Wednesday, December 15, 2010

sanat bazen...


(basliktan devamla) dehset verici olabiliyor.



Leonhard Kern'in 1650 tarihli yamyamlık isimli heykeli.
Bakın.
Tekrar bakın.
Anne ve çocuğun ifadelerindeki farklılığa dikkat buyurun.
Bedenlerinden süzülen kanı siz de fark edebiliyorsunuz değil mi?



Şimdi asıl soru geliyor,
o bacağın devamı nerde lan? :S

Sunday, December 12, 2010

hidden dragon


The FALN (Armed Forces of National Liberation) is a clandestine organization committed to the political independence of Puerto Rico from the United States. Between 1974 and 1983, the FALN claimed responsibility for more than 120 bombings of military and government buildings, financial institutions, and corporate headquarters in Chicago, New York, and Washington DC, which killed six people and injured dozens more. The purpose of these bombings was to protest U.S. military presence in Puerto Rico, draw attention to Puerto Rico's political relationship with the United States, and object to increased influence of U.S.-based corporate and financial institutions on the island.

On April 4, 1980, police arrested 11 FALN members in Evanston near Northwestern University's campus. These members, as well as others arrested in Chicago in the early 1980s, were charged and found guilty of seditious conspiracy and sentenced to extensive prison terms in federal prisons throughout the United States. On August 11, 1999, President Bill Clinton offered clemency to 16 convicted FALN members on condition that they renounce violence. In September 1999, 11 prisoners were released, 2 had their fines remitted, and 1 had his prison sentence reduced. Clinton responded to criticism of his decision by explaining that the prisoners had already served extraordinarily long prison sentences for the crimes committed, and that none of the FALN members granted clemency had been convicted of any of the bombings or injuries and deaths associated with them.



9/11 ilk miydi? tekrar düşünün.


Saturday, December 11, 2010

noise is sexy

Yaklasik iki aydir dayanilmaz sirt ve boyun agrilarindan mustaribim. Kafamda skolyozdan boyun fitigina bircok ariza senaryosu var. Blogumuza devamsizligimda bir etken parametre de bu. Bilgisayar ve monitore o kadar dusmanlastim ki, is disinda hicbir sebeple muhatap olmaya tahammulum yok. Bugun bu tahammulu gostermemdeki bas sebep de, nihayet bugun bir doktora gorunerek iyilesme ya da kabullenme yolunda bir adim atmis olmam. Ve yasadigim essiz tecrubeyi sizlerle paylasma istegim...

Bugun MR’a girdim. Cift MR oldugu icin sure uzadi, 45 dakika bir kapsulun icinde hapis kaldim. Bundan on yil kadar once dizim icin girmistim, ancak bu her acidan cok farkliydi. Oncelikle cihazlar ve aksesuvarlar cok futuristikti. Ama 70lerin futuristigi. Yani o zamanin gelecegi gelmisti. Ama gelen, bugune ait de degil. Anlamadim. “Gelecek de bir gun gelecek” mottosuna tutunmusken belki de dun, bugun ve gelecek zaten hep iciceydi ve Manics’ni dedigi gibi “The future has been here forever”.

Takilan kulaklik, gozluk ve icine girdigim kapsulle kendimi “The Man Who Fell To Earth”deki David Bowie gibi hissettim. Ne yalan soyleyeyim, karizmatik bir histi. Tabii onun kadar acimasiz testlerden gecmedigimden, herhangi bir korku duymadim. Kapsulun sade ic tasarimi da (bembeyaz bir fon, dikine ince gri bir serit) bir harikaydi. Sonra o korkunc sesler basladi. Neyse ki muzigi ve zor da olsa dikkatle dinlendiginde belli bir ritm yakalamanin mumkun oldugu ses gruplarini -gurultulu dahi olsa- seviyorum. Is bilincli olarak muzik dinlemeye geldiginde ise, aksi bicimde kaliplara dusman, belli bir duzen tutturmayan ve sasirtan ses gruplarinin pesine dusuyorum, o ayri. Burada belli bir ritm ve tekrar yakalanana kadar tekinsiz bir hisse kapildigimi soylemeliyim. Duzeni tanimlayabildigim ve devamini tahmin edebilir hale geldigim anda rahatliyordum, ancak hemen bir pozisyon degisikligiyle yeni bir gurultu parcasina/ses grubuna gecis yapiyorduk. Giderek de kakafonik bir hal aliyordu. Baslangicta hardcore “trance” calan, DJ’in zirveye ulastigi, setinin en kafa utuledigi statik kesitine denk geldigim bir kulupte gibiydim. Sonrasinda ise adeta Einstürzende Neubauten konserine arka kapidan girdim. Bosuna “silence is sexy” demediklerini anlar gibi oldum. Sesler birbirine girdi ve takip giderek zorlasti.
















Sonra aklima, yaratilan kaos ortamiyla insana gerceklik duygusunu kaybettirmenin ne kadar da mumkun oldugu geldi. Insalik ve politika tarihi boyunca uygulanan şok darbe metodlari, kisilerin gerceklikle iliskisini yerle bir eden iskenceler… Cihaz ara sira ileri geri pozisyon degistiriyordu. Belli bir yere kadar bunu takip edebildim. Fakat sonrasinda bu da zorlasti. Gozlerime yaklasik yirmi santim uzakliktaki kapsulun yere paralel yatay ic yuzeyi, herhangi bir noktayi referans alamayacak kadar mukemmel ve puruzsuzdu. Gozlerimde buyuk olasiklikla beynin komuta merkezinden gelen, kendimi bildim bileli beni takip eden, ya da gozlerimin onlari takip ettigi kucuk iki-uc nokta var. Ilk kesfettigim yaslarda peslerine dusup onlari yaniltmaya cok ugrasirdim. Gozlerimde ani yon degisikligi yaptigimda biraz geri kalir gibi dursalar da, hep bir golge kadar kusursuza yakin hareket ediyorlardi. Hala da oyleler, ancak ben onlara cok alistigim icin takip etmiyorum. O mukemmel yuzeyde hepsi kendini bana birer birer hatirlatti. Iste yuzeyde aradigim kusur da her seferinde o haylazlarin sabotaj girisimine ugradi. Lakin yilmadim ve sonunda belki yarim milim capinda ufacik siyah sabit bir nokta bulmayi basardim. Evet, yuzeyin facasini bozan, benim de yer tayinime yardimci olacak o mikroskobik kusuru bulmustum. Bircok filmde karsilastigimiz, farkli aynalara yansiyan ayni insanin gercegini (tabii ki terleyeni!) bulmak gibi bir seydi. Aralarda sanki ben degil de, nokta oynuyormus ve aslinda hareket etmiyormusum hissine kapilsam da, nokta belli araliklarla kadrajimdan cikip geri geldiginde rahatladim. Iyi ama bu da pekala bir goz, hatta algi yanilsamasi olamaz miydi? Kafayi yedigimi ya da control manyagi oldugumu dusunmeyin lutfen. Sadece o anin tadini cikarmaya calisiyordum :S



this is minor serdıl to ground control
i really made the grade
..
now it’s time to leave the capsule if i dare




Kapsulden cikmayi basardim ama girerken hareket etmem durumunda surecin uzayacagini soyledikleri icin tas kesildigimden; her tarafim uyusmus, dahasi tertemiz bir sopa yemis gibiydim. Hastanedeki bekleme surecinde okudugum haftasonu eklerinde onlarca tavsiyeden anladigim kadariyla, insanlar haftasonlarini nasil gecirecekleri konusunda kayisi koparmis durumdalar. “N'oluyoruz lan?!” deyip tam da kendimi bitkisel hayatta bir hayvan, ya da kendi dunyasinda bir ot gibi hissetmeye basladigim anda bu essiz tecrube imdatima hizir gibi yetisti. Eger onumuzdeki haftasonu ne yapacagi konusunda kafasi karisik, ozel saglik sigortali bir sehir bocegi varsa, kendisine soguk kis mevsiminin en verimli aktivitesini, 150 TL’lik makul bir katilim payi karsiliginda sinirsiz MR keyfini tavsiye ediyorum.

Saturday, November 27, 2010

aymforriyl























Olay şu;

Norwich Sanat Merkezi'ndeki Manic Street Preachers konserinden sonra NME muhabiri Richey James'in yanına gelerek ona, değerlerini ve müziklerinin ne kadar sahici olduğunu filan sorar. Amacı -eğer öyle birşey gerçekten varsa- punk felsefesinin istismar edilmediğinden emin olmaktır. James bu soru karşısında yanında taşıdığı jileti çıkartıp koluna jilet yardımıyla "4 real" yazar. Sonrasında hastane koşuşturmacası, 17 dikiş filan... Sene '91.

10 puanlık uzman sorusu;

James'in giydiği tshirt'ün üzerinde tam olarak ne yazıyor? Dahası, dostumuz bu yazıyla bizlere ne anlatmaya çalışıyor?

(tamam, iki soru oldu farkındayım. ilki kısa cevap, ikincisi essay. Süreniz başladı)

Wednesday, November 10, 2010

Radical Chic



They were true embodiment of the term "radical chic". They had style, they had trends. They were popular, they had panache. When Andreas Baader eventually captured in a nationally televised siege in a Frankfurt neighborhood, he had the presence of mind to keep his Ray Bans on as he was being dragged into a police van, a bullet in his thigh. As word spread that the Baader-Meinhof Gang apparently preffered to steal the speedy little BMW 2002 sports car, people began to joke that BMW was actually an acronym for Baader-Meinhof Wagen.





Onlar "Radikal şık" deyiminin tam da vücut bulmuş haliydi. Tarzları, akımları vardı. Popüler ve gösterişliydiler. Andreas Baader ülke çapında yayınlanan bir kuşatma ile Frankfurt'ta nihayet yakalandığında, polis aracına taşınırken kalçasında kurşun gözlerinde Ray Ban'leri ile akıllarda yer etti. Söylentilere göre Baader - Meinhof tayfası küçük ve süratli bir spor araba olan BMW 2002'leri çalmayı tercih ediyordu. Öyle ki, insanlar artık "BMW aslında Baader Meinhof Wagen'in kısaltmasıdır" diye şakalaşıyordu.






The Gun Speaks" isimli kitabın giriş bölümünden

Saturday, November 6, 2010

kill your id01s - even if it is d10s


kızacak bi'şey yok aslında. o zamanlar herkes slip giyiyordu. Maradona da her daim olduğu gibi biraz ileri gidip sporcu baldırlarını gösterecekti elbet :S

truth... covered in security

Otobiyografik sarkilardaki gercegin, bir sekilde bugunu gecmis zamana evriltmek; bir duyguyu, arkadasi ya da kadini, her neyse onu alip bitmis ve hakkinda kat’i olabildiginiz bir sey haline getirmek oldugunu farketti. Bunu bir cam kaseye koymaniz, bakmaniz ve anlamini yitirene kadar dusunmeniz gerekir, ve O da tanidigi, evlendigi ya da babalik yaptigi herkese bunu uygulamayi basarmisti. Hayat hakkindaki gercek ise hicbir seyin siz olene kadar bitmedigidir, ki o zaman bile arkanizda bir suru sallantida hikaye birakmissinizdir… Sarki yazmayi biraktiktan sonra uzun bir sure sarki-yazarligina ait zihin aliskanliklarini korumayi basarmisti, ancak belki simdi bunu da birakma zamaniydi.


Duzgun ve yaklasik etkiyle ceviremedigim endisesiyle, Ingilizcesi olanlar icin asli:

The truth about autobiographical songs, he realized, was that you had to make the present become the past, somehow: you had to take a feeling or a friend or a woman and turn whatever it was into something that was over, so that you could be definitive about it. You had to put it in a glass case and look at it and think about it until it gave up its meaning, and he’d managed to do that with just about everybody he’d ever met or married or fathered. The truth about life was nothing ever ended until you died, even then you just left a whole bunch of unresolved narratives behind you. He’d somehow managed to retain the mental habits of a songwriter long after he’d stopped writing songs, and perhaps it was time to give them up.

