Monday, April 20, 2009

monday

Friday, April 17, 2009

friday

beyazit ozturk'un canlandirdigi pespaye cuma karakterine deginmek istemiyorum. ya da azicik degineyim, issiz bir adadayken issiz bir adaya dusecegi senaryosundan hareketle; kredi, tc kimlik no vs. dusunen (cep telefonuna itirazim yok)adami en yakin palmiyeye baglayip, ekvatoral gunesin merhametine birakmak lazim.

bugun guzel bir cuma, ve belki de yilin ilk gunesli ve sicak cuma'si.

acaba philedelphia'da da oyle midir?


haftanin son calisma gunu, bahar gercek yuzunu nihayet gosterdi.

o halde aklinizin bir kosesinde bulunmasinda sakinca yok;

“Ne kadar az yer, içer, kitap okursan, tiyatroya, dansa, meyhaneye ne kadar az gidersen, ne kadar az düşünür, sever, kuram yaratır, şarkı söyler, resim ve eskrim yaparsan, o kadar fazla sermaye biriktirirsin; mezar böceklerinin ve toprağın yok edemeyeceği hazinen o kadar büyür. Kendin ne kadar azalırsan o kadar çoğa sahip olursun; kendi öz hayatını dile getirmenle dışsallaşmış hayatını dile getirmen ters orantılıdır; yabancılaşmış varlığın gitgide büyür.” KARL MARX (1844 Elyazmaları)

Thursday, April 16, 2009

dunyanin orta yerinde bu nasil bir cumhuriyettir?

su siralar televizyonda araliksiz donen, ucak bileti kazandiran kredi karti reklamlari sanirim hepimizin dikkatini cekmistir. dar bir mesafe ve iki nokta arasina sIkIsmis, gunlerin birbirinden ayrilamayacak kadar birbirine benzedegi, renksiz, eglencesiz, yalniz...yani berbat bir hayatiniz oldugunu abartarak yuzunuze vuran; ote yandan edineceginiz bir kredi karti ile nasil da ozgur, mutlu, nur yuzlu bir insana donusebileceginizi mujdeleyen bu daraltici, bogucu reklamlari iskalamis olmaniz pek kucuk bir ihtimal. bir kere, benim o kadar kotu bir yasantim yok. kabul, hepimizin sikayetleri, kendimizle ve baskalariyla sorunlari var. fakat hayat aslen hic o kadar tek duze degildir. ustelik, bir haftaligina maldivlere gitmek ya da orta afrika'da safari'ye cikmak kimsenin hayatini degistirmez. olsa olsa facebook'a ekleyip hava atacaginiz tonla fotograf cekersiniz. tabii seyahat etmek, gezmek, gormek, herkesi etkiledigi gibi biz alterednative ikilisine de heyecan veren eylemler. biz de cocuklugumuzda haritada ulke/sehir bulmaca oynadik, atlaslarda ulkelerin bayraklarini ezberledik.


simdilerde fena halde ilgimizi ceken bir oyuncagimiz var. blog'a ekledigimiz sneaking around fasilitesi altindaki haritada alterednative'e giris-cikis yapan internet kullanicilarinin cografi konumlarini inceliyoruz. turkiye'nin cogu yerine ulasmayi basardik. kuzey ve guney sahil seridinde zayif gorunsek de ozellikle buyuk kentlerde kok salmaya basladik. edirne'nin batisinda, avrupa olceginde kuzey bolgelerde belli bir etki alanina sahipken ne yazik ki akdeniz havzasinda cok zayifiz. buraya sizmak adina, ispanyol ve italyan kontaklarimizla gorusme halindeyiz... kuzey amerika'da east-west yayiliyoruz ancak ic kesimlerde varlik gosteremiyoruz. asya'ya kirginiz. bu tablo onlara yakismiyor. kiev'in istikrarindan ve aramiza baku'nun de katilmis olmasindan ayrica memnunuz. haydi cin, haydi hindistan, haydi okyanusya! cok daha iyisini yapabileceginizi biliyoruz...

