varligina ve janrina buyuk saygi duydugum, fakat haz almadigim icin dinlemedigim klasik muzik gibi. Hakikaten, basit ve yuzeysel bicimde “sevmiyorum” demek de ne cok zorlasti. Boyle hassas damarli konularda her an biri sizi asiri muhafazakarlik ve dusmanlikla suclayabilir. Eh, pozitif ayrim icabi belki de daha dikkatli olmak ve ozenli secmek gerek.
Demokratik ve aydin kisinin her konuda es bir duyarlilik gostermesini tenzih ediyorum. Belli bir “subbaculta”ya sempati durumunu da ha keza. Fakat az once temas ettigim ve samimiyetsiz buldugum bir sey var, once bunu acmali... Konu, kisinin kendisiyle arasindaki bagi kurmakta zorlandigim belli bir mucadele alanina adanmislik ve bunu kimliklestirmesi durumu. “Zenci” olmayan biri nasil kendini tamamen kara-derililerin mudafasina adayabilir ve bunun uzerinden bir huviyet kazanabilir? Kurt olmayan birinin kendini salt Kurt mucadelesine adamasi da, Eminem’in sakil ve sahte duran siyah olma ozentisi kadar riyakar geliyor bana. Zenci mahalle arkadaslarinin yasadigi sikintilari icsellestirmis olabilir, ancak “dunyanin en siyah adami” gibi davranmasi, bu yalani yasamasi ve yasatmasi, i-ih... Unlu ve beyaz bir ciftin zenci bir evlat edinmesinin altinda da oryantal bir populizm okuyorum. Veya Sean Pean’in escinsel bir politikaciyi oynamasi... Hadi bu rolu oynayarak guncel aykirilik ve kimlik aracini kullandi, hedef tabana/zumreye de sovunu yapti. Bunun bir adim daha ilerisine gittigi an bir onceki cumlenin sivri elestiri oklarini kanimca haketmis oluyor. Birak propagandayi baskalari yapsin, ustune akademi odullerinde miting sozcusu havasina burunmek neden? Ayrica kendi cinsiyet statusunu “saglama alarak” guzel esinden aldigi o opucukten sonra geldigi kursuden geriye kalan bir oskarlik populizmden baska ne? Mesela hic evlenmemis olsa, orada sevgilisi ya da esi olmasa, cinsel tercihi bunca zaman ornegin Tom Cruise gibi enine boyuna nesterlenmis filan olsa bu filmi cevirebilir, hadi diyelim cevirdi ustune rolu gercek hayata tasiyip bu kadar hararetli bir escinsel haklari savunucusu olabilir miydi? Neyse, bana artik bayginlik veren, icimi daraltan tek tip karakter oyuncusu kalibindan cikabilmek icin gay olmasi gerekiyormus, buna da sukur.
Yazi sivrilirken ne “gider” makbuzunda yaprak, ne de aristokratik bir mesafe kalmadi farkindayim, lakin bu kez boyle... Durup dusunmek, sonra da dusunup durmak icin iyi olur belki. Hem bu aralar ben hayata, hayat bana ayar. Bu bulutu Sundance’da premier’i yapilacak “I Love You Phillip Morris” adli "dramedi" filminden bir kareyle dagitalim, ya da koruyalim. “Star gudumlu bagimsiz film” gayriresmi kategorisiyle yapilmis bu filmde Ewan McGregor ve Jim Carrey iki sevgiliyi oynuyor. Okuyucu yorumlari pek ic acici degil, ancak safi dram, cosku, gaz ve acima hissi pesinde olmayan bu film eminim oyuncularin hayat verdigi karakterlerin film sinirlari icinde kaldigi, daha samimi bir yapimdir, izleyecegim. Egitim ilkel tepkiyi ifade etme bicimini alir, ancak ilk tepki baki kalir. Yakindan tanidiginiz iki figurun bu homoerotik kareyle olumsuzlesmesinden ilk bakista rahatsizsaniz; welcome to homophobia...
Thursday, March 5, 2009
the boy bonita
jesus ve madonna iki bin yil sonra yeniden beraber.