Nick Hornby - Juliet, Naked

























PS: Ortak, henuz okumadiysan dert etme, "spoil" olan hicbir sey yok. Ölen karakterin kim oldugunu soylemedim :S

Friday, November 5, 2010

hell yeah



a man is a success if he gets up in the morning and goes bed at night and in between does what he wants to do.
Dylan

Monday, October 25, 2010

karsiliksiz sevginin psikopatolojisi: Rambo

Yalnizca uc kelime: Rambo deli adamdir. Futbol magazininin onde gelen simalarindan Rambo kod adli Okan Guler 15 yili askin sohretini periyodik bir sekilde gundeme gelerek bize hatirlatmaya devam ediyor. Ancak ne olursa olsun onun gercek Fenerbahceli’liginden hicbir zaman suphem olmadi. Kendisine derdinin ne oldugunu soran hakime “benim hayatimda bazi onemli seyler vardir hakimim” diye baslayip “1 Allah, 2 Uche, 3 Cengiz Kurtoglu 4 Fener” diye siralarken bile :S… Sanirsam ona gore Fenerbahce’ye gelene kadar saydiklari da Fenerbahceli’ydi (Cengiz Kurtoglu ve Uche dahil :S). Ramazan’da oruc yerine Fenerbahce’yi tuttugunu soyleyecek kadar dini butun, ote yandan ana ve baba adi hanelerine Uche’yi koyacak kadar da Uche’lidir.

Yaramazliklari da artik saymakla bitmiyor. Bir gece onceden reklam panolarinin altinda sabahlayarak mac saatinde elinde bir suc silahi bicakla sahanin ortasina gelisi herhalde kamuoyunu rahatsiz edici ilk goruntusuydu. O zamana kadar sadece deliydi, o gun psikopat oldu. Sonrasinda yara almis imajini duzeltmeyi basardi. Bir gece kulubu cikisinda lafa tuttugu unluyu (Seren Serengil miydi, Demet Sener miydi?) kendisinden beklenmeyecek kivraklikta bir hareketle optukten sonra, tiksintiyle kendini iten kadina “seni var ya… Yerimmm!” diyerek elindeki posterini kucuk parcalara ayirip agzina atmasi ve yutmasi hafizalara ilginc bir televizyon anisi olarak yerlesti.














Rambo celimsiz vucuduna bahsedilmis bu lakabi hak edecek bir sey de yapmaktan geri durmadi. Avrasya maratonuna katildi, ve kazandi. Bu iste bir bit yenigi oldugu en basindan belliydi ama ne yapti etti, organizatorleri ugrastirdi, bu dahi yeter. Hatta basta ellerinde kanit olmadigindan kupayi kendisine takdim bile etmislerdi. Her delinin bir dehasi oldugu dusunulerek, Rambo’nun son numarasinin bu oldugu sanrisina kapilmis olmalilar. Bir deli gucu olabilir, ve maratonu kazanabilirdi. Daha sonra Belgrad Ormani’ndan kestirme bir yol kullanarak birinci oldugu anlasildi. Ancak kupa geri alinamadi, sirra kadem basti.

Hicbir zaman formasini uzerinden cikarmadi. Yakin zamanda yine formasiyla Adana’da bir binanin catisindan atlama tesebbusuyle intihar girisiminde bulunmus, cevredekilerin ve emniyetin iknasiyla vazgecirilmisti. Elbette intihar edecegi filan yoktu, biraz kendini hatirlatmasi biraz da meramini anlatmasi gerekmisti. Aslinda daha da onemlisi, yeni askini ilan etmek istiyordu.. Evet, Rambo karsiliksiz sevdigi icin her an bu sevgiyi geri alma hakkina da sahiptir. Taviz vermeyi de sevmez. Bir ara futbolcu Emre’ye hallense ve yeni Uche’sini buldugu iddia edilse de, onun bu defaki takintisi baskaydi. Bazen bahsis yoluyla karsilik aldigi soylenedursun, bu defaki sevgi objesi, yeni takintisi Ali Koc’tu. Onun baskan olmasini istiyordu. Kafasinda senaryoyu yapmisti bile. O taptigi adam baskan olmali, mevcut baskan konumunda bulunarak onun baskanligina otomatik olarak tas koymus olan Aziz Yildirim da derhal gitmeliydi. Ataturk’u cok sevdigi dusunulurse, su anki Cumhurbaskani’ni da onun yoklugundan sorumlu tutmasi an meselesi :S

Rambo birkac gun once isi buyuttu. Az buz degil, La Haine filminde gerceklesen ve felakete kadar giden eylemi gerceklestirdi; bir polis tabancasini caldi. Tabii Kiziltoprak-Fenerbahce muhiti de alarma gecti. Hem de derbi oncesi! Ama derdi Galatasaraylilar degil, gectigimiz yil gururunu incitmis olan Aziz Yildirim’di. Ifadesine gore eger yakalanmasaymis, Aziz Yildirim’i vuracakmis. Yeni baskan onerisi de eksik olmamis. Anti Yildirimlilikla, forza Koc’culuk birbiriyle ic ice gecmis bu eylemle birlikte Rambo kredileri tuketir mi, yoksa bu krizden buyuyerek mi cikar bunu zaman gosterecek.

Friday, October 22, 2010

ne güzel dergimizdin sen..





















Türkiye'de aralıksız şöyle bir otuz senedir çıkan periyodik yayın var mıdır mesela? Sanmıyorum. Siyasi türbülanslar, ekonomik dar boğazlar filan derken... belki de harika bir fikir olarak ortaya atılmış pek çok dergi projesi, kısa sürede kitabevi raflarından silindi gitti. Adam Öykü bunlardan biri değil elbet. iki ayda bir ve 50 sayının üzerinde çıktı. Beni Somerset Maugham'la tanıştırdığı için bile minnettarım ona.

Thursday, October 21, 2010

dead mEn walking

Uzun sayılmayacak, ama öyle çok da kısa olmayan, yani nereden baksan; "bir süre" önce, sevdiğim ve yaşamaktan dolayı mutlu olduğum semti, Alsancak'ı terk ettim. Yalnız benimki bir nevi gone for good durumu. Ortalamasına bakıldığında daha mutena bir mahallede, mustesna bir manzaraya sahip daha konforlu bir evde barınıyorum. Yine de, eski evimi çevreleyen pis, bakımsız sokakları ve ürkütücü insan kalabalığını da özlüyordum, ne yalan söyleyeyim. Eski işim ve eski evim arası yürüyerek yalnızca on dakika kadar bir mesafeydi. Bu durum bana özel bir konum sağlıyor, mesai arkadaşlarımdan belki de bir saat kadar geç uyanma şansı tanıyordu. Üstelik, işten çıkıp çabucak evde olabildiğim için, hemen üzerimi değiştirip kendimi, henüz insanların daha yeni yeni mesailerini bitirdiği akşam üstü saatlerinde yeniden sokaklara atma lüksüm de vardı. Eski güzel günler filan...


Her neyse, tanıdığım ya da daha önce hiç bulunmadığım, güvenli ya da tekinsiz, geniş ya da dar, temiz ya da pis sokaklarda... kimi zaman öylesine, kimi zamansa planlanmış, belli bir amaç uğruna gezinmekten hoşlandığımı biliyorsunuz ("hıı hııı" anlamında başınızı sallayın yeter. bak böyle...hah, tamam). İşte Alsancak, bana bu tek kişilik avare gezileri düzenleme, tekrar ve tekrar etme şansını sundu. Bu turları o kadar sık yaptım ki, sonunda dükkanlar ve mekanların dışında, insan yüzleri de tanıdık gelmeye başladı.


Kasapta gördüğüm teyzeyi bir hafta sonra markette temizlik ürünleri reyonunda, yayalığın en sıkıcı eylemini gerçekleştirip karşıdan karşıya geçerken dikkat kesildiğim büyük köpekli travestiyi ilk karşılaşmamızdan yaklaşık iki ay sonra evimin hemen arka sokağında, isimsiz şarapçıları ise neredeyse her allahın günü ve hep aynı yerde, banka şubesi ile kitapevi arasında kalan anlamsız dar yeşillik alanda gördüm.



Fakat gördüğüm, hafızama kaydettiğim belki de binlerce çehre arasında en çok ilgimi çeken iki orta yaşlı -ve muhtemelen birbirini tanımayan- adama ait olanlardı. Daha uzun olan, yaz -kış balıkçı şapkası takar, yaklaşık sekiz ay boyunca giydiği hafif parlak bir havacı montunun altına muhtemelen hep aynı lacivert kot pantalonu çekerdi. Diğeri ise, tepeden kelleşmiş yanlardan medusa gibi kabarık beyaz saçlarını asla taramaz, kirli beyaz fanilası ile beli kendisine iki beden büyük geldiği kemerinin attığı turlardan belli olan kotundan kati suretle vazgeçmezdi. Mavi gözleri, ona dikkatli bir hava katsa da o çoktan gündelik hayat matrix'inin dışına atmıştı kendini.



Bu iki adamın ortak özelliği ise, yürümeleriydi. Durmadan, usanmadan, asla tereddüt etmeden yürümeleri... Onlara neredeyse her gün, hatta kimi zaman günde birkaç defa tesadüf ederdim. Gazete aldığım büfede, incelediğim gazeteden kafamı kaldırdığım an, arkadaşımın dükkanına uğramak için sokağın köşesini döner dönmez... veya mesela, işten eve dönerken bir vitrine baktığımda, yürüyen adamlardan birinin camdaki, yanımdan sessizce geçip giden yansımasını görebilirdim. Konuştuklarına, güldüklerine ya da başkaca herhangi sosyal davranışlarına ya da iletişimlerine şahitlik etmedim.



Uzun zamandır inmemiştim Alsancak'a. Geçen gün, hazır vaktim de varken, şöyle bir turladım. Alışkanlığım olan sokaklarda yürüyüp, tanıdık dükkanlara girip çıktım. Eskiden gazete aldığım büfede durup gazeteleri kurcaladım, malum yeni Radikal nasıl olmuş filan... Elimdeki gazeteden kafamı kaldırdığımda karşımda onu gördüm. Yürüyen adamlardan mavi gözlü olanı da eline bir gazete almış, dikkatle bir haber okuyordu. Onu dikizlediğimi hissetmiş olacak ki, bana baktı. İri mavi gözleri tanıdık bir yüz görmüştü sanırım.



İşte tam o anda, bu tanımadığım, "sıyırmış" adamların bana neden husursuzluk verdiğini anladım. Ben onları bu kadar sık görüyorsam, onlar da beni o kadar çok görüyorlardı! Bu iki yürüyen adamdan bahsettiğim kimi tanıdıklarımın onları tanımamasının hatta beni şaşırak dinlemelerinin nedenini o an anladım. Alsancak'taki ikametim boyunca ben de bir yürüyen adam' dım.


Neyse ki artık Alsancak'ta yaşamıyorum.





Ama bazen özlüyorum.

Wednesday, October 20, 2010

oh lord, please dont let me be misunderstood

Tophane olayına son noktayı koyduktan sonra, hazır sular durulmuşken, ardından "iki çift lazıfımızın olduğu" başka konular da varken yani, devam etmemek olmazdı. Medyada anafor etkisi yaratan pek çok gündem maddesine bütün rahatlığımız ile sırtımızı dönsek de (mesela Ergenekon olayını hala anlayabilmiş değilim. Siyasi erki paylaşmaya ilişkin mücadeleler hiç ilgimi çekmiyor) bazı olaylar hayatımıza, sosyal varlığımıza doğrudan tehdit olma tehlikesini, hatta olası bir linç fikrini de beraberinde getirme cüretini taşıyor. Bunlardan birisi, kısa bir süre önce Emir Kusturica üzerinden yaşandı...


Üç kelime; Kusturica iyi heriftir.

Hegemonya mücadelesini, evvelden boyunun ve ufkunun yetişemeyeceği alanlara kadar genişleten muhafazakarların, kendilerini ve başkalarını inandırmak istedikleri söylemlerinin aksine, barışçıldır. Kusturica'ya çatanların derdi, bir zamanların birleşik ve mutlu Yugoslavya'sı ile. Onlar, farklı etnik ve dini referansları olan, fakat bunlara rağmen / aldırış etmeden, birbirleri üzerinde tahakküm kurmadan hayatını sürdürebilen insanlardan oluşan büyük bir toplumdan korkuyorlar.

Kusturica, savaş dönemi'nde underground'un Milosevic hükümetince desteklenmesi, iktidarla kurduğu diğer kimi ilişkiler ve savaş sonrasında ise Boşnak kimliğini reddedişi ile yoğun eleştiri aldı. Popüler feylozofumuz Zizek, yönetmeni yerden yere vurup, Milosevic yanlısı bir sırp milliyetçisi olmakla itham etti. Kusturica'nın Zizek'e yanıtı yeterince açıktır; "to this guy who was calling me a nationalist when the war was started...this guy who was saying that I was for Milosevic...No! I am not for Milosevic but I am against you!"