ote yandan dunyanin orta yerinde, gana aciklarinda bilinmeyen bir ada'dan (arkamda asili duran koca haritadan baktim, oralarda bilinen bir ada yok. sao tome'nin batisinda bir yerler burasi)aldigimiz sinyal bizde tedirginlik yaratiyor. bu sabaha kadar, okyanusun ortasindaki bu gizemli 'unknown' yerden '1 visitor' imiz varken, bu sayinin artik 2 oldugunu ogrendik. Oradakiler, size sesleniyoruz, yardima ihtiyaciniz varsa bize koordinatlarinizi vermeniz yeterli. atlar geliriz, sizi kurtaririz, ve sonrasinda hep beraber mutlu bir hayat sureriz. yok orasi lost adasi gibi bir yerse, bizim kafamizi bulandirip hayatimizi alt ust edecekseniz hic bulasmayalim. zaten lost'un da 3. sezonunundan sonrasini izlemedim. konunun nerelere geldigini hic bilmiyorum. bir turlu cozulmeyen ve giderek giriftlesen tonla gizem, en sonunda beni isyan ettirdi. locke'mus, sawyer'mis, ilgilenmiyorum... beni bu islere bulastirmayin.

Wednesday, April 15, 2009

rezzan teyzeye mersiye

Sadece biraz eglenmek istiyorduk. Nihayetinde hepimiz bir sabah uyanip istikametin okul oldugunu ogrendigimizde icazetimiz alinmadan, esasen ne menem bir esik atlamakta oldugumuzun farkina dahi varamadan dunyanin ciddiyetine firlatilivermistik. O halde zorlandigimiz “buyume” edimi icinde aykiri buyume yollari aramali, o sıkıcı arada kalmislikda farkli bir varolus sekline kendimizi inandirmaliydik. Siddeti vasatin altinda, ozde velet gangsterler Bugsy Malone -sozde eriskin haydutlar Snatch arasi bir cizgide buyusune kapildigimiz suc dunyasinin tadina varmak yani... Zil calmaca, cam kirmaca, lastik patlatmaca eski hazzi vermediginde, giderek kabaran istahimizi doyuracak buyuk capta islere tamah etmeye baslamistik. Eh, yillar icinde basili yayin ve kitlesel iletisim araclarindan zulaladigimiz tecrubeleri damitip elde ettigimiz karisimlarla kafayi bulma zamani da gelmisti.

Hayal gucumuzun karsisinda tek engel vardi: Vicdanimiz... dersem biraz melodram tonu yakalar, meylettigimiz sutlac kivamindaki sebepsiz her siddet eyleminin ruhumuzda actigi onulmaz yaradan filan girisirim diye dusundum. Dusundum de, saniyesinde kendi riyakarligimdan utandim. Insanliktan cikmaya tesne bireylerden kurulu kolektif herhangi bir harekette hangi ortak vicdandan soz edilebilir? Dile gelmeye yeltenmis her vicdani muhakeme klandaki bir otekinin “sen aksam git ilik sutunu ic” meali alayciligiyla derdest olup etkisiz hale geliyordu. Vicdan citasi da etik baglamda artik bir yuksek atlama cizgisinden anca “tıfıl bülü”nun altindan gecebilecegi bir limbo cubuguna donusmustu bile.

Rezzan Teyze yan daire komsumuzdu. Her fani gibi elbet bir gun ben de olumle tanisacaktim. Lakin Rezzan Teyze’nin kocasinin hakkin rahmetine kavusmasi, bu gercekle bu kadar yakinimda ilk kez tanisan benim icin, cocukluk cagimi tam orta yerinden biraz erken boldu. Olume dek gecen surede taniklik ettigim emekli ve cocuksuz ciftin yasadiklari aktif ve tek-vucut hayat pek cok izleyici icin onlarinkini rol-model bir evlilik kiliyordu. Akla gelebilecek her yere (ama her yere; bakkal, nalbur, kuafor, mavi tur, maraton vs.) birlikte gider, hep el-ele dolasirlardi. Kocasi mozaik sanatiyla ugrasir, cimbizdan hallice edevatlarla milimetrik cam parcalarindan yarattigi kocaman eserler duvarlarini kaplardi. Tabii Rezzan Teyze’nin her bir eserin yapim surecindeki sanata ve sanatciya verdigi destegin altini cizmek gerekiyor. Velhasil kocasinin hayattan erken emekliligi, Rezzan Teyze’nin yarisinin kaybi demek olurken, belki de onun bedenen degil ama ruhen hayattan emekliligi anlamina geliyordu.