kadin, erkekten 28 yas buyuk.
ve bu seferki iliski bicimi mother n son degil, celeb n "boy toy" .
madonna bunu hep yapti. yaninda kendisinden daha az sohretli bir oyuncagi hic eksik etmedi. asagidaki makalenin yazari stephan king. madonna'nin boy toy'u olmanin nasil birsey oldugunu anlamak icin birebir, belki de su ana kadar okuduklarim icerisinde en begendigim king metni de budur. yazinin devaminda king, birkac sene oncenin sohretli cifti "Bennifer" dan bahsediyor ancak o kismi kesiyorum.
neyse, sene 88. o zamanki oyuncak sean penn...
In 1988 -- I think it was '88 -- my older son asked if I'd take him to the Tyson-Spinks fight. You may remember it; this is the one that lasted roughly five punches and 38 seconds. When we got to the Trump venue where the fight was being held, a functionary whose job it was to collar ''celebs'' steered my son and me toward a room where, he said, we could relax, eat canapés, and meet others of our ilk. Other celebs, in other words.
I don't recall if the guy mentioned privacy as well as canapés, but if he did, the son of a gun lied. The room -- which my son remembers as being the size of a banquet hall -- was full of photographers and those soft-news people who are always more interested in who showed up than they are in what happened. Each time a new celeb made his or her entrance, the paparazzi would school like tuna toward a new feeding ground, yelling ''Oprah!'' or ''Jack!'' (The first thing celebs lose is their last names.) At some point -- around the time I was thinking I ought to get my son out of there, the atmosphere was that lynch-party feverish -- Sean Penn walked in, holding hands with Madonna.
The reporters and paparazzi went nuts. ''Sean!'' they shouted. ''Over here! Madonna! Hey, give us a smile, honey!'' The room seemed to shrink in that flashgun glare, a light that's both brilliant and somehow thin; it's the way you see things when you're suffering a high fever.
Madonna fed on it -- this, at least, is my son's memory. We are both in agreement, however, that Mr. Penn was caught flat-footed. Like me, maybe he had foolishly assumed that ''a place to relax and get away from the crowds'' meant a place of relative privacy.
They made one seemingly endless circuit of the room with the press in full pursuit, Mr. Penn tugging his sweetie by the hand. They passed close to my location, and I got a good look at the expression of horror on Penn's face. It was the face of a young man who's finally beginning to understand what he's gotten himself into.

kadin, erkekten 28 yas buyuk.
ve bu seferki iliski bicimi mother n son degil, celeb n "boy toy" .
madonna bunu hep yapti. yaninda kendisinden daha az sohretli bir oyuncagi hic eksik etmedi. asagidaki makalenin yazari stephan king. madonna'nin boy toy'u olmanin nasil birsey oldugunu anlamak icin birebir, belki de su ana kadar okuduklarim icerisinde en begendigim king metni de budur. yazinin devaminda king, birkac sene oncenin sohretli cifti "Bennifer" dan bahsediyor ancak o kismi kesiyorum.
neyse, sene 88. o zamanki oyuncak sean penn...
In 1988 -- I think it was '88 -- my older son asked if I'd take him to the Tyson-Spinks fight. You may remember it; this is the one that lasted roughly five punches and 38 seconds. When we got to the Trump venue where the fight was being held, a functionary whose job it was to collar ''celebs'' steered my son and me toward a room where, he said, we could relax, eat canapés, and meet others of our ilk. Other celebs, in other words.
I don't recall if the guy mentioned privacy as well as canapés, but if he did, the son of a gun lied. The room -- which my son remembers as being the size of a banquet hall -- was full of photographers and those soft-news people who are always more interested in who showed up than they are in what happened. Each time a new celeb made his or her entrance, the paparazzi would school like tuna toward a new feeding ground, yelling ''Oprah!'' or ''Jack!'' (The first thing celebs lose is their last names.) At some point -- around the time I was thinking I ought to get my son out of there, the atmosphere was that lynch-party feverish -- Sean Penn walked in, holding hands with Madonna.
The reporters and paparazzi went nuts. ''Sean!'' they shouted. ''Over here! Madonna! Hey, give us a smile, honey!'' The room seemed to shrink in that flashgun glare, a light that's both brilliant and somehow thin; it's the way you see things when you're suffering a high fever.