Kendisine yönetilen kamyon dolusu eleştirinin kimi yerinde, çoğu ise abartılmış yergilerdi. Bosnalı yurttaşlarının "Yugoslav" kelimesini Sırp dominasyonu için kullanmaya başladığı dönemde, o Yugoslav olmakla gurur duymaya devam etti. Bu net, açık, politik bir tavırdır. Çatışmaların ve Sırp askeri katliamlarının en yoğun biçimi ile devam ettiği günlerde kendisini Boşnak ya da Sırp olarak isimlendirmeyi reddetmiş, inatla Yugoslav kimliğini savunmayı sürdürmüş olması da politik tavrını ve ülkesi adına arzularını da ortaya koyuyor.

Ne var ki, bir tavır almak her zaman doğru adımları atmak anlamına gelmez. Kusturica'nın bütün söylem ve işlerini olumlamak da mümkün değil. Yine de, Yugoslavya iç savaşını Batı'nın istediği biçimi ile sunan bir sinemacı olduğunu iddia etmek, tamamen zırvalık. Niyet ve hareket arasında kimi zaman fazlaca genişleyen açı, bu iki doğrunun birbirinden bütünüyle koptuğu anlamına gelmez.

Tartışma konusunu doğru belirlemek gerekiyor; eğer eleştirilen Kusturica'nın iç savaş yıllarındaki tutumu ise (ki bütün beyanatlar bu yönde idi) bugünden bakıldığında kimi hatalar olduğu göze çarpıyor. Fakat siyasi birşeyler söyleyecekseniz bunu göze almalısınız. Ne yazık ki siyaset, herşey olup bittikten 20 yıl sonra değil, an'da yapılıyor.

Yine de, Kusturica'nın birleşik Yugoslavya fikrinin ve ısrarının, bugün onu eleştiren muhafazakarların menfaatçi tutumlarından çok daha samimi ve insancıl bulduğumu söylemeliyim. Sırf politik doğruculuk olsun diye başkalarının kuyruğuna takılıp Kusturica'yi eleştirenlere ise diyecek sözüm yok. Çalışıp gelsinler :S

Tuesday, October 19, 2010

adam haklı beyler: Charles Fourier

Charles Fourier, Marx ve Marxism öncesinin adı Owen ve Saint Simon ile beraber anılan 3 önemli (ütopyacı) sosyalistinden biri. Bugün -Marxismin haklı şöhreti nedeniyle- isimleri pek anılmasa da, yaşadıkları dönemin önemli politik kanaat önderlerinden biri Fourier. Ütopyacılar, 19. yüzyıl'ın ilk yarısında , özellikle de Amerika kıtasında, ciddi sayıda takipçi buldular. Öyle ki Kuzey Amerika'nın Ohio, Indiana ve Texas gibi karasal / taşra bölgelerinde Owencı ya da Fourierci topluluklarda yaşayan insan sayısı yüz binleri bulmuştu.




New Jersey Phalanx'ı



İnsan doğasının tanrısal bir iyilik taşıdığına inanan Fourier'in hesapladığı kadarı ile 810 farklı karakter tipi vardı. İdeal topluluklar (Fourier el birliği ile çalışan bu topluluklara phalanx demişti), bütün bu karakter tiplerini ihtiva edecek biçimde 1620 kadın ve erkekten oluşmalıydı. Filozof gelecekte yaklaşık 6 milyon phalanx'ın dünya üzerinde gevşek bir Kongre yapısına bağlı biçimde yaşamını sürdürüceğini öngörüyordu ( yani ideal insan nüfusu tahmini 9.720.000.000 ). Saçma mı geldi? O zaman şunu dinleyin ; 1843-1858 yılları arasındaki 15 senelik süre zarfı içerisinde yalnızca Kuzey Amerika'da, gönüllüler tarafından 40 phalanx kuruldu. İdeal phalanx'lar düşünürün Phalanstere dediği organik, büyük yapılar / köyler içerisinde yaşayacaktı.





işte bir Phalanstre planı. Fourier'in bu köy-yapı'ları dört katlı binalardan oluşacatı. Herkesin yeteneği kadar çalışıp ödüllendireceği bu toplumlarda, varsıllar 4. katta yaşayacak, düşük gelirliler ise aynı yapıda ancak bahçe katında ikamet edeceklerdi.




Fourier'e göre insan dünya üzerinde 80.000 sene varlığını sürdürecek, bunun yaklaşık 8.000yıllık kısmı varlık ve mutluluk içerisinde geçecekti. Bu dönemi "Perfect Harmony" diye isimlendirdi. Perfect Harmony döneminde, dünyanın yörüngesinde 6 farklı ay bulunacak, Kuzey Kutbu Akdeniz'den daha sıcak olacak, okyanuslar tuzunu yitirip limonataya (evet limonata!) dönüşecek, kadınlar aynı anda 4 koca/sevgili sahibi olabilecek, dünya üzerinde 37 milyon Homeros ayarında şair, 37 milyon Newton kıvamında matematikçi, 37 milyon Moliere düzeyinde oyun yazarı yaşayacaktı... Ne malum, belki de gerçekten öyle olur?


Can sıkıcı derecede didaktik bir dille yazdım, farkındayım. Fakat, elimden başka birşey gelmez. Fourier'i bir köşeye not etmekti amacım; en olmadık ütopyaların dahi binlerce savunucusun olabileceğini, insanlığı güzel bir geleceğin beklediği umudunun hep yaşadığını, taraftar bulduğunu unutmamak için...

Saturday, October 16, 2010

kiyi seridi “evet”cileri, unite and take over

Tophane’deki sanat galerisiyle semt halki arasindaki catismaya dair cok sey yazildi, cizildi, soylendi. Ben ise sularin duruldugu bugunu beklemeyi tercih ettim. Simdi rahatlikla yazacaklarimi yazabilir, hatta bu siber alem muhtesem bir sey, soyleyeceklerimi de yazabilirim. Diye baslayip kendimi iyice ust bir yere, alemlerin piri mertebesine konumlandirmayi hep cok istemisimdir. Bir Sinan Kologlu var mesela. Uzaktan kumandali duayen. Milliyet’in 90larda cikardigi A5 boyutunda bir dergi vardi, Milliyet TV adinda. Orada cetvel genisliginde bir sutunda, dilbilgisi ogretilerine uygun, tum ogeleri en basitiyle barindiran cumleler kurmaya calisirdi. Televizyon elestirmeni mi olur hadi canim sen de diye diye 15 yili yedi zati sahane. Simdi artik gedikli ve sutunu sayilir bir kisilik oldu sanirsam. Peki ya Ali Eyuboglu? Magazinin Ahmet Vardar’ı gibi. Hep ders veren, parmak sallayan, kendi kendine ic guveysi olup uzaktan unluleri azarlayan, genelde de ayiplayan o tavri yok mu… Bunlarin hicbiri tipi kadar itici olamaz. Peki ya spor camiasina ne demeli, tam bir panayir. Aslinda herkes bir sekilde kendine yakisan/yapisan/uyan rolu oynuyor. Yani en fiyaskosu bile fiyaskoyu kendine yakistiriyor, o haliyle batmayabiliyor. Ama Asena Ozkan adinda nerede diktirdigi belirsiz XXXL beden kaftaniyla ve altyapi kaynagini bir turlu kestiremedigim kustahligiyla kendine duayen bir spor yazarindan ben irite olmaktan biktim, Radikal bu iritasyonu iskalamaktan bikmadi. Besiktasli olmayip Besiktas’a lutfetmis oldugu azicik sempatisini/ilisigini kuskun dag faresi misali kamuoyu onunde kurdela keser gibi kesen bu arkadasdan ne beklediklerinin cevabi ancak Ugur Vardan'dadir.

alter[ed]native bu tip istifralara pek alisik degildir, hala takip edeni varsa bir ozru yuksunmem. Tophane ile ilgili soyleyecek cok seyim yok, ancak yasadigim benzer bir olay var. Belki noktalari birlestirip tavus kusunu bulabiliriz. Mayis ayinda Antrepo No:5 otoparkinda onemli bir spor giyim markasinin sokak partisi olmustu. Is icabi oradaydim. Tum gun suren aktivitede hadise ici olumsuz bir hadise yasanmamisti. Ta ki cikisa kadar. Cikista biz yururken marjinleri zorlayan o hip/alternatif kalabaliga oranla biraz daha averaj toplum profiline yakin bir genc yanimiza yaklasip arkadasin elindeki bira dolu plastik bardaga davrandi. Arkadas da red mekanizmasina ve sozlu savunmasina davrandi. Nasil oldu anlamadan gunluk konusma duzeyindeki ses siddeti Veliefendi Hipodromu’nda son duzluk cigrismalarina dondu. Bir anda 3-4 kisi oldular. Arkadas da geri vites yapmamakta israr edince hafif bir tartak seansi basladi. Ben o yorgunlukta daha fazla sorun istemedigimden, once ayirici pozisyonumu aldim. Hani akil bir adamin araya girmesi genelde bu tip seyleri cozer diye. Arizayi cikaranin ayirici kisiye itibar etmesi ile onu da dusmandan sayip elini indirmesi arasinda cok ince bir cizgi vardir. Hersey sansa, karsinizdakinin siddete egilimine, o anki agresyonuna, size duyacagi sempati/antipatiye baglidir. Akil olabilirim ama cok da akil bir tipim yok. Birkac saniyelik birbirimizi tanima seansindan sonra kimyamiz tutmadi, beni de dusman safina yazdi: "Indir ulan o eli!".


Grubun kavga teknigi oldukca iyi gozukuyordu, bunu belirtmeliyim. Herseyden once sportiftiler. Olaylar 0’dan 100 km’ye 4 saniyede filan tirmanmisti. Sonra bir arbede, karsilikli itismeler derken haberlerde cok duydugum, ama teknik olarak pek imkan tanimadigim (mesela ben daha bir disko topunu tavana asamazken, insanlarin kendilerini asacak duzenegi kurabilmesi de teknik olarak pek mumkun gelmemistir bana), semt kavgalarinin incelikli ve usta tekniklerinden biri gerceklesti. Saldirgan sanki eliyle koymuscasina bir kaldirim tasi soktu. Evet gozumle gordum. Yani sansa gevsek bir tasa denk gelmis oldugunu sanmiyorum, o arkadas ne yaptigini iyi bilen bir profesyoneldi. Ama bir sekilde isabet etmedi. Ya da ozne insaf etti de iskaladi, tam hatirlamiyorum. Iste bahis mevzusuyla tam bu noktada kesisiyoruz. Rakip ekip iyice kalabaliklasti ve olay memleket meselesine dondu. “Burasi Tophane, akilli olun, basin gidin lan!!!” turunde sloganlar duyduk. Isgalci konumundaydik. Belki kendilerinden farkli kucuk gruplara, ya da sessiz-sedasiz (Bienal, Istanbul Modern) kalabaliklara alisiklardi, ama yuksek desibelde eglenen binlerce insan fazla gelmisti. Sonradan bize anlatilana gore yukarida bahsi gecen grup partiye de bir sekilde girmis, ama tam olarak aradigi seyi bulamamis olmali ki iceride de ufak capli bir patirti cikarmis. Olaylar tirmandigi hizda dustu ve evlerimize dagildik. Onlara cok ozendim cunku bizim yolumuz uzun, onlarin evleri ise yurume mesafesindeydi :S

Harbiye’den baslayan, Taksimden devam edip Galata’ya kadar uzanan hatta Tophane sanat dunyasina eklenen yeni durak. Ancak galiba ortada ciddi bir entegrasyon sorunu var. Eh, kim ne derse desin yasam tarzi farkliligi da onemli bir parametre olmali. Normalde insan tanimadigi bir canliyla karsilastiginda ondan zarar gorme korkusunu yenebilmek icin bir an once onu tanima ve tanimlama ihtiyaci duyar, reflekslerini ve neye nasil tepki verecegini cozmeye ugrasir. Bu asamalar tamamlaninca herhalde artik istilaya ugramis, daha otesi dislanmis hisseden bir ev sahibi refleksi devreye giriyor. Cunku semtin emlak degerinin gun be gun artmasi gelir duzeysiz insanlari korkutuyor. Bu beraberlik nasil olacak, iki grup da ayri telden caliyor. Bununla ilgili guzel yazilar yazildi iste. Sonradan gelenlerin semt sakinlerini biraz daha kapsayici, onlari mudahil edici yaklasimi aradaki mesafeyi ve sureyi kisaltabilir. Referandumda iki grubun tepkisinin asagi yukari ortak oldugunu tahmin ediyorum. Bu da iyi bir baslangic olabilir :S

Simdi, eger o tas bir yerime isabet etmis olsa, yahut ciddi bir zarar gormus olsam bu kadar insafli cumleler yaziyor olur muydum, bu da benim etik muhasebe odevim olsun. Ama insafli oldugumu dusunuyorsam zaten insafsiz duygular besliyorumdur ki, bu da etik donem odevim olsun.