Ne mumkun? Biraz frankofonik olduklari icin basta Avrupa olmak uzere gezip gormedigi ulke, katilmadigi tur, gitmedigi diyar, kirmadigi ceviz kalmadi. Travmadan kacisin ve bastirmanin yansimalari uzerine kafasi pek cakozlamayan ben ve mahalle arkadaslarim bu duruma epey icerliyorduk. Saniyorum bu biraz da gaipteki magdur hemcins refleksiydi. Yalan yok, hayattan hala bu denli zevk alabilmesinin bizde yarattigi hayal kirikligi kadar, kesintisiz tam devir donen degirmenin suyunun kaynagina da kafa patlatiyorduk. Hani kocasinin varlikli bir aileden geldigini ve cogumuzun kiraci olarak oturdugu sirali uc apartmanin adlarinin onlarin soyadindan turedigini biliyorduk. Ama biz duyarli ve adaletperver insanlar, muslugun sen dul Rezzan Teyze’ye bu kadar comert davranmasini dogrusu pek adil bulmuyorduk. Eh, kafamizda bir ampul yanmisti bile...

Madem ki Rezzan Teyze’nin su durumda en iyi dostu mutevazi servetiydi, en heyecanlisi da buna kastetmek olacakti. Elimizde santaj unsuru olusturacak bir bilgi yoktu. Ama bu, yalniz ve savunmasiz orta yasli kadina bir tehdit mektubuna mani olamazdi. O aralar baska dolaplarla yogun olmamiza karsin, uc kisiden olusan bir ekip carcabuk tam zamanli olarak bu ise atandi. Gundelik isleri bir gunlugune de olsa aksatmak durumundaydik. Ama egzosuna elma yerlestirilecek misafir arac muhakkak bir gun yine misafirlige gelirdi. Eldekilerden derme-catma bir produksiyon yaptigimiz ise saygisizlik olacagindan ben, Levent ve Bulent bu dusuk butceli produksiyonun gereclerinin temini icin kirtasiyenin yolunu tuttuk. On adet cizgisiz dosya kagidi, bir makas, uc farkli renkte tukenmez kalem, dumenden bir kac posta pulu, iki de zarf aldiktan sonra kirtasiyecinin her alisveriste uyguladigi psikolojik baskiya aldirmaksizin her bilincli vatandasin ve Erol'un yaptigi gibi fisimizi de aldik. Artik vazifemizi ifaya hazirdik.

Mektubun ana fikri de hazirdi: Rezzan Teyze, yuklu bir meblagi belirlenen gun ve saatte Erenkoy tren istasyonu yanindaki Tac Spor’un raylara bakan tel orgulerinin dibine birakacak, polise haber verecek olursa da basina gelecekleri hayal etmeye dahi curet edemeyecekti. Bu fikri bir yerden duyumsamis miydik, yoksa hakikaten bu is icin mi yaratilmistik bilmiyorum ama mektubu uc farkli kalemde, her birimizin ayri ayri uc farkli el yazisiyla icra ettik. Uce bolup ayri ayri kaleme aldigimiz cumleler bile oldu. O ana kadar herhangi bir iletisim aracindan gazetelerden gipur kesme dumenine denk gelmis olsak emin olun onu da uygulardik. Ancak ilk birkac denemede cizgisiz dosya kagidinda cuvalladigimizi ve ortaya cikan ikna kabiliyetinden yoksun ilkokul duzeyindeki acemice isi gorunce altina koyup hiza almak icin bir cizgili dosya kagidi farz oldu. Kirtasiyeden temini icin Bulent’i sectigimizde Bulent posta koyup “ben bu iste yokum” demeye getirircesine evinin yolunu tutsa da, on dakika sonra pinti annesinin peynir aromali pogacalariyla geri dondugunde herseyi unutup hep birlikte yola koyulduk. Zaman birlik olma zamaniydi. Ancak Bulent’in gorevin kutsiyetine ihanet eden davranisinin ilerki gunlerdeki cezasinin geregi dusunulmustu: Yapilacak uzak bir yolculukta (erenkoy-kadikoy), bir kose donumunde atlatilacak ve boylece yabanci bir semtte yapayalniz birakilacakti.