Madonna fed on it -- this, at least, is my son's memory. We are both in agreement, however, that Mr. Penn was caught flat-footed. Like me, maybe he had foolishly assumed that ''a place to relax and get away from the crowds'' meant a place of relative privacy.
They made one seemingly endless circuit of the room with the press in full pursuit, Mr. Penn tugging his sweetie by the hand. They passed close to my location, and I got a good look at the expression of horror on Penn's face. It was the face of a young man who's finally beginning to understand what he's gotten himself into.
Wednesday, March 4, 2009
you're ma man ray
oncelikle sunu belirtmeliyim, fotograf sanat midir degil midir tartismasini, en az lise yillari edebiyat derslerinin bitip tukenmez "sanat sanat icin midir, yoksa toplum icin midir?" sorusu kadar yersiz buluyorum. bu konuda hukme varacak ve sizi ikna etmeye calisacak derece bilgili degilim. fakat yine de, duyularimizla algiladigimiz seyleri oznel suzgecinizden gecirip bunu piril piril shaker'imiza attiktan (buz ilavesi sart) ve bardaga yerlestirdikten sonra, bardagin kenarina o kucuk kirmizi sevimli semsiylerden ilistirirseniz, ortaya cikan urune doner bakar, ancak icmeden once bir rengini, kokusunu test ederim. yine de o seyi baskalastirmaniz ve bir sekilde kisisellestirmis olmaniz, onu ilgi cekici kilmis demektir.
fakat bu kokteylin kaderini belirleyecek ve ona kimligini verecek olan en onemli asama, bardagin, kafayi bulmak icin sabirsizlikla bekleyen alkol duskunlerinin onune ciktigi andir. neticede, urun ne kadar orijinal/baska/anlamli vs. olsa da, ona bu sifatlari yapistiracak -ve belki de barmen'in us'unda bulunmayan nitelemeler kazandiracak- olan yine o fazla susamis alkolikler kitlesi olacaktir. kendinizce kendi begenileriniz icin uretip uretmemis olmanizin onemi yok. 2. kisinin gozlerine, duyularina temas etmis bir tropik kokteyl, artik barmen'e ozel veya ona ait degildir.
orijinallik, sanata iliskin oldugu iddiasindaki bir eser icin, onun gercekten boyle tasnif edilip edilemeyecegine dair yargi surecindeki en onemli basliklardan biri. man ray'in fotograflari, mukemmel (teknik acidan kusursuz) degilse bile sonuna kadar orijinal. dadaizm'i oncu ve degerli kilan nitelik de, herseyden once, bitip tukenmez yenilik, yapilmamasi yapmak, yapilmisi bozmak hevesi olsa gerek. degilse bile cok onemli degil. velhasil, man ray icerisinde sayildigi dada akiminin en onemli isimlerinden biri. ve fotografin, salt ani yakalaminin otesinde anlamlar tasiyabileceginin ilk ispatcilarindan...
bana bir martini, shaken not stirred.






fakat bu kokteylin kaderini belirleyecek ve ona kimligini verecek olan en onemli asama, bardagin, kafayi bulmak icin sabirsizlikla bekleyen alkol duskunlerinin onune ciktigi andir. neticede, urun ne kadar orijinal/baska/anlamli vs. olsa da, ona bu sifatlari yapistiracak -ve belki de barmen'in us'unda bulunmayan nitelemeler kazandiracak- olan yine o fazla susamis alkolikler kitlesi olacaktir. kendinizce kendi begenileriniz icin uretip uretmemis olmanizin onemi yok. 2. kisinin gozlerine, duyularina temas etmis bir tropik kokteyl, artik barmen'e ozel veya ona ait degildir.
orijinallik, sanata iliskin oldugu iddiasindaki bir eser icin, onun gercekten boyle tasnif edilip edilemeyecegine dair yargi surecindeki en onemli basliklardan biri. man ray'in fotograflari, mukemmel (teknik acidan kusursuz) degilse bile sonuna kadar orijinal. dadaizm'i oncu ve degerli kilan nitelik de, herseyden once, bitip tukenmez yenilik, yapilmamasi yapmak, yapilmisi bozmak hevesi olsa gerek. degilse bile cok onemli degil. velhasil, man ray icerisinde sayildigi dada akiminin en onemli isimlerinden biri. ve fotografin, salt ani yakalaminin otesinde anlamlar tasiyabileceginin ilk ispatcilarindan...
bana bir martini, shaken not stirred.