Sunday, September 26, 2010

jonathan saunders

Buyuk "Sartorialist" Scott Schuman'in Londra Moda Haftasi'nda gordugu en iyi sovlardan biriymis, Glasgow'lu Jonathan Saunders'inki. Farkli yillarda kimi organizasyonda yilin "Iskoc", kimisinde yilin "Britanyali" modacisi secilmis, daha once Kylie Minoque, Madonna ve Obama'yi giydirmis -veya bu isimlerce tercih edilmis- bir tasarimci. Moda haftasiyla ilgili hakkinda bununla ilgili bir notun da dusulmus oldugu kadariyla sekillere cok merakli. Ama sekilleri dogru parcalarda, rahatsiz edicilikten uzak kontrastlarin yarattigi sasirtici sadelikte, soluk-canli renkler kombinasyonuyla birlestirmesi hem hayranlik uyandirici, hem de parlayan yildizini daha da cilaliyor olmali. Sanki gecmise yolculugun varis (belki aslinda cikis) noktasi olan 70ler kadar iyi?

Yine Schuman'in objektifinden...





Saturday, July 31, 2010

parayla cocukluk ne kadar kolay...

Affan dedeye para saydım,
Sattı bana çocukluğumu.
Artık ne yaşım var ne de adım;
Bilmiyorum kim olduğumu.
Hiç bir şey sorulmasın benden;
Haberim yok olan bitenden.
Bu bahar havası, bu bahçe;
Havuzda su şırıl şırıldır.
Uçurtmam bulutlardan yüce,
Zıpzıplarım pırıl pırıldır.
Ne güzel dönüyor çemberim;
Hiç bitmese horoz şekerim!


CAHİT SITKI TARANCI




Bu benim ezberledigim ilk siir degildir. Ancak beni “satir arasi”, “mecaz”, “alt metin” gibi kavram veya kavram karmasalariyla tanistiran, tahlille bulusturan ilk siirdir. Oncekiler muhtemelen icimize vatan, millet ve ata sevgisini islemeye yonelik “literal” siirlerden oteye gitmemisti ki, “ogretmen”imiz bize sairin bu siirde ne anlatmak istedigini sorunca aynada kendimi gordugum zamankine (hatirlamiyorum ama psikologlar boyle soyluyor) benzer oldugunu sandigim korku ve irkilmeyi yasamistim. Sahi, bir sair yazmis oldugudan baska ne anlatmak isteyebilirdi ki? O zaman derdi neyse direkt, dolastirmadan yazsaydi. Okurduk yani, niye zorlamis kendini?

Eh. Seyy. Kem-kum… Yaaani…Sair yasliliktan ve gozleri iyi gormediginden Affan Dede’nin parasini saymis. O da bir cesit buyu mu yapmis? Cocukluk cetvel, silgi gibi satilacak bir sey degil cunku… Sairin basi donmus galiba. Ruyalar gormus. Olmadi mi ogretmenim? Olmadi evladim. Allah belani versin :S



Sizi etki altina almak istemem ancak dusunuyorum da, bugun daha once bu siiri hic duymamis olsam ve okutsalar, sonra da sairin “tam olarak” neyi ifade ettigini sorsalar, kac yaklasik sonuc verebilecegimi kestiremiyorum. Mesel suymus: Sair, cocuklugunun oyuncakcisi, ya da kirtasiyecisi Affan Dede'ye ugramis ve birkac oyuncak satin almak suretiyle icinde yasadigi ani , yetiskin dunyasini unutup cocukluguna cok hizli bicimde yollanmis. Simdi de oradan hic donmek istemiyormus.

Zihnipasa Ilkokulu’ndaki ilkokul ogretmenim hayatimda cok onemli bir figurdur. Icinde bulundugumuz post filan olmayan, bizzatihi during-Özal donemde koyu bir iktidar karsiti, bu zamandan bakildiginda cok modern ve tarz sahibi bir kadindi. Eminim bir cogumuz ona bir cesit ask duyuyorduk. Okul siralarinda ihtiyac duydugumuz anne sefkatini de elinden geldigince vermeye ugrasirdi. Her neyse, bilirsiniz, ogretmenlerin mufredatta islenen kitaplarin bir de adi cevap anahtari midir, alistirma kitabi midir, ondan olurdu. Kanimca meselin ic yuzu oradan aktarilmisti. Artik sairin yasaminda ondan icazet alinmis miydi, tespit tam olarak teyit edilmis miydi, gunahi M.E.B’in boynuna.

Isin asli su ki, bize fazla torigi calistirma, senaryolar uretme, hayal gucumuze dizginlerinden bosanma sansi taninmamisti. Ki dusunun, bir cocugun hayal dunyasi ne kadar genistir. Henuz gerceklerle ve mutlak dogrularla fazla hasir-nesir olmamistir. Belki cok naif ama cok farkli, yaratici yorumlar gelistirebilir, ilginc hikayeler cikarabilir, kendi dunyasini baskalariyla tanistirabilir, kendini ifade ettikce de guclenip guven kazanabilirdi. Var mi cevap veren? I-ih, olmadi. Hayir. Yok. Baska? Dogru cevap su olacakti: Sair, cocuklugunun oyuncakcisi…

Saniyorum o gunden sonra uzun bir sure yoruma dayali problem, konu veya durumlarin, yani yapilan tahlillerin hep mutlak “bir ve yalniz bir” dogrusunun oldugu fikrine kapildim. Bu da cevap uretiminde uzunca bir sure guvensizlige yol acti. Dusunun karsinizdakinin- bu bir ogretmen, bir kisi ya da bir kurum olur- kafasinda bir cevap oldugunu bilmeniz fakat bunun neresinde oldugunuzu kestirememeniz fikri ne stresli ve yipraticidir. Ortada bir on yargi, ya da coktan kabul gormus ve sarsilmaz bir dogru var. Bu durumu o kadar da kucumsemeyin, sirf bundan nefret ettigim icin yillar once bir is gorusmemi derdest etmistim.

Turkiye’nin onde gelen devlerinden birinin insan kaynaklari muduruyle gorusmedeyiz. Zaten askerden yeni donmusum, henuz hic calismaya niyetim yok, sirf bir arkadasim araya girmis diye gorusmeyi geri cevirememis ve gitmisim... Giristeki bolumde beklerken kuyruga dizilmis, bir-ornek “case-logic” marka sirt cantalariyle birer birer x-ray’den gecirilen sirketin bizzat kendi calisanlarinin olusturdugu goruntu mideme kramp sokmus… Gorusmedeki o kasinti, yaptigi isin gerekliliginden henuz kendi dahi tatmin olmamis, bu konudaki damari kalin (ima edecek en ufak bir davranista bulunacak olsaniz bir anda saldirip agzinizi yirtacak kadar tetikte gozuken), insanliga caktirmadan kaynak yapmis sahsiyet bana bir “vak’a” verdi ve bu durumda izleyecegim metodu sordu. Oncelikle bu kadar dolaysiz bicimde sinaniyor olmaktan tiksindim. Gercekten, hicbir kisi/kurumun bana bunu yapmasina kolay kolay izin veremem. Eger calismaniz boylesi gercegi yansitmaktan uzak bir zaman kesitine hapsolmussa, birakin gitsin. Cevabi biliyor olsam bile, ariza cikaririm. Yine de sonra sinirime yenik dustum demeyeyim diye, ukala bicimde bir-iki denemede bulundum. Baktim ki zat ne soylesem “hayir, oyle bir imkanimiz yok”, “maalesef, ona basvuramiyoruz” seklinde olumsuz cevaplar vermeye meyilli. Belki de su stres/sabir testi denen sacmalikti, umrumda bile degildi. Sonunda “sizin kafanizda belli ki pesin bir cevap var. Ve ben her seferinde onu yoklamaktan, her cevabimda onun acaba neresinde oldugumu anlamaya calismaktan usanacagim, lutfen birbirimizi yormayalim” dedim. Her ne kadar gorusme devam ettiyse ve sonra el sikisilsa da, biliyorum ki orada ya batmis ya da cikmistim. Bu tamamen nereden baktiginiza bagli. Bence cikmistim.

Gorusmeden donerken, ilkokulun karsisindaki Furkan Dede duruyor mudur, acaba hayatta midir diye dusundum. Kararliydim, sairin yapmadigini yapip, gidip kendisine cocuklugumu satacaktim :S

Monday, July 26, 2010

watch more tv/jools holland

Daha once “watch more tv” basligi altinda Cronenberg’in Videodrome’undan ozlu sozleri surada araklamistik. Benim bu basligi kullanisim ise boylesine bir derinlik tasimayip, cok daha pragmatik bir onermeye dayaniyor.

Muzisyen olmasi bir yana, benim icin muzik medyasinin duayeni Jools Holland’dir ve sahsen ona cok sey borcluyum. En etkileyici performanslari onun sovunda izledim, en onemli kesiflerimi de onun programlari sayesinde yaptim. Konuklara gosterdigi ve onlardan gordugu saygi, gruplar arasi gecis, bir grubun performansi esnasinda diger bir sahnedeki sanatcilarin olduklari yerde tempo tutmasi, etkilenmis yuz ifadeleri, performans sonrasi grubuna gore farkli kopan alkis, sarki aralarindaki sohbetler, tum gruplarin enstrumanlariyla birlikte yaptiklari “intro” veya “outro”, eger Holland’in cok sevdigi bir isimse anonsun basina mutlaka “marvelous”, “wonderful”, “fantastic” sifatlarindan birini yerlestirmesi, eger yeni cikmis bir albume muteakipse album kapagi veya temali sahne dekorlari, etnik vurgulu “world music”e mutlaka yer veren 1-2 sahne, Holland’in piyanoyla eslik ettigi sarkilar ve daha nice detay bir araya gelip guclenerek beni her turlu ruh halimden cekip almayi basarir. Programin sanki bir buyusu vardir ve tum katilimcilar kariyerlerinin zirvelerini yaparak o sarkiya ait en iyi performansi orada sergiler. Yeniler icin de tam tesekkullu bir vitrindir.

Gozlerimi kapattigim kisacik bir anda hepsini televizyondan izledigim, Jools Holland’da benim icin en iyi performanslar gozumun onunden bir film seridi gibi gecer. Radiohead- The Bends ve Paranoid Android (ikisi arasinda secim yapmak zor), Tricky – Black Steel, The Auteurs- Lenny Valentino, Manics- A Design For Life, Smashing Pumpkins- Ava Adore, Foo Fighters- Everlong, Sonic Youth- Sugar Kane, rahmetli Kirsty MacColl- England 2 Colombia 0, At The Drive-in- One Armed Scissor, Air-Sexy Boy, Jamiraquai- Alright, Blur- Universal, Paul Weller- Wild Wood, Paul Weller-Sunflower, Ocean Colour Scene-The Day We Caught The Train, Pulp- I Spy, Pj Harvey- Down By The Water, Nick Cave and The Bad Seeds – Do You Love Me, David Bowie- Something in the Air, Idlewild- Little Discourage, Ash- Teenage Kicks, Elastica- Connection, Stereophonics- Local Boy In The Photograph, Catatonia- Dead From The Waist Down ve simdi bilincim duzeyime su anda ulasmayan bir suru performans… e2 programin muzikal dehasini kesfedip ithal etmeye basladigindan beri bile unutulmazlarim arasina girenler oldu: Sonic Youth- Teenage Riot (2009) gibi…

Birkac ay once, Londra’da bir otel odasinda Later with Jools Holland’i izledim. Esasen burada bir gariplik yok, tam hatirlamasam da saniyorum 95’lerden beri yapmadigim bir sey degil. Izledigim en guncel Holland programi olmasi ihtimali disinda farkli bir sey yoktu, yine televizyon basindaydim. Ancak bambaska bir his vardi. Sanki aramizdaki sinir kapisi yok olmustu ve belki birkac blok-sokak otede bir yerde studyodaydi. Hatta studyoda gibiydim. “Acaba program, toplama kampi BBC Prime yayinindan kalkar mi”, “ya Kablo TV, BBC Prime’in Turkiye’deki yayin hayatina son verirse” turunden, bizim icin sahip oldugu deger her an farkedilecek da programa erisimimize bir son verilecek endisesi, nazar korkusu olmadan, cok daha ulasilabilirdi. Uzaktan bir yerden tesadufen dikizleme sansina sahip, ama ertesi haftadan endiseli bir cocuk gibi Holland’in ceketinin ucundan cekistirmiyodum. Adeta hak sahibi ayricalikli bir izleyiciydim. Belki gulunc gelecek ama bu medyatik alisveris, tatilimin en onemli ve zevk aldigim saatlerinden biriydi.


listen more White Rabbits

Basliga donersek, ayagina kadar gittigim Jools ustad yine bos durmadi, son birkac haftadir dinlemekten bikmadigim bir grubu musiki algima buyur etti. Kendileri, Brooklyn'den White Rabbits. Sanki adlarini daha once duymustum, ancak isimleri cok “generic” oldugundan midir pek paye vermemistim. Ne yazik ki muzik kirliligine kimi dogru kimi yanlis, kimi hakli kimi haksiz bazi filtrelerle karsi durmak durumunda kalabiliyoruz. Artik ismine bakip yargilayacak hale geldik, durum o kadar vahim. Ama iste yeri gelir White Rabbits kulagimizi deler, zorla kupe olur.