Gorev tamamlanmis, oglen dort sularinda mektup posta kutusuna atilmisti. Surecin kendisinin heyecanina kapilmis bizler muhtemelen ciddiye alinacagimizi aklimizdan dahi gecirmedigimizden, ok yaydan firladiktan sonra ortak vicdanda sarsintilar basladi. Ozellikle benim icime dogan sıkıntı olacaklarin habercisi gibiydi. Ne ki yasli bir insanin servetine, onun nesesine dahi kastedecek tiynette cocuklar degildik. Aksam altida yemek icin eve gittigimde Rezzan Teyze’yi bizim evde, yari baygin halde kolonya ile teskin edilir halde buldum. Arada icmeye calistigi gozumden kacmadi. Titremeye baslamis, elim ayagim bosalmisti. Oracikta can verecek diye yuregim yerinden firlayacak gibi oldu. Utanmasam bayilabilir ve ayni muameleden talep edebilirdim. Telkinler bunun bir esek sakasi oldugu yonundeydi, lakin Rezzan Teyze kurban psikolojisine tav oldugundan midir bilinmez, abartili bicimde ayilip bayilmaktan yilmadi. Yetiskin bir erkek garantisi gerekiyor olmali ki, babam eve gelince en alayci ve profesyonel tavirla duruma el koyarak butun endiseleri bosa cikaran argumanlarla onu ikna etti. Icinde bulundugum dehseti goren babamin bana firlattigi mana dolu, azarlar cinsten hinzir bakisi ve biyik alti gulusu de unutamam. Annemin gozunde en ufak bir suphe duymayacagi kadar saftim, ama o durumu cabucak kavramisti. Ve acikcasi, sucluluk duygusuyla bastirmaya ugrastigi, ama saklayamadigi bir takdir de gormuyor degildim. Iyi bir is cikaran o keratayla gurur duyuyordu, bundan emindim. Yo hayir, Rezzan Ablasi gittikten sonra felegimi sasirtan sille bunu golgelememeli.

Ertesi gun cete uyeleri mizanseni tum ayrintisiyla defalarca anlattirdi. Ben de her defasinda sanki daha once atlamisim da o an hatirlayivermisim gibi uzerine yeni enstantaneler koydum da koydum (Rezzan Teyze’nin polisi aramak uzere telefona davranmasi, her seferinde tekrar bayilmasi gibi). Gunun sonunda en destansi/etkileyici versiyona ulasmistim. Nihayet amacina varmakla beraber kimsenin olmedigi kusursuza yakin bir is cikarmanin kolektif doyumunu yasiyorduk. Ancak bir yandan cocuk olmanin gerektirdigi gunluk vecibeler devam ediyordu ki, bu hayatin en aci yaniydi. Yine uyanma, o buyulu dunyadan asagilik bir boyuta yolculuk zamaniydi. Ablama karsi gelecek, soyledigini yapmayarak gucune meydan okuyacak fiziksel gelisimimi henuz tamamlamistim. Ve biz zaferin sarhoslugunu yasiyorduk ki, ablam cok gecmeden yine parfumerideki kizlarin karsimda gevrek gevrek gulup arkamdan alay edecegi, artik ne ise yaradigini bildigim malzemeyi alma isi bana yuklemisti bile:

“Canim, kap su parayi, bi kosu cam sakizi al... Cabuk!”