Tuesday, March 3, 2009
alterednative ahlakinin elestirisi ve daha ne?
eger yeniden bir secim sansim olsa idi, meslek olarak muhtemelen mimarligi tercih ederim. dogrusu amerikan hava kuvvetlerinde binbasiyken astronotluga gecince de fena prim almadim ve halime sukrediyorum ama, yine de mimarlik benim icin bir baska. neticede, kimi zaman kacmak istedigimiz kentler bizim oyun alanimiz, suc mahalimiz ve onlari oyle ya da boyle seviyoruz. ustune ustluk bina dediginiz (eger rio'daki o kocaman isa heykelini siz yapmadiysaniz), kentlerin icerisine kondurulabilecek ve onun belki de yeniden tanimlanmasina katki saglayabilecek, en onemli ve anitsal imza tipi. gerci, milyonlarca insanin yasadigi bir yerlesimin tepesine atom bombasi atarsaniz daha buyuk bir etkiniz olur ancak yapmasaniz daha iyi. ~
bir seyi tanimlarken basina modern sifatini yapistirirsaniz, ifade etmek istediginiz durum icin modern'in dogrudan kelime karsiligi olan cagdasligin yaninda, buyuk ihtimalle muspet ve muspet olmasi nedeniyle onaylanacak bir cagrisim pesindesiniz demektir. mesela, modern talking :S
butun o makinalasma, endustriyellesme, cagdas kapitalizmin olumlu ve olumsuz sonuclari; kadin erkek iliskilerinin guncel durumu, arap (sultan) sermayesi, afrika, girls of the playboy mansion, bati manhattan ve gossip girl, birlesmis milletler, guncel sanatlar, yildirim demiroren, kalkan ve dusen ucaklar, paris moda haftasi... benzemez ve/veya baglantisiz gorunen bu kisi/kavram/mekan larin tamami modernitenin bizi sundugu seyler (sey burada bayagi bir felsefi anlamda, kelime bulamadigimdan degil yani. hegel'de megel de var bu). yasadigimiz dunyayi anlamak, tarihin herhangi bir doneminde oldugundan cok daha zor. ornegin antik yunan toplumunu anlamak ne kadar zor olabilir ki? yurttaslar ve koleler var iste, ve galiba bir de filozoflar. butun gun makara tukara...sarapti tiyatroydu derken gocup gitmis iste. gel gor ki 21inci yuzyil dunyasinda manhattan ve mashattan adinda iki farkli yerlesim var. ustelik imitasyon olaninindaki konut fiyatlari ilki kadar yuksek! ne yapalim simdi?
neticede, yasadigimiz hayati ne kadar kurcalasak da icerisinden cekip cikardiklarimiz ve uzerine eklemek istediklerimiz, olumlu ve umut vaadedenler oluyor. alterednative'in daha ziyade kendisini nesenlendiren, heveslendiren, suc ortaklarinin begenilerini oksayan son derece elegant ve aristokrat bir tarzi var. oyle degil tabii, fakat yine de butun serh ve "gider"lerimize ragmen, kumulatif bakkal hesabinda, modern durumu seviyoruz. utanmali miyiz? bu biraz da nereden baktiginiza bagli. ben galiba asagi yukari surada bir yerlerdeyim;here comes your bedtime story: mum & dad have sentenced you to life.
don't think twice; it's the only reason i'm alive.
i feel alright as long as i don't forget to breathe.
breathe in, breathe in, breathe out.
look at all these buildings & houses
i love my life. i love my life.
pekala, yaptigimiz iki yuzluluk mu? yani olan bitene bir yandan olabildigince elestirel yaklasmak fakay ote yandan, guzel olanin cekimine neredeyse geri kalan onca kotucullugu gormezden gelip aymazca sarilmak... dikkatinizi cekerim, max weber protesten ahlaki ve kapitalizmin ruhu'nda bizimkini benzer bir durumu isaret etmemis miydi? etmis olabilir, etmediyse de cok uzulmem acikcasi. ben okumadim o kitabi.
aslinda mimarlik ve modern kavramlarina soyle bir dalip, modern mimarinin onculerinden Le Corbusier hakkinda yazacaktim ama konu dagildi gitti. bu saatten sonra da toparlanmaz artik. demek hakikaten, modern life is rubbish.