Iyi muzigin, o turun siki takipcisine mutlaka bir sekilde ulasacagina inanirim. Ama yukaridaki benzeri kazalar sebebiyle aradan iyi seylerin de kactigi oluyor. Eger televizyon izlemeseydim Jools Holland da izlemiyor olurdum. O zaman da belki White Rabbits onlarca yeni grup-album-single haberi arasinda kaynayip giderdi. Ne mi kaybederdim? Mutlaka yerine bir seyler koyardim, ama ne kaybederdime degil, ne kazandigima bakarim. Biraz pop biraz indie, biraz ingiliz biraz amerikan, biraz melodic biraz deneysel, ama mutlaka bol davul-perkusyon. Ikinci albumlerinden yakalamis oldum, debut albumleri 2007’de yayinlanmis, haliyle onu bilemiyorum ama taze It’s Frightening’daki acilis sarkisi “Percussion Gun”, perkusyon konusundaki iddiayi dogruluyor. Tipki Kasabian’in “Processed Beats” sarkisinda veya cift/dual-bass bir grup olan Girls Against Boys’un “Bassstation” albumunde kullandiklari isimlerle kendi muziklerini hatirlattiklari gibi. Holland'in programinda da once bu sarkiyla kiskivrak yakalamis, sonra "They Done Wrong/We Done Wrong"la zehirlemislerdi. Zaten tanidiktan sonra algida ihtiyatli secicilik de basladi. Londra’ya kadar gitmisim, oranin en geyik ama buraya gore halen yeralti sayilabilecek dergisini almaz miyim? NME, bir sayfanin sol kosesindeki kucuk bir kareye "It's Frightening" albumunun 24 Mayis tarihli cikisini ilan ediyordu. Oyle ya, ben 21 Mayis gecesi izlemistim. Bu da Jools Holland’in fiyakasi olsa gerek. Ya da halen bazi topraklarda muzikal medya planlamasi diye bir sey var. Holland'in programindaki etkileyici icradan sonra Pazartesi gunu satisa cikacak albume hatri sayilir bir hucum olmustur diye dusunuyorum.

Sunday, July 25, 2010

money walks

Gecen gun mekani Amerika’dan vatani Turkiye’ye tatil icin gelmis bir arkadasimla metroya bindik. Uzun zamandir binmemisim, merdivenlerden indigimizde bizi karsilayan o floresan renkler cumbusu, zevk ve estetik dusmani, cok sayida gereksiz imge ve renkle doldurulmus, dogu-bloku ulkelerindeki kumar makinelerinden hallice otomasyon cihazlari gozlerimi aldi. Arkadasim belli ki onu dahi ozlemis oldugu ve elinde simsiki tuttugu akbilini doldurmak uzere cebindeki 10 lirayi makinaya yem olarak verdiginde, makinadan “Yeni Turk Lirasi kabul edilmemektedir” mealinde bir hata mesaji cikti. O anda aklima az sonra anlatacagim anim geldi. Icimden “hahah, aynisi bana olmustu” derken bir dusundum de, daha hepi topu daha bir yildir yurt disindaydi. Sonra ters cevirip yerlestirdiginde, islem basariya ulasti. Akilli gozuken fakat tum hatalari tek bir hata mesaji basliginda topladigi belli aptal bir makina iste. Madem insan gucune goz dikiyorsun, gercekten akilli ve evrensel mesajlar verebilen:S makinalar yerlestir ama, degil mi? Bir turistin orada ters giden seyi anlamasi harcayacagi efor ve zamani filan gecirdim aklimdan.

Gecenlerde kuzenimin evlendiginden beri bir turlu gidemedigim (sonrasinda cocugu oldugu ve ele gelecek kivama eristigi detayini da eklersek hic kisa bir sure sayilmaz), sehrin disindaki yari-vahsi yasam alanlari uzerine, belki de bir ormanin tam ortasina dikilmis villa sitelerinden birindeki evine gittim. Eh madem havuzu var, yanima artik adi yuzme sortu mudur, sort-mayo mudur, deniz sortu mudur, birbirinden kotu kaliplarla isimlendirilen tekstil urununden alayim dedim. Elime saniyorum uc-dort yildir giymedigim bir tanesi geldi. Ufacik cebinde bir seyler dondugunu hissetmis olmaliyim ki, iki parmagimi bir kanca gibi daldirdim ve bingo… 70 lira! Hic fena degil, degil mi? Bu "degil mi" lafi da kafami cok karistirir. Ingilizcedeki "isn't it?" ile bir bagi olmali. Hangisi degil mi? Olumsuz bir kalip, olumlamak icin kullaniliyor. "Cok kotu, degil mi?". Evet cok kotu. Bu da olumlanmis bir olumsuz. Neyse, 70 liraya donelim. Cok severim boyle gizli yatirimlari. Daha once birkac kez unutup denizde para kaybettigimi dusunursek gercekten kismetliydim.

Ama o da ne? Paranin uzerinde 70 Yeni Turk Lirasi yaziyordu. Yani artik hicbir degeri kalmayan birer kagit parcasiydi. Dogruluk payi var mi hala bilmiyorum ama kucuklugumuzden beri tedavuldeki parayi yirtmaniz durumunda Ataturk’e ihanetten sizi suclu bulacagi soylenen ayni kanunlar, belli ki tedavul disina cikildiginda "parayla saygi olmaz evladim" dercesine parayi yok etmeyi emrediyordu.

Sonra vakadan kazandigi momentle hayal gucum bambaska yerlere gitti. Dusunun ki adamin biri yasa disi yollardan, belki bir soygundan binlerce, eski haliyle milyarlarca lira nakit para kaldirdi. Bildigim kadariyla suc dunyasinda halen en yaygin metod nakitte kalmaktir. Bu durumda gomme aliskanligi da bakidir. Adam parayi bir araziye gomdu, 3-4 yil yatti ve cikti. Dusunun arada sifirlar ucurumus, yetmemis, YTL-TL gecisi yasanmis. Artik o dev balyayi yakacak mi yapar, yoksa –eh sonucta karanlik adamlardan bahsediyoruz- o paralarla keyif verici bir takim maddeleri durum mu yapar bilmem. Ola ki cok gec kalmadan bu gecis donemlerinden birinde disari cikti, herhalde ilgiyi uzerine cekmemek icin (karisina aldigi bizon kurku es gecersek) ulkenin dort bir yanindaki bankalarda bolumler halinde paralari cevirtmesi gerekirdi. Hadi yasa disi is yapana mustehaktir deyin, yine babadan kalma yontemlerle parasini saklamis, yerini ondan baska kimsenin bilmedigi ve hayat bu ya, komaya girip birkac yil sonra uyanan adamin vaziyetine ne demeli? Belki soyguncu ganstere gore yasal yollardan hakkini arama sansi vardir, bilemiyorum. Paranin cismindeki degisiklikleri bir kenara birakalim, bu tip durumlarin bas dusmani, su siralar uyudugu soylenen enflasyon canavari bile tek basina boylesi geri-donusleri kabusa cevirmeye yeterdi. Gercekten Turkiye gundemin, zevklerin ve politikalarin yani sira paranin da cok hizli degistigi bir ulke...

O sinirle artik icimden ne kufurler saydiysam ve bilincimi nasil yitirdiysem, sortu da unutmusum. Kuzenimden bir tane indiragandi yaptim. Cebini kontrol etmeyi ihmal etmedim, belki yasadigim zarardan kar uzerinden olusan zarari bir sekilde tazmin edebilirdim. Ama tabii ki bosa oltaydi, o benden hep daha dikkatli ve duzenli olmustur. Bu uzzundan verecegim hisse, aman tatil beldesinde paranizi sortunuzun cebine koymadan once mutlaka Dolar ya da Euro’ya cevirin :S

PS: Mark’a cevirmis olanlara da gecmis olsun

Wednesday, June 30, 2010

little sweet sixteen surfin' usa

su siralar digiturk'te "cadillac records" donuyor. 50ler amerika'sinda toplumsal alandan yuksek bir momentle itilmis olan siyahlarin "rock and roll" piyasasinda palazlanma ve efsanevi "chess records" araciligiyla var olabilme hikayesini anlatiyor. siyah cenahta cevher cok ancak ticari girisim ve isletme ozgurlukleri olmadigindan, amator muzigi yasal yoldan ticarilestirecek, yani bu cevherleri isleyecek beyaz bir adama ihtiyaclari var. leonard chess (adrian brody) bu dogrultuda onlarin aradiklari, ya da onlari arayan adamdir. gayriresmi bir duzlemde king of new york'daki christopher walken'in konumunu andiriyor sanki? acaba gercekten onlara yakinlik hissettigi icin mi, yoksa yonlendirilmeye acik ezilen sinif uzerinden rant mi sorusunu ortaya atis serbest. yine de insafli olmak gerek, bence en onemli ortak ozellikleri ikisinin de cesur birer adam olmalari.

cadillac records adina daha onemlisi, muzik tarihine onemli bir lokasyon chicago'dan dusulen notlari film seridinden okuyabilme imkani. kadro hem dunun, hem de bugunun devi. chuck berry (mos def), muddy waters (jeffrey wright), etta james (beyonce) ve daha fazlasi. Bu didaktik yapim ornegin bu yasima kadar hep dikkatimi cekmis olup hic de uzerine gitme ihtiyaci duymadigim, belki bir copanogluna ihtimal dahi vermedigim chuck berry'nin "sweet little sixteen"i ile beach boys'un "surfin' usa"i arasindaki benzerligi de acikliga kavusturuyor. film bize yalan soyleyecek degil ya, beach boys alenen sarkinin ezgisini calmis ve uzerine kendi sozlerini okumus. nitekim berry'nin yillar sonra hak ve ozgurluklerin de kazanimiyla actigi dava nihayet 2000 li yillarda bir milyon dolarlik tazminatla sonuclanmis. oh olsun soluk benizliye, ne diyeyim. ayrica amerika'daki "british invasion" denen dalganin (korpecik rolling stones ve beatles gibi) muthis etkilendikleri bu sahislarin (misal sifiri tuketmeye bir kalmis muddy waters) muzik dunyasina, hatta dunyaya kazandirilmasi ve buyuyerek olumsuzlesmesindeki rolunu de ogreniyoruz. izlememis olanlara hararetsiz tavsiye ederim. hararet icin de su an tuketmekte oldugum, bizim icin gec ama gedigine direkt bir kesif olan ice-tea'yi hararetle tavsiye ediyorum. bir dakika yahu, galiba ise yaramiyor bu meret? :S


Sunday, June 13, 2010

lé havle...

saat 02.00'de e-mail bakmaz olaydim; saka mi gercek mi ayirdina varamiyorum. komposizyondan da hicbir sey anlamadim. bir ev vaadediyor olamazlar. test amaciyla gonderilmis, beni mi test ediyorlar? test amacli oldugu icin dikkate almayacakmisim. asil bu amaci dikkate alirim. isiniz gucunuz yok mu beyler?

dayanamiyorum, galiba Binali Yildirim'i sohbet etmeye davet edecegim :S


Monday, May 31, 2010

kotu haber sevenler icin iyi haber

Dennis Hopper hep ait oldugundan suphe duydugum dunyaya elveda dedi. Bana hep siniri olmayan, gizemli ve tekinsiz bir adam gibi gelmistir. Muhtemelen oyledir de. En son kendisini -erdobaz sagolsun- muzip ve serseri bir cete uyesi rolunde, Hell Ride'da izledim. Orada sanki tam da ait oldugu habitatta, kendisi gibi tekinsiz insan grubuyla (Larry Bishop, Michael Madsen, obur tarafta fazla bekletmedigi kadim dostu David Carradine) takiliyordu. Neyse, karsi kultur ikonu olusu ve en buyuk basarilari zaten bugun ajanslardan gecen haberlerde bolca gecti. Ancak benim bildigim sey; buyuk hollywood produksiyonlarini disarida tutarsak, mutevazi skalada onun yer aldigi tek bir kotu film bilmedigim. Ya da ben denk gelmedim. Fazla sure almadigi yan rollerde dahi projeler konusunda secici oldugunu dusunuyorum. En ucube ya da umitsiz gozuken bir bagimsiz filmde bile eger Hopper'i gorursem soyle bir durur bakarim, devaminda da karli cikarim. Zaten dolu adamin bos projede isi olmaz.