Not: Levent kardesimden gectigimiz aylarda aldigim ve ne zamandir niyetlendigim hikayeyi klavyeye alma konusunda harekete geciren habere gore; 15 Aralik 2008 gunu Rezzan Teyze hakkin rahmetine ve Ruchan Amca'ya kavusmus. Soylenmeyen soz agirlasir. Vefatin cok oncesinde dahi gec kaldigimi dusunurken; simdi merhumun hayatini iskalayacak kadar gec kaldim ozur dilemekte... R.I.P. Rezzan Teyze.

Tuesday, April 14, 2009

elinde paleti, ressam Goldie

goldie bir zamanlar epey havali bir herifti. muhtemelen hala da oyledir. kiyak bir dj olmanin yaninda, bjork'le "mutlu bir birebariligi" vardi. seneler icerisinde kendisinden giderek daha az haber almaya, o guzel yuzunu yalnizca ve nadiren ekranda gormeye basladik. daha sonra mektuplari da kesti, xmas'ta da dahi kart atmaz oldu ama yine de, hic kizmadim ona.

bana uzun gibi gelen sessizligi esnasinda meger resime el atmis. 4 nisan 2009'da pek tabii londra'da acilan sergisinin adi the kids are all riot. elestirmenlere gore en iyi ihtimalle 'vasat' bir sergi ile karsi karsiyayiz. soyle bir bakinca, hakikaten cliche isler. kendi vesikaligini dort farkli renge boyayip onu da asabilirmis gibi... hatta facebook'ta profil fotografi da bu olsun.

tabii bu demek degil ki goldie'yi artik sevmiyoruz, hayal kirikligina ugradik, yikildik filan... yok oyle bir sey, kendisinin hala bol miktarda kredisi var bende. denemeye devam etsin, basta picasso'ya da "ne la bunlar?" diyenler olmus :S

pr namli bir celebrity sitesi acilisa gidip bazi resimleri fotograflamis, buyrun goz atin.