Monday, March 2, 2009
infazli yargi
Can Dundar "bebek davasi"na (Ayhan Aydan'dan olma gayrimesru cocugu bashekim Fahri Atabey araciligiyla dogum esnasinda oldurmeye azmettirmek iddiasi) yeni neslin vakif olmadigini dusunup dosyayi Milliyet Pazar'da yeniden acmis. Asagida da Yassiada mahkemelerinde Bassavci Yardimcisi Fahrettin Ozturk'un okumus oldugu savcilik iddianamesinden bir bolum (19 Kasim 1960):Menderes 1948’de Ayhan Alnar isminde evli bir kadınla tanışmış ve kendi tabiri ile ‘bir arkadaş gibi’ samimiyet tesisine muvaffak olmuştur. 1950’de nüfuzunu bu kadını elde etmek pahasına harcayarak, 1951’de kocası Ferit Alnar’dan boşanmasını sağlamış ve kendisine metres ittihaz eylemiştir.” (...) Adını halis Müslüman çıkaran bu Başvekilin, evli iken ve yetişkin çocukları varken, sanatkar diye koruması ve hatta saygı duyması gereken bir evli kadınla yıllar yılı zina etmesi ve bu yetmiyormuş gibi, başka evli kadınları, hem de devletin mühim mevkilerinde vazifeli şahısların karılarını metres tutması yakışır mı?
Dahası var; Menderes birçok kereler, abdest almaya bile vakit bulmadan, bu metreslerinden birinin yatağından çıkar çıkmaz Eyüp Sultan’a ziyarete gittiği, hem de kadir gecesi cemaatin arasında görünmeyi tasarladığı artık herkesçe bilinen gerçeklerdendir.
Nihayet, devletin gizli evraklarının saklandığı bir kasaya ‘Tarihi hatıraları muhtevidir’ yaftası yapıştırıp içinde, her biri bir günahın delili sayılabilecek mahiyette kadın çamaşırları, müstehcen resimler saklanmasının hangi ruhi sapıklığın eseri bulunduğunu belirtmekten haya duymaktayız. Bir saat önce metresinin yatağından kalkan ve şakakları viski terleyen sarhoş bir adam, karşımıza geçip de ‘Bu mübarek günde oruçlu ağzımla sizi mi kandıracağım’ gibi laflar etmeye, göz boyamaya kalkışırsa, artık bu sahtekarlığının yüzüne vurulması farz oldu demektir. Bu dava adi bir cinayet davası şeklinde görülebilir. Ancak bu mahiyeti ile beraber yarınki nesillerin ders alacağı bir ibret levhası arzettiğine de şüphemiz yoktur.
Vay canina... Fevkalade soktayim. Yakin tarihimizde neler olmus yahu? Aklima durgunluk, fikrime inme geldi. "Kasadan cikan kadin ic camasiri" hadisesi ve benzer sefa/uckur iddialariyla ilgili malumatim vardi da, TC tarihinde toplumsal, ekonomik ve siyasal anlamda en cok zarari "tesis etmis" politikacilardan biri de olsa bir basvekilin kamuoyu onunde bu kadar kucuk dusurulmus, bu kadar ayaklar altina alinmis olmasina pes dogrusu. Nasil bir hastalikli yasama, yarim-akil yurutme ve infazli yargi? Aile, namus, din hangi damari arasan var. Dini istismar ettigi soylenen adam oyle bir minvalde yargilaniyor ki sanki dinle devlet isleri tekrar birlesmis. Sankisi yok, birlesmis iste. Hos dusmani kendi silahiyla vurmayi mubah sayan psikozlu zihinler de var ya neyse; hicbir bilimsel dayanagi ve ortak vicdan kalintisi olmayan bu iddianame mahkemede nasil okunabilmis, nerelerde yasamisiz? Sahiden what the fuck yahu, alin su dosyayi onumden!