Biz de cenaze merasimlerimize Dennis Hopper'i da eklemis olalim. Tutuklulugu bitmistir ve artik serbesttir.

Thursday, May 27, 2010

rabbena hep bono!

Koseli ifadelerle kibirli yazmaktan israrla kacinmamiza ragmen, asabiyetimle klavyem arasinda itinayla kurdugum mesafeyi ortadan kaldirmayi ve kelimelerimi sivriltmeyi basarabilen sayili insanlardan biridir, Bono. Oldum olasi hazzetmedim o tiynetsizden. Daha once benzer elestirileri getirmis oldugumuz fakat bir cevapla olsun, dolayli bir gondermeyle olsun bizi muhatap alma tenezzulunu dahi gostermeyen Sean Penn bile yaninda masum kalir :S. Sanat tarihi, sig ve samimiyetten uzak politik tavir ve hareketlerle, populizm muessesesini en kuresel bicimde bu kadar hunharca somuren bir figur daha yazdi mi, supheliyim. U2 denen sozde kolektiften en cok, ilk piyasaya suruldugunde carsaf carsaf iPod reklamlarinda boy gosterince tiksinmistim. Cunku Live 8'i organize etmis, Afrika'daki sefalet, aclik ve yoksulluk kavramlarinin icini o pop imajiyla vakumlamisken, belki yuz milyonluk serveti icinde kaybolup gidecek, Apple'dan gelecek bir milyon dolarin cazibe girdabina kapildiklari gun icimde kabaran nefret girdabima da kapilacaklardi :S Hele o yancisi, o Richie Sambora'dan, hatta Ayna grubunun gitar caliyor ve sarki soyluyormus gibi yapan gunes gozluklu keltos yancisindan bile daha "loser" yancisi yok mu... Oyle ki, Bono'nun ezici golgesinde kalarak benimki gibi populer kultur coplugu bir dimaga dahi ismini sokamamis yancisindan bahsediyorum. Ah o sapkasini da zihnime sokamamis olsaydi ya...

















Stone Roses cemaatinden Seyh Ian Brown'a sormuslar, "wanna be adored'u neden esinlenerek yazdin" diye. O da "nerem dogru ki" demis. Sonra da Bono gibi kendine tapilma bagimlisi karakterlerden esin alarak yazdigini belirtmis. Bu sahsin dunyayi saran son oyunu da, isi abartip en ince ayrintisina kadar dikizlenme ve konserlerde panoromik ilgi odagi/fetis objesi olma arzusuyla gelistirmis oldugu "360 derece bilmemne" sacmaligi. Simdi bu cesur ve kusursuz kahraman bir rahatsizlik gecirmis ve Agustos ayina kadar tum konserleri iptal olmus. Turnenin neredeyse yil oncesinden iletisimi yapilan Istanbul ayagi da tehlikede. "Bacagim da kopsa cikar soylerim" diye demec vermis midir bilmem, ama herhalde biz antipatizanlarinin 360 derecelik nazari sayisiz vektorden birer ok gibi kendisine saplandi. Bir miktar keriz olduklarini dusunmekle beraber, sevenlerinden az onceki hakaret ve nazar icin ozur dileriz.

Wednesday, May 26, 2010

here comes the güneşin çocuğu :S




yaz aylarını hep çok sevmişimdir.

mayıs-eylül aralığında yaşıyorum ben.

izmir'e taşındığımdan beri ekim'i de ekledim favorilerime.

gerisi mayıs güneşini bekleyerek,

arafta tüketilen,

sebepsiz zamanlar.


yaşasın yaz!

Monday, May 24, 2010

the bobby syndrome


Son zamanlardaki favori 3 dizimden liste başı olan (diğer ikisi duruma göre doldurulur) Cougar Town'da Courtney Cox'un eski kocası Bobby Cobb isminde bir karakter. Cox'un oğlu genç Travis'in lise mezuniyet konuşmasının büyük kısmını yalnızca babasına ayırmasının nedeni işsiz, avare ve biraz da alkolik baba Bobby'nin hayatının en mutlu günlerini lisede geçirmiş olması... Daha otuz yaşında olmama rağmen, ben de sanırım o "en mutlu günler" depomu henüz lise yıllarında boşalttım (lanet olsun, o kadar çok eğlenmemem gerektiğini nereden bilebilirdim?). şu an mutlu görünen insanlara bakışım, elindeki çikolatayıa oburlukla saldırıp erkenden bitiren, sonrasında da yanındakinin henüz yarısı yenmiş çikolatasına imrenerek ve iştahla bakan bir çocuğunki gibi..
Yani 30dan emekliliğe kadar geçecek aralıktan zaten büyük beklentilerim yok ama, liseden şimdiye uzanan 12 yıllık hiç de azımsanmayacak zaman dilimini daha neşeli geçirsem fena olmayacaktı sanki. her neyse, bireysel emeklilik planımın tamamlanmasına şunun şurasında 26 sene kaldı :S


O vakte kadar sanırım ben de kırmızı balonun peşinde olacağım. İrtibatı koparmayalım Bobby..

Tuesday, May 18, 2010

yedi, sekiz, dokuz, bom!

Ortagimin gedigine belden oturtmali analiziyle ince bir yaprak kestigi “decade” kavramindan yola cikarsak; tarihi bu tip paketlere bolmekten kendimizi alamasak da, en azindan populer kavramlarla kolilemekten siyrilabildigimiz surece fazla bir sorun yok diye dusunuyorum. Hep 2000’ler sonrasini ayri ele alirdim, muhtemelen bu birkac yil daha devam edecek ama hazir “bom”lamisken (bes ve onun katlarinda bu sekilde efektlendirilen o aptal oyunu hatirlarsiniz) ben de bir “en” yapistirayim.













Doves’un 2009’da cikarmis oldugu Kingdom of Rust albumunun sekizinci sirayla bir nevi sonlarina saklanmis Compulsion’i dinledigimde zihnimden “son bes yil icinde cikmis en iyi sarki” dokuldu. Sarkinin bu dunyali olmayan muzikal temeline, duyu terbiyecisi “bass” ve “beat”lerine diyecek yok da, bes yil nereden cikti bilmiyorum. Bir kere de yillar yillar oncesinde, benden mi cikti tam hatirlamiyorum, Beta Band icin profesyonel muzik dinleyiciligi kariyerimde “muzikte gelebildigimiz en iyi nokta” kalibi dokuluvermisti. Ama dinlemek var dinlemek var, Beta Band'in en tenhalarina gidip, dinlerken "bir de gozlerinizi kapatin"ca musiki isitme olimpiyatlarinda finallere kalifiye olmus hissetmeniz bugun bile normal. Bu tip anlik cikislarin dogruluguna inandigimdan, bes yilin da bir anlami olmalidir.

Ama konumuz 2000 sonrasi, onyil ve Doves’sa, benden su onerme rahatlikla cikar: Bu “decade”den cikmis en iyi grup, Doves'dur...

Radyo Eksen’den sevgili Gulsah’in dedigi gibi; su Doves gibi on tane [bom!] grup olsa hayatimiz kurtulur. Bu arada kek durumuna dusmeyelim, Doves’un cok daha eskisinin oldugunu, bir zamanlar baska bir grup adi altinda, biraz daha farkli bir muzik tarziyla Madchester muzik piyasasini yokladiklarini biliyorum. “Ayiptir soylemesi” bir o kadar ayiptir, daha yeni yeni palazlandiklarinda uzerine yazip cizmisligim de vardir. Doves bu “decade”indir. Bu gidisle bu asira dair olur.


Kendinizden esirgemeyin: Doves-Compulsion.

hush

bi' düşündüm de, deniz kıyısında yaşamak lazım; her sabah uyanır uyanmaz önce denize girmek, gözünü suyun içerisinde açmak...

Friday, May 7, 2010

lütfen...lütfen dedim ama!

giyim kuşam -ya da tarz- dediğiniz şey, kendinizi kamusal kalabalık içerisindeki diğer bütün elemanlardan ayırmanın başlıca yolu. aslında "kendine yakışanı giymek" kalıbı dahi farklı birşey anlatmıyor. öyle olmasa, en azından sıcak yaz günlerinde, hepimiz -tıpkı evimizde yaptığımız gibi- çırılçıplak gezerdik sokaklarda :S oysa bir tshirt dahi, bu ayrıştırıcılık görevini başarıyla yerine getirip, birey olma arzumuzu tatmin etmeye yetebiliyor. benim için bu işin ustası, baş aktörü, ayakkabıdır. kabuslarımda dahi, ayakkabısız sokağa çıktığımı görür ve bundan büyük utanç duyarım. aynı büyük utancı bir de iç çamaşırı (bildiğin don) giymeksizin gezersem hissedebilirim ancak bu durum kabuslarımın konusu olmadı.

ortağımın isabet buyurduğu üzere "herşeyin bir şeyi var".. misafirliğe giderken, insan üstüne başına normalden daha fazla özen gösterir, değil mi? hele misafir ağırlayacakken... büyüdüğüm evde, annem ve babam bu işe hep çok dikkat ettiler. annem gerçekten de hayli başarıdır - o ki ustasıdır misafir ağırlamanın...  mutfakta, gardrop ve ayna karşısında sürdürülen hazırlıklar neticesinde, beklenen kişilerin kapıya dayanması ile 2. perde başlar. gelenler "efendim hoş geldiniz. hahaha!" biçiminde aynı anda hem mesafeli hem de sıcak bir intro ile karşılanıyorsa, belli ki bunlar ya iş çevresinden ya da bir şekilde sosyal münasebetlerin yeni yeni tesis edileceği, çiftler arasındaki elektiriğin henüz kritik seviyelerde seyrettiği konuklardır.

bizim evde, bu kategorideki misafirlere, henüz ilk karşılama anında "lütfen çıkarmayın" denir. her nedense, annem ve babam, kapıya dayanmış misafirlerden ayakkabıları ile içeri girmeleri konusunda ısrarcı olurlar. hatta geçen gün, bu nedenle bir kavga çıkacak sandım. bizimkiler "lütfen çıkarmayın...hayır hayır çıkarmayın" diye yinelerken misafir karı koca da sürekli eğilip ayakkabılarına doğru hamle yaptılar. oysa bütün terlik tesisatı da hazırlanmıştı. uzayan diyalogun sonunda misafir teyzenin ayakkabısını eline alıp bizimkilere fırlatmasından korkmadım değil. bu kadar da ısrarcı olunmazki! korkmanıza lüzum yok, tartışma "ayakkabı çıkarma kavgası kanlı bitti" gibisinden 3. sayfa haberlerine konu olacak bir seviyeye gelmeden tatlıya bağlandı. konuklarımız, sağ ayaklarında terlik sol ayaklarında ise ayakkabıları ile geceyi tamamladılar. böylece herkesin istediği oldu :S

misafirin salona ayakkabıları ile buyur edilmesinin bence birkaç sebebi var. akla ilk gelen, bir tür batılılaşma isteği, ya da batılıymış gibi davranma arzusu olabilir. bu yorumun haklılık payı da var doğrusu. neticede televizyon -hatta belki de cumhuriyet- hayatımıza girdiğinden beri so-called "muasır medeniyetler"in taklitçisi olduk. hele ki bizim gibi orta/orta-üst sınıf aileleri bu değişimi ya da değişim arzusunu kıncal damarlarına kadar hissedip ona sahip çıktılar. gerçekten de, bütün özeni ile şık şıkıdım donanmış bir misafirin parlak ayakkabılarını çıkarıp bir anda naylon çorapları ile kaldığı anki görüntüsü, savaş alanında zırhını yitirmiş bir şovalyeninkinden farksızdır. örneğin, jilet gibi giyinip elinde çiçeği ile müstakbel kayınpeder ve validesinin kapısına dayanan bir damat adayı, ayakkabılarını çıkartıp takım elbise + çorap kombinasyonu ile başbaşa kaldığı anda bütün özgüvenini yitirir. üstelik amerikan filmlerinde filan, evde çorabıyla dolanan bir insan evladı dahi göremezsiniz.