bonus track: ian brown delici bakislar






















































































Thursday, April 9, 2009

inner circle

Yerimden bir kalkabilsem… Bırak düşünmeyi! Kırdın kafayı düşünecek akıl mı kaldı... Yaşındaki onlar basamağı feci sıkıştırıyor, değil mi? Babamın bana baba olduğu yaştayım. Bu çok a.s.a.p. bozucu bir kırılma noktasına benziyor. Artık babamın yaşı asla benim yaşımın iki katından fazla olmayacak. Artık aramizdaki yaş farkından bana bir abi-abla değil, anca pataklamaya doyamayacağım bir kardeş peydahlanırdı. Boş geç bu hezeyanı. Ezelden beri gencine alıştığın David Bowie ne yapsın? Gerçi yapacağını yapmış muhterem. Ölümü onun kadar huzurla kucaklayacak bir insan evladı daha çıkar mı? El ayağa düşmese bari... Faşist Alain Delon’un “yaşlanmaktan o kadar nefret ediyorum ki, her an intihar edebilirim”dediği günden beri intiharını bekliyorum, en az yirmi yil oldu. Hem faşist hem geri vitesçi. Dur dur… Az önce eko’nun yaptığı espriyi hatırla. Felaket komikti di mi? O an gülseydin işte, beton kafa! Ama neydi?.. Ne neydi? Micheal Jackson kapattığı sinema salonunda Jurrasic Park’ı çocuklarla mı izlemişti hakkaten? Movenpick’i kapatma davasi kişisel yargıma intikal etmiştir. Dur şimdi. Adem ile Havva ilk iki insansa, çocukları arasında ensest olmadan bugünlere nasıl geldik? Kış kış cinler kış kış. Kafam üşüyor. Bu erdo’nun bir zamanlar gitar çalmaya çalıştığına yemin ederim, ama dava şahitsizlikten düşer. Sahi benden başka gören yok mu? Asıl soru, babam Beşiktaşlı olmasaydı da Beşiktaşlı olur muydum değil. Asıl soru; babam neyse ömrü billah onun tersi olmaya ant vermis ben nasıl olmuş da Beşiktaşlı olmuşum. Dayatma yoktu, cevap orda. Sadece baskı vardı. Çok “muazzam” (baba allasen git başımdan) bir durum. Tele Pazar programı içinde doksan dakika naklen futbol maçına alışmıştık da, kainat güzellik yarışması devre arasında Running Man’in işi ne? Sakallı bebeğin mesajları çok evrenseldi, yeterince ciddiye almadık galiba... Total Recall’un ya abimin anladığı versiyon doğruysa? Çok ikna olduğum için kendi versiyonumu aklımdan silmiştim. Şimdi fellik fellik arıyorum, onun ne anladığını da hatırlamıyorum. Soruyorum da o da hatirlamiyor iblis. Ödüm patlıyor biri fikrimi sorarsa diye. Birinin dilinde Elvis “Castello” iken, Jean Paul “Belmando” olur. Amo, hep ne yaptığını biliyor gibiydi. Her seçimi, tarzının özenle damıtılmış bir eldesi gibiydi. Ama hiç soramadım minyatür kale maçlarıında kasten mi burnu delikli ayakkabı (nike –gerçekten- air) ile oynuyordu. Ragga Oktay’dan çekmedim Nejat Alp’den çektiğim kadar. Anlamadım, anlamadım... Bizim kainatin güzeli Julide Ateş’in bugünkü konuğu da burç yorumlarıyla Rezzan Kiraz… Ama neden tahayyül etmeye çalışınca kafamda Füsun Önal’ın siması canlanıyor? Kim derdi zamanında maytap geçtiğimiz Musti herzesi Hello Musti markası altında trend olacak; ufacık bir cüzdanına yüz lira vermek için insanlar birbiriyle yarışacak, kim derdi. Ah o gıcır yüzlükler. Her bayram verirdi Rezzan Teyze. Tüfekle vicdan telime dizili azap kuşlarından birine ateş etsem kaçı kalır? Evet evet. Buldum şurama oturan öküzü! Kütle kaybedeceğine her geçen yıl semiren öküzü… Rezzan Teyze! Ne olur affet beni. Öküz dediğim için değil. Tümce dizilişi yanlış anlamaya mahal verdi herhal. Anladığın bir şeyi değiştirmem o günler de imkansızdı, şimdi anla neden hiç izahata girişmemişim. Affet o mektup için. Hepsini anlatacağım. Yargı organınla da ilgilenmiyorum, ne pahasına olursa olsun anlatacağım. Push it push it some more. A la la la la long. Bak buna dans ederim işte. Yerimden bir kalkabilsem …

Tuesday, April 7, 2009

artiz misin? ner'desin?

hazir kaynak, ilham vs demisken;







ne oldu art-ist e? esasinda cok fazla 'kendimi buldugum' bir dergi degil(di) ancak, uzerimde ufuk genisletici bir etkisi oldugunu da belirtmeden gecemeycegim. belki ucundan ilgili ancak yine de buyuk oranda yabanci oldugum bir manzaraya acilan dar bir pencere gibi(ydi)... ogrendigimiz pek cok seyi hala mecmua'lara borculuyuz. art-ist benim icin fazla yukluce ve tonajda agir bir dergi olsa da, icerisinden birseyler secebiliyor(d)um, sizinti biciminde de olsa beslenebiliyordum. icerik duzeyi ve konu secimi genel olarak beni asiyor(du), isin asli en cok da bu yuzden ilgimi cekiyor(du).

kitabevilerine eskisi kadar sIk ugramiyorum kabul, ama ugradigimda da dergi raflarinda art-ist i epeydir gormuyorum. sanirim yayin hayatina son verdiler. yap'cak birsey yok. elveda ve butun o baliklar icin tesekkurler.