Friday, February 27, 2009
09/autumn ~ ben de ozledim ben de
80ler anlamasi guc bir donem hakikaten. Hakim kultur apolitizmi simgelese de, “taslasmis” cicek cocuklarin ataletinde uyusup giden karsi-durusun ardindan yeralti dunyasinin, punk’in, ofkenin ve anarsinin dogusu icin ideal bir zemin. Ana akim tamamen stil, ambalaj, boya ve makyaj uzerine kurulu, lakin onca ugrasiya karsin bir o kadar da kiç... Erkekler icin vaziyet cok feminen. Diger tarafta ise seksapeli ve disiligi on planda kadinlar. Zaten o tarafla bu taraf arasinda giderek daralan bir mesafede, kanimca kadinlar acik ara daha kârli: Ikinci feminist dalganin artci kuvvetiyle de birlikte, guclu ve yirtici figurlerin yukselis donemi.
Bu da Nars Cosmetics’in kurucusu, sahibi ve yaratici direktoru François Nars’in Mark Jacobs 2009 sonbahar koleksiyonu icin yaptigi makyaj... 80lerin kadin glam grubu, ayni zamanda donemin fettan-tilki kadinini simgeleyen Vixen etkileri tasiyan koleksiyon kendi ifadesiyle “Blondie” Debbie Harry’i ve donemi suratini boyamakla gecirmis tum kadinlari esin kaynagi almis. O yillarin sivri, renkli ve abartili makyaj stilinin reankarnasyonu ve donem kadinlarina iade-i itibar niteliginde...
Bu da Nars Cosmetics’in kurucusu, sahibi ve yaratici direktoru François Nars’in Mark Jacobs 2009 sonbahar koleksiyonu icin yaptigi makyaj... 80lerin kadin glam grubu, ayni zamanda donemin fettan-tilki kadinini simgeleyen Vixen etkileri tasiyan koleksiyon kendi ifadesiyle “Blondie” Debbie Harry’i ve donemi suratini boyamakla gecirmis tum kadinlari esin kaynagi almis. O yillarin sivri, renkli ve abartili makyaj stilinin reankarnasyonu ve donem kadinlarina iade-i itibar niteliginde...
09/spring ~ pembe gonlum sende

soldaki calvin klein sagdaki givenchy.
dogrusu ck'i epey tuttum.
I-D nin subat sayisinda kapakta (ve tabii ic sayfalarda) var ayni takim.
givenchy olani da sevgili dostum s.k. icin dusunuyorum.
Wednesday, February 25, 2009
o kutularda ben...
yikamasini, asmasini, kurumasini, utusunu gectim, ust basi kimi zaman katlayip dolaba yerlestirmek bile zulum. yerinden oynamayan rayli kapak, neyi nasil koyacagimi bilemedigim genis raf, hangisine ic camasiri, hangisine corap yerlestirecegimi kestiremedigim, ve icerisine koyduklarim asla duzenli ve utulu kalmayan orantisiz (basik ve genis, dar ve yuksek) cekmeceler... yalnizca benimki mi boyledir, yoksa herkes ayni dertten muzdariptir de sakliyor mudur bilemedim ama, dolap isi, esyalarin istiflenmesi gercekten yorucu ve bir o kadar da ciddiye alinmasi gereken bir konu. tabii bir hiphop yildizi olsaydim ve mtv ziyaretime geldiginde "welcome to my kingdom" dedikten sonra gosterecek dolap-odalarim olsaydi, bu sorunu hic yasamazdim. uzulurek soyluyorum, suc ortagim d.m.b.'de de bu pariltiyi gorebilmis degilim. elinden tutan olursa belki bir noktaya gelir ama takim elbiseleri icin ayirdigi ve standard bir evin salonu buyuklugundeki ozel odalari olacagini sanmiyorum. galiba ikea bosuna ikea olmamis. farkli ebat ve desenlerde, ahsap, metal ya da plastik onlarca kutuyu 'saklama unitesi' , 'raf duzenleyici' gibi isimlerle piyasaya surmeden once binlerce isvecli ailenin dolap duzensizligi nedeni ile parcalandigini tespit etmis olmalilar ( yoksa bu varsil iskandinav ulkesindeki yuksek intihar oraninin musebbibi kullanisli olmayan dolaplar mi?). gerci ben su ana kadar bu kutulardan edinip fayda saglayabilmis degilim. zaten ikea'daki 'yaratici olun ve kendinize fayda saglayacak bicimde kullanin' urunlerinin hicbirini almadim. ne ise yaradiklarini cozemedigim bir suru kolaylastirici satiyorlar ve bunlari nasil kullanacagimi dusunmek benim basimi agritiyor. aslinda butun o alternatif saklama sistemlerinin atasini hepimiz cok yakindan taniyoruz; eski ve sadik dostumuz ayakkabi kutusu!