tamam bu işin batılı -ya da tekrarla- batılı olmaya çalışan yüzü. ancak "ayakkabınızı çıkarmayın" talebinin arkasında, müthiş bir doğulu tevazusu da var. tertemiz, pırıl pırıl evimize ayakkabınızla girin ve dilediğiniz gibi kirletin. siz bizim misafirimizsiniz ve misafir, ev sahibinden dahi daha yüksek bir konumdadır. bu anlam, salonların yalnızca misafir için kullanıldığı 20. yüzyıl türkiyesi'nde şimdikinden çok daha yoğundu.

neyse işte, siz siz olun ve deplasmana giderken çoraplarınızı mutlaka kontrol edin. başınıza gelebilecek en kötü şey, eprimiş çorabın arasından kendisini hevesle dışarı atmış bir patatestir :S böyle bir vakayı yaşayan kimse hayatına kaldığı yerden devam edemez. efsaneye göre, metruk fabrika yıkıntıları ve şehrin bütün kanalizasyonları, gittiği misafir evinde yırtılmış/kaçmış çorabı arasından parmağı göründüğü için hayatı kararan, yalnızlığa terk edilen profesörler, mucitler, fizikçiler, işadamları, eski türkiye ve kainat güzelleri ile doludur..


ps. kabul fotoğrafların konuyla uzaktan yakından ilgisi yok ama sizce de böylesi daha sağlıklı değil mi?




Tuesday, May 4, 2010

karma/karisik pizza

Gectigimiz ay yeni isim geregi, isin neredeyse ana arteri sayilacak, sezonun iskeletini olusturan ve geri kalanini sekillendiren bir operasyon icin yurtdisina, markanin merkezine gittik. En kaba hatlariyla gaye, birkac gunluk izleme ve gozlemleme surecinden sonra Cuma gunu saat 17 ye kadar yuklu miktarda siparisi dijital bir ortama girmek. Lakin on gun verseler gozlemleme sureci tam olarak bitmeyeceginden, isin bu dijital kismi ancak son bir-iki saatlik dilime sigdirilmak zorunda kaliyor. Tuhaf ve cikmaz bir denge kurma soz konusu... Isi garantiye alip daha erken yapmak, daha fazla fikir ve gozlemin gume gitmesi anlamina geliyor ki, bu durumda da dijital islemi besleyecek altyapiyla birlikte bu islemin degeri de azaliyor. Isin daha ilginci, ya da garibi, bahsettigim kurulu yapi ile ayni cati altinda olmamiz. Hani alt sistemin ana sistemi sarsmasi durumunda olusabilecek bir zahiyden nasibini alacak olan salt bizler degiliz.

Neyse, her an herseyin olabilecegini, birkac saniyede dunyanin degisebilecegini cok iyi bildigimi sanirken, bir saat icinde degisen ruhsal iklim beni hayretlerden kurtaramadi. Ne olduysa oldu, son noktayi koymadan once kontrol amacli aldigimiz raporlar birbirini tutmadi. Bu kez bir sey mi atladik paranoyasiyla isler iyice sarpasardi. Yere cakilmadan once mutlaka uyaniriz dusuncesiyle kabusun kendiliginden bitiverecegini sanirken, saat 17’yi gecti. Kendimi bir an Elizabethtown’da yanlis bir hamleyle calistigi spor markasina milyon dolarlar kaybettiren ve isten cikarilan esas oglan gibi hissettim. Hos, yeni oldugum icin buyuk ihtimalle olan is arkadaslarim Kaner ve Zelenka’ya olurdu (sanki gercek isimlerini versem tanimadiklar taniyacak, boyle sifreleyince de tanidik uc bes okuyucu onlari tanimayacak). Ben de belki onlara ayip olmasin diye istifa edebilirdim :S Panik tanrisi, butona coktan basmisti. Benden bina icindeki IT’ye gidip durumu izah etmemi, onlar bir yandan ugrasirken ek sure alip alamayacagimizi sormami istediler. Bu kez de kendimi Vanilla Sky’da, secmis oldugu “lucid dream” bilinc altinin sabotajiyla icinden cikilmaz bir hal alinca, kendisine salik verildigi uzere “tech support!” diye bagiran Tom Cruise gibi hissettim. Odaya girip girizgahi yapmamla, tarihte daha once vaki olmamis bir sey oldugunu ogrendim: Son siparis saati Turkiye’nin de icinde bulundugu ulkeler grubu icin 18’e ertelenmis. Bu kurtarici haberi yetki sahibi kisileri ikna etmis gibi sunarak kendime yontmayi dusundum, ama kimi kandiracaktim. Tamamen tesaduf. Diger pek cok ulkenin siparisi kapatilmisti bile. Evet, ne oldugunu anlamadan mudahil oldugumuz trajedyadaki “deux ex machina”miz IT oldu. Gerci en basta bizi bu belaya bulastiran da bizzat onlarin kurmus oldugu sistemin ta kendisiydi ya, neyse.

O endise ve panik dolu saatlerden sonra kardes sehir Erlanger’de (*) biraz soku uzerimizden atma, biraz kutlama, biraz biraz rehavetin tadini cikarma, biraz da operasyona ve Almanya’ya veda mahiyetinde Bruno adli bir Italyan restoranina gittik. Nedense onceki aksamlarda sahsim adina Pano ya da Victo Levi’de palazlanmis olan, kafamda hayal ettigim peynir tabagi – kirmizi sarap ortamini bir turlu yakalayamadim. Ya elma ve cevizle donatilmis, odak olmaktan uzak detaydaki yaprak inceliginde, ya da tat vermeyen tek cesit peynirin bulundugu tabaklar gelmisti. Ancak ozellikle Kaner'in bu konudaki anlamsiz israrimi takdir ettigini soylemesinden aldigim ruzgarla pes etmedim. Bruno, komsu blogcu dino gibi halka istedigini geri veren bir sahsiyetti :S. Ve sonuc olarak imdadima yetisti. Sahil kasabasindan donus gunu denizin dumduz bir carsaf misali kiskirtigilici gibi, son aksam Bruno gunlerdir uzerinde calistigim peynir – sarap lezzet isbirligini damagimiza sunmustu. Ha Bruno Italyanligi abartti ve pizzalar saat 11'e dogru geldi, ama olsun. Aradaki surecte aklima bir sey takildi.

/* Kafasina gore takilan, herseyi basite indirgeyen insanlara hep ozenmisimdir. Gecen gun bir taksiye bindim. Huyum kurusun taksiciyle geyige girmemeyi bir turlu beceremem. Hicbir zaman arka koltuk musterisi de olamadim. Yasimla orantili olarak buyumus olsaydim belki olabilirdim. Neyse, kendini hasta hissediyormus, sabah 1000 lik Augmentin'i cakmis, birazdan gecermis. Her kendini hasta hissettiginde bir tane 1000 lik Augmentin aliyormus, o da hastaliga engel oluyormus. Ona "kaptan, yaptigin yanlis. Antibiyotik oyle alinmaz, alinirsa da yarari olmaz, en az bir kutu bitirmen gerek, kendine daha fazla zarar veriyorsun" demeyi dusunurken agzimdan "sen isi cozmussun abi" cikti. Etkisi altinda kaldigim ve tibbi gercekleginden hicbir sekilde emin olmadigim, belki de bir palavra icin neden adamin rahatini bozayim ki? Aklindan su an "plasebo efekti" kalibini geciren varsa kocaman ayipliyorum. Yillardir aranan kalip bu muydu? Bunu bir kere duymadigim bir hafta gecirsem sinirlerimde plasebo efekti yaratir ve yatistirir mi acaba? Neyse, bu bahsettigim yukarida mevz-u bahis aklima takilan sey degil, yazarken aklima takilandi. */

Uzun zaman once okudugum, su an ismini animsamadigim gurbetci bir rap’cinin roportajini hatirladim. Almanya’da dogup buyudukten sonra yaban ellerde almis oldugu muzik egitimini ve islemis oldugu rap yetenegini oz memleketine ihrac etmek icin, bir plak sirketinin de araciligiyla, Istanbul’a yerlesmis genc bir rap’ciydi. Roportajin bir bolumunde, en cok da artik taklitlerinden sakinma luksune sahip olacagi donerin ana vatanina geldigi icin sevindiginden bahsediyordu. Lakin bu hayal sert bir kayaya carparak kirilmis. Tekrar tekrar kullanilan yagin ve kalitesi dusuk etin kokusundan midesi bulaniyormus, hicbir donerciye girmek istemiyormus. Sonuna kadar katiliyorum. Artik aslini yasatma askindan midir, batiya kendini kabul ettirme ve begendirme gudumlu milli duygularla yogrulmus etten midir, yoksa etin muhasir standartlardaki kalitesinden midir gurbette donerin daha iyi yapildigina inaniyorum. En basiti, benzinde oldugu gibi et fiyatinda da dunyada basi cektigimizden, disarida durumden veya pideden dusen et parcasinin pesinden -obur ya da ac gozlu degilseniz- kosmazsiniz. Bu doyuruculuk bile yurtdisi subelerimizi one cikaran bir detay.

Bruno’da yedigim pizza cok lezzetliydi. Aslinda cok bogazina duskun biri ve lezzet farklarini keskin bicimde duyumsayacak geliskin bir damak tadina sahip degilim. Cihangir’deki Miss Pizza’da da yemis olsam cok farketmeyebilirdi. Dusundum de, Italya’da pizza ya da makarna, Almanya’daki Bruno ya da Turkiye’deki harbi bir Italyan restoranindan cok daha iyi mi yapiliyordu? Bu lezzetlerin ana vatani, disarida tecrube ettiklerimizden ne kadar oteye gecerdi? Doner icin gecerli parametreler, lejyoner Italyanlar icin de gecerli olabilir miydi? Dusuncem muspetti. Boyle bir lezzet kulturunun orijini olduklari icin ana vatanlara selam olsun, ancak bence bu en iyisinin orada oldugu anlamina gelmiyor. Tum bunlari dusunurken zaman geciyor, ve volkanik hareketlerden peyda olmus kul bulutlari –eger koca bir yalan degilse- ertesi gun havalanacagimiz havalimanina dogru hizla ilerliyordu. Iki saat kadar sonra ucusun iptal oldugu bilgisi gelecekti. Ertesi gece de tum zamanlarin en kotu (lezzet fakiri damak tadimin dahi ayirdina varmayi iskalamadigi) Italyan yemegini bizzat, yolumun dusecegi aklimin kosesinden gecmeyecek Italya’da yiyecektim...




* Erlanger'in gobeginde, gorunce felegimin sastigi ve objektife davrandigim meydana Beşiktaş - Platz adi verilmis. Hikayesi de surada. Almancam yetmedigi, hatta hic olmadigi icin bilgi veremiyorum. Zaten gizemi kaybolsun da istemiyorum. Yine de ilginc birseyse, Almancasi olan biri hikayeyi yorum olarak girebilir. Hatta bence hikaye her turlu yaratici yoruma acik, Almanca bilmeyenler de wilkommen :S

Friday, April 30, 2010

let’s lynch the landlord

Ev sahibi – kiraci iliskisi herhalde dunyevi hayatin en tuhaf dinamiklerine sahip iliskilerinden biri. Fazla sertlige gelmeyen ama fazla samimiyeti de kaldirmayan, isler yolundayken saygi yuklu, sarpa sardiginda ise insaniyetin firar edebilecegi kirmizi ince cizgi, ya da cambaz ipi. Ben de bir ev sahibiyim. Rahmetli annemden bana bir ev kaldi. Fakat ev benim degil :S Dahasi, kirasi da cebime girmiyor. Biraz tuhaf bir hikaye oldugunun farkindayim. Soyle ki, yillarca oturdugumuz evin sahibi annemin cok sevdigi eski bir tanidigiydi. Kadin Fransa’da yasayan, kocasini yillar once kaybetmis, klasik bir gurbetci aliskanligi olarak tum kazandigini Istanbul’da gayrimenkule yatiran ve muhtemelen oranin sosyal kosullarini birakip asla buraya donmeyecek, eger amac yatirimsa da bunun donusunu cok fazla hissetmeyecek biri. Kokleriyle arasindaki bagi bu sekilde kuvvetlendirdigine inaniyor kanimca. Daha sonra biz o evden cikip kendi evimize tasindigimizda, onun ricasiyla kira ve kiraciyla ugrasma isi anneme devroldu. Annem vefat edince de bana... Miras kalan evin kendisi degil, sorumlulugu oldu. Is sadece para toplamak olsa neyse, emlak vergisi var, kiradan dusulecek mecburi harcamalar var, apartman giderleri var, demirbasi var, var oglu var. Aklinizdan “acaba bu isten hic mi cikari yok, indiragandi yapiyor mudur” gibi dusunceleri gecirdiginizi duyar gibiyim ve sizi cok ayipliyorum. Aklimdan gecmedi degil :S Ama annemin oturtmus oldugu seffaf mali yonetim modelinin (bankadan ay ay hesap hareketleri bilgisi, masraf dekontlari, faturalar vs) buna izin vermesine olanak yoktu.

