aynı anda birkaç kitap okumak, nasıl geliştiğini bilmeden edindiğim hoş bir adettir. Kimi zaman beni zorlasa, ve okuma ağırlığımı bir kitaba yöneltmem sonucunda diğerleri ile bağımı zayıflatsa da, bu alışkanlığımı sürdürüyor olmaktan memnunum. "teen" yıllarımı okumasız, yalnızca izleyerek geçirmiş olmamın intikamı ve açlığı da olabilir nedeni, bilmiyorum...lakin bu davranışın beni şaşırtan, zihin açıcı müspet sonuçları ile karşılaşmak da doğru bir iş yaptığımı ispatlıyor aslında.
yazma eylemiyle ilişkimin, kişisel tarihimde en kritik dönemece girmesi okuma süratim ve şevkimi de kamçıladı. bu sürpriz, önemli bir mutluluk benim adıma. şu aralar orhan pamuk - manzaradan parçalar, chesterton - apollon'un gözü, james wood - kurmaca nasıl işler ve art-sit'in situasyonist enternasyonel nüshalarını okuyorum. nick hornby how to be good, kolay ve eğlenceli diliyle aradan sıyrılıp finiş çizgisini ilk gören kitap oldu. kendisini tebrik ediyor, başarılarının devamını diliyoruz. ondan boşalan yeri, reşad ekrem koçu'nun forsa halil romanı aldı.
konuyu çok dağıtmayayım. yazının amacı, paralel okumalarımda yakaladığım hoş bir tesadüfü, anlatım biçimlerine dair kıyak bir tüyoyu alterednative'ın amansız müptelaları ile paylaşmak. olmadığını ve muhtemelen asla oluşmayacağını bildiğimiz değerli tiryakiler... blogumuzun okur ilgisinden yoksun kalması hüzün verici olsa da, yıllara yayılmış aksak devamlılığında bu ilgisizliğin ve dolayısıyla "bize özgülüğün" de bir katkısı bulunduğunu pekala biliyorum. her neyse... alterednative iptiladır, müptelalara selam!
Orhan Pamuk / Manzaradan parçalar (İletişim Yayınları, 2010)
Bay Flaubert Benim! başlığı altında, sayfa 241
Flaubert kahramanlarının düşüncelerine ve onların ruhsal dünyalarına, romandaki anlatıcı sesin çok yaklaşabilmesi için özel bir teknik geliştirmiştir. Önce Fransa'da, daha sonra bütün dünyada taklit edilen, yayılan ve okurlarından çok Flaubert uzmanlarının takdir ettiği bu sese, bu anlatım tekniğine "dolayımlı serbest üslup" denir. Flaubert'in keşfetmekten çok geliştirdiği bu anlatı üslubu, kahramanların düşünceleriyle, tanık oldukları çevre ve olaylar arasında bir fark gözetmez. Anlatanın dili, zaman zaman kahramanın ruhuna, dertlerine, o kişinin özel sözlerini, argosunu kullanarak yaklaşır, ama anlatıcı ses bizi "diye düşündü" , "diye aklından geçirdi" diye uyarmaz. Manzara ve çevre tasvirleri de, bir romanda olması gerektiği gibi, kahramanın ruh durumunu hem ayrıntılarıyla hem de seçilen kelimelerle temsil eder. Böylece biz okurlar, dünyayı, tasvir edilen olayları ve manzarayı kahramanların gözüyle ve onları duygu, dert ve kelimelerinin içinden yakın bir şekilde görürüz.
James Wood / Kurmaca Nasıl İşler (Ayrıntı Yayınları)
"Anlatım" bölümü altında, sayfa 19
5
Diğer taraftan, her şeye hakim anlatım nadiren göründüğü kadar her şeye hakimdir. Öncelikle, yarazın üslubu, bir şekilde, üçüncü şahıs hakimiyetini taraflı ve etki altında gösterir. Yazarın üslubu, ilgimizi yazara, yazarın inşasının ustalığına ve dolayısıyla da yazarın kendi eserine çekme eğilimindedir. Bı nedenle, Flaubert'in, yazarın "kişisel olmaması", Tanrı gibi ve mesafeli olması yönündeki ünlü arzusuna karşılık, kendi üslubunun oldukça kişisel olması, her bir sayfadaki sanki Tanrı'nın kaleminden çıkmış şatafatlı bir imzaya benzeyen o mükemmel cümleleri ve detayları, onun neredeyse komik denilebilecek ikilemini ortaya koyar.Dolayısıyla, kişisel olmayan yazar buraya kadardır.
(wood yazısının devamında örnek bir cümlenin farklı biçimlerle aktarılması üzerinden, serbest dolaylı anlatımın üstünlüğünü ortaya koyuyor. bense alıntıları burada kesip, size her iki kitabı da edinmenizi tavsiye etmekle yetiniyorum. daha fazlasını paylaşıp okuma şevkinizi kırmak istemem.)