ayakkabilar degerlidir. tshirt fetis'i diye bir sey duydunuz mu? dost basa dusman ayaga bakar diye kim soylediyse halt etmis. soyle designer isi chic bir cift trainer'i ayagina geciren adam yalnizca 'dusmanlarim catlasin' diye mi dusunuyor? peki kadinlar o upuzun, siyah deri ve yuksek topuklu cizmeleri...neyse. sozun ozu, ayakkabilar degerlidir ve tanidigim hemen herkes ayakkabi alisverisinden keyif alir. yalan yok, yeni aldigim bir ayakkabayi disarida kirletmeden once, eve gelir gelmez kutusundan cikarir ve onunla bir salon turu yaparim. hatta cok sevdigim ve aramda duygusal bag olusan kimi ciftler ile bu ev macerasi iki gun de surmustur. onunla tv izlemek, onunla yemek hazirlamak, onunla dus yapmak gibi :S
fakat iste, her guzel seyin bir sonu var. eskiyen ayakkabilardan geriye, dayanikli ve cok amacli kullanilabilecek kutular kaliyor. ornegin babam, bu kutularda ayakkabi boya/cila/firca/bez vs gibi bakim malzemelerini, 80lerin basinda cektirdigine inandigim tonla 'hafif bati muzigi' kasedini, bazi video kasetleri (betamax!)filan sakliyor. aynisini yapmaya calisiyorum ancak anladagim kadari ile henuz fazla miktarda nostaljik/ani nesnesi biriktirememis durumdayim ve coraplari kutulamak yerine cekmecelerde saklamak -ikea nin butun oyunlarina ragmen- daha mantikli. olsun, yine de atamiyorum o kutulari. hacim olarak hemen hemen ayni olsalar da, uzerlerindeki amblemleri, renkleri, delikleri ve bazen de malzemeleri ile aslinda hepsi birbirinden farkli ve her biri ayri/baska ruh halini cagristiriyor. misal su siyah ve soguk jil sander kutusunu sadece birkac defa ve yalnizca gercekten ona ihtiyac duydugumu hissettigim anlarda actim. birbirimize karsi mesefali ve saygili bir durusumuz var. mavi (bazen siyah)adidas kutulari cocuklugumdan beri hep oradalar. turuncu nike'larla da benzer bir yakinliktayiz. kirmizi kapakli camper'lar ise son on senedir her gorustugumuzde bana kendimi iyi hissettirmeyi basariyorlar; "walk, dont run". henuz bir yer bulamadigim sarimsi fred perry ile de iyi anlasacagiz gibi duruyor. sanirim yalnizca converse kutulari ile samimiyet kuramamisim. yerde tozdan perisan bir cift goruyorum ama, ortalarda onlari koyabilecegim bir converse kutusu yok. is ayakkabilari ise her daim duzenli, ve renksiz muhafazalari ile alt gozlerde dizili. bu istif sirasi da gosteriyor ki, gercekten haftasonu icin yasiyoruz ve isin kotusu, her haftasonu da birbirine benzemeye basladi. belki de her hafta yeni bir ayakkabi alip haftasonunu onunla evde gecirecek kadar para kazandiran bir is bulmak lazim.hastayim (malum grip mevsimi) ve kadim dostlarim ayakkabi kutularinin benimle konustugunu duyuyorum. oysa genelde pek konuskan degildirler. doktora mi gitsem acaba?
Subscribe to:
Posts (Atom)