Kiraci, kocasindan bosanmis, kiziyla yasayan bekar bir kadindi ve ev sahibini biziz saniyordu. Cunku inanisa gore gercegi bilmesi durumunda isi savsaklayabilir, kirayi aksatabilirdi. Gercekten alti ay kira vermese ne yapabilirdim ki? Ev sahibi kadinin gelip ugrasacak durumu da yoktu. Sadece yilda bir tatile geliyordu, onda da yil icinde birikmis parasini veriyordum. Esasinda annem abartiyor, her ay basinda aldigi parayi bankadan cekiyor, goturup bir de avroya ceviriyordu. Ben o kadariyla ugrasamazdim, en bastan soyledim. Hesap hareketlerini de bankadan degil, yilda bir internet bankaciligindan cikti olarak alip verdim. Her ne kadar yakin bir tanidik olsa ve cikarlarini gozetse de, ev sahibi gayri menkul zengini oldugu icin annem bu konuda –biraz da kiraci ve kadin dayanismasindan yollu- Robin Hood’luktan da geri durmamis ve ederinden dusuk bir rakama kiraya verme konusunda insiyatif kullanmis, gercek ev sahibinin rizasini da almisti.

Tabii yonetim degisince tum kurumsal yapida da gedikler olustu. Ilk alti ay cok savsakladim. Benim hamurumda insanla ugrasmak hic yok. Sirf ilan vermeye ve insanlara gostermeye usendigim icin muhtemelen arabamin son sahibi olacak ben, kalkip hem de bir baskasinin evi icin ucuncu sahislarla ne kadar yuz-goz olabilirdim. Ancak altinci ayin sonunda artik o donemki bosluktan midir bilinmez, farkli bir kafaya girip, ehil bir iktisatci triplerinde hesap hareketlerini titizce incelemeye giristim ve sallanmakta olan bir mali tabloyla karsilastim. Belli ki ilk icraatim radikal olacakti; iki aylik kira eksikti. Klasik otomatik talimat hikayesi. O an hesapta para gormemis, yatmamis filan. Bankadan beni arayip, gunahlari boynuna, kiracinin adina ozurler dilediler. Is zamma filan geldiginde, ya da her firsatta kazandiginin anca ayi kurtarmaya yettigini soyleyen kiracinin hesabindaki boyle bir oynamayi, ya da durgunlugu hissetmemis olmasi pek inandirici degildi. Yersen iste. Yememistim.

Sonrasinda benzer sacma sapan hikayeler oldu. Yok kapiciya vermis, kapici bir kismini yemis ve ortadan kaybolmus. Yok efendim banka havalede otuz liralik bir komisyon almis, o nedenle eksik yatirmis ama mantik olarak zaten bunun kiradan kesilmesi gerekiyormus. Buna benzer sayisiz iddia ve bahanelerle muhatap olmak durumunda kaldim. Hani Everyone’s Got One, eyvallah, ama bir evsahibi egosu gelistirecegim aklimin ucundan bile gecmezdi. Yalan yok, aptal yerine konmusluk hissinden birkac kez arayip tirad bile gectim. Emekli olmasina ragmen calisan, genc sayilabilecek, hergun isine arabasiyla gidip gelen modern bir kadinin dunyadan ve teknolojiden bu kadar bihabermis gibi davranmasi sinirime dokunuyordu. Dahasi, eger arayip canini sikacak bir sey soylerseniz muthis bir gurur refleksi gosteriyor, sizi bu incinmisligine inandiriyor ve kendinizi asagilik, allahin belasi pinti bir ev sahibi gibi hissediyorsunuz.

Yine de bir sekilde gecinip gidiyorduk, ta ki arayip evden cikacagini soyledigi gune kadar. Emanet ev basima yikilmisti. Dedim ya, boyle bir iliskide yer almaktan yeterince hosnutsuz oldugum yetmiyormus gibi, simdi de kiraci sececektim. Belki bir adaletsizlige imza atacak, belki ihtiyaci olan birini geri cevirecek, belki hic ihtiyaci olmayan birini ihya edecektim. Hicbir cikarim yokken vicdanimin esiri olacaktim. Uc dort kisiden sonra tirlattim. Kimi kirada anlasiyor, turlu turlu masraflari kabul ettirip kiradan dusmeye calisiyor, kimi tum masraflari ustlenecegini ama bir yil boyu kira vermeyecegini soyluyor, kimi evi oldugu gibi bir onceki kiracidan bile daha dusuk miktara tutmaya calisiyor. Aslinda hep kiraya verilecek evleri imceleyen bir kurulun olmasi gerektigi ve belirledigi masraf/tadilatlarin ev sahibi tarafindan yapilmasini zorunlu kilmasi gerektigine inanmisimdir. Bu konuda utanilacak ve sefil durumdaki evleri gayet olagan bicimde kiralamaya calisan yuzsuz ev sahipleri biraz talim olurdu belki. Neyse, baktim bu pazarliklar da midemi bulandiriyor, ev sahibini arayip bende birikmis olan parasini tadilata yatirmam gerektigini soyledim. Amacim tertemiz evi anlastigim rakama kiraya vermek, aylar sonra hesaba baktigimda ay sayisinin kirayla carpimi kadar parayi gormekti. Sagolsun hic itiraz etmedi. Sagolucak tabi, sanki babamin evi. Evin tum tadilat isini de tanidik bir aile ustasina peskes cektim :S Evin sahibinin biz olmadigini biliyordu, bu nedenle pazarlik gucum cok yoktu. Ama bir yandan sorumluluk mirasi da vardi. Bu nedenle ustaya “hak gecmesin”, “bak yetim annesidir”, “coluk cocugunun [en genci 35 yasinda] nafakasi…”, ev sahibine de “usta cok degerli bir insan”, “asla haram yemez” gibi ucuz ve ajite halk edebiyatiyla aman vermedim. Artik hem ev sahibi, hem araci, hem de ustaydim. Hatta ustune evin kiracisi olmayi bile dusundum. Hakikaten guzel olmustu.

Hersey bittiginde buna gercekten degdi. Usta da, ev sahibi de, araci da, kiraci da kazandi. Can sikici detaylardan yalitilmis, sadece kira rakami uzerine konusabilecegimiz bir konuma geldik. Eger bir kiracidan hic haber almiyorsaniz, o kiraci iyidir derler. Su an, eger halen hayattaysa :S, oyle bir kiraci oturuyor. Seytan kulagina kursun, bir degisiklik daha olursa kadindan zorla vekalet alip evi satip parasini da swift yapmayi dusunuyorum. Elbette komisyon masrafini keserim, dogrusu bu :S

Tuesday, April 27, 2010

horn intro

Haberi okurken kafamdaki arka plan muzigi Modest Mouse’un “Good News…” albumlerine giris parcasi Horn Intro’ydu. Boynuz Jose Tomas’a girerken, onlar da zihnime o kulak tirmalayici kornayla giriverdi. Elim ise okuma esnasinda ve uzunca bir muddet sonrasinda, kasigimda kaldi. Karizmatik matador Jose Tomas, Meksika’daki arenada belasini azgin bogadan bulmus, boynuzu on santimetre kadar kasigindan iceri buyurmus. Baya baya olumden donmus. Yogun kan kaybi yasamis, kani neredeyse komple degismis.

Ne zaman bu konuyla ilgili bir seyler yazacak olsam aklima “bize medeniyet dersi verenler…” , “kurban kesmeyi vahset gorenler…” tandansli, isin ahlaki ozunden soyut, rekabetci kontratak yorumlar gelir, vazgecerim. Bu kez haberin de vesilesiyle parmaklarim momentum kazandi. Bu dupeduz vahsetin, bir ayini andiran bu adaletsiz rituelin boylesine olagan bir eglence anlayisi olarak sunulmasini, dogmatik bir kulturel kod olarak kabul gormesini aklim hicbir zaman almaz. Hele giyim-kusamdan romantizme, kitlesel ilgiden gucun sembolune etrafinda sekillenen zengin kulturun varligi vahsetin ta kendisiyle yurek kaldirmaz bir tezat olusturuyor. Bu hayvanlar intikam bilir mi, toplumsal bir bellekleri var midir bilmiyorum ama arada unlu olup arenayi kan golune cevirmeyi bir sekilde beceriyorlar. Buna son vermek ne otoritelerin, ne de katliam istahli binlerce vahset taniginin sagduyusuyla gerceklesecege benzemiyor. Hicbir insan evladinin yasami yitsin istemem; zaten Tomas’a komaz, yirtmis kefeni, ama olumcul olmayacak sekilde bu hadiselerin sayisi artsin da genc matadorlar rahatsiz olsun, sapkalarini onune koyup “bu is tehlikeli mi olmaya basladi?” deyip kendini baska meslek kollarina yoneltsin diye “wishful” dusunmuyor degilim.

Bu cehalete ve otekiye/ucubeye karsi zafer eylemini doyumun merkezine alan sozde sporu en iyi, 1960li yillarda cekilmis Kanada yapimi bir belgesel olan “Le Sport et les Hommes”a yazmis oldugu tekstle, Roland Barthes acikliyor sanirim. Internette var mi acaba diye aratmaya tenezzul etmeden ve usenmeden, elimdeki kitapciktan buraya buyuk bir zevkle geciyorum. Bir nevi yazarak calisiyorum ki kafama daha iyi girsin.




What needs have these men to attack? Why are men disturbed by this spectacle? Why are they totally committed to it? Why this useless combat? What is sport?

Bullfighting is hardly a sport, yet it is perhaps the model and the limit of all sports: strict rules of combat, strength of the adversary, man’s knowledge and courage; all our modern sports are in this spectacle from another age, heir of ancient religious sacrifices. But this theater is a false theater: real death occurs in it. The bull entering will die; and it is because this death is inevitable that the bullfight is a tragedy. This tragedy will be performed in four acts, of which the epilogue is death.

First, passes of the cape; the torero must learn to know the bull –that is to play with him; to provoke him, to avoid him, to entangle him deftly, in short to ensure his docility fighting according to the rules.

Then the picadors; here they come, on horseback at the far end of the ring, riding along the barrier. Their function is to exhaust the bull, to block his charges in order to diminish his excess of violence over the torero.

Act Three. The banderillas.

A man alone, with no other weapon than a slender beribboned hook, will tease the bull: cal out to him… stab him lightly… insouciantly slip away.

Here comes the final act. The bull is still the strongeri yet certainly die… The bullfight will tell men why man is best. First of all, because the man’s courage is conscious: his courage is the consciousness of fear, freely accepted, freely overcome.

Man’s second superiority is his knowledge. The bull does not know man; man knows the bull, anticipates his movements, their limits, and can lead his adversary to the site he has chosen, and if this site is dangerous, he knows it and has chosen it for this reason.

There is something else in this torero’s style. What is style? Style makes difficult action into a graceful gesture, introduces a rhythm into fatality. Style is to be courageous without disorder, to give necessity the appearance of freedom. Courage, knowledge, beauty, these are what man opposes to the strength of the animal, this is the human ordeal, of which the bull’s death will be the prize.

Furthermore what the crowd honors in the victor, tossing him flowers and gifts, which he graciously returns, is not man’s victory over the animal, for the bull is always defeated; it is man’s victory over ignorance, fear, necessity. Man has made his victory a spectacle, so that it might become the victory of all those watching him and recognizing themselves in him.