bir yerde bir hata var

baska siteleri tanitmak gibi bir adetimiz olmadi, hatta herhangi bir adetimiz oldugunu da sanmiyorum. tabii bu adet, orf, gelenek, anene gibi kusaktan kusaga gecmis geleneksel degerlerimize, bizi bir toplum yapan, harici ve dahili dusmanlarimiza karsi tek vucut olarak durmamizi saglayan tarihsel mirasimiza karsi saygisiz ve/veya ilgisiz oldugumuz anlamina gelmez :S sozun hakcasi, alterednative ikilisinin duzenli olarak takip ettigi pek az internet kanali, kaynagi var. suphesiz sasirtici, sofistike, kaliteli, buyuleyici, basyapit vs. gibi sifatlari hak eden sayisiz site su an bizim gibi ziyaretcilerinin ilgisini bekliyor. ya da soz konusu kanallarin boyle bir beklentisi yok, hic olmadi ancak biz bir sekilde buralari gormeli ve etkilenmeliyiz. sahsen google da birseyler arayip siteden siteye kosma ve enteresan seyler kesfetme azmini en cok aklima birseylerin takildigi ve bunlari bloga yansitma heveslisi oldugum zamanlarda tasiyorum. muzisyenler icin de benzer bir durum yok mudur? yaptiklari muzik disinda en cok da kendilerine ilham kaynagi olacak isleri dinlemezler mi ya da etkilendikleri isler gercekten de farkli, yabanci -bilmiyorum belki de aslinda cok yakin seyler degil midir? oyledir ya da degildir, bunlarin hicbiri benim burada tam da su an artificialowl dan bahsetmeme mani olamaz.



bir zamanlar belli bir amacla insa edilmis, insan faaliyetine ve yasamina evsahipligi yapmis kutlesel yapilarin terk edilmesi ile bulunduklari cografyada biraktiklari iz, ozunde ege kiyilarina serpistirilmis antik yunan kentlerininkinden pek de farkli degi. Bir farkla; artificial owl da yer alan yapilarin hemen hepsi geride biraktigimiz o heyecan dolu, pariltili 20. yuzyila ait. antik yunan kentleri ve "cagdas terk edilmisler" (ben uydurdum. nasil olmus?) arasindaki en onemli fark; ilk ve tas + mermer den olani en azindan birkac yuzyil insan toplumuna barinma ve gelisme olanagi saglarken terk edilmis modern yapilarin cok daha kisa vadeli faydalar icin ya da tamamen bir muhendislik hatasi ile islevsiz olarak yukselmis olmalari... antik kentleri dolastigimizda orada gordugumuz zekice su kanallari ya da gorkemli mimari eserler bize atalarimiz ile gurur duyma imkani veriyorsa; yakin gecmiste terk ettigimiz yapilar tasidiklari kisa vadeli amaclar ve hatali muhendislik gibi nitelikleriyle aradan gecen binlerce yilda ozu itibari ile aslinda pek de fazla ilerleyemedigimizi gosterip kendimizle dalga gecme olanagi sunuyor. elbette isteyen dalga gecmek yerine uzulmeyi de tercih edebilir. yazar burada hikayenin sonucunu okuyucuya birakmis :S

Monday, April 6, 2009

culture is...



ne derseniz o...
carl barat, mark oliver everett, billy bragg, bruce parry;
bir yol iscisi, ya da isimsiz bir genc ne diyorsa o...
ne demisler? culture is...

Wednesday, April 1, 2009

site hakki/nefreti

Ben de D&R’dan onuncu yilina ithafen iki adet DVD’den olusan “La Haine” box-set’i indirdim. Ikinci DVD’de yapim notlari, kamera arkasi, cikarilmis sahneler ve “Protesto’nun 10. Yili” gibi bolumler var. Bunlardan kamera arkasi, dort kafadarin (yonetmen Mathieu Kassovits, oyuncular Vincent Cassel, Hubert Hubert Kounde ve Said Taghmaoui) filmin cekildigi toplu konutlardaki hayati ozumseyebilmek icin gecici olarak ikamet ettikleri evde, cekimler baslamadan once aralarinda donen muhabbetleri iceriyor. Damakta hos bir tat birakan, keske daha fazla cekselermis dedirten kisa bir bolum. Zira on yil onceki halleriyle sanki bugune sesleniyorlar ki, bu da bir “back to the future”, ya da "things to do in denver when you're dead" hissi yaratiyor. Yapim notlari ve Protesto’nun 10. Yili yapimci, yonetmen ve oyuncularin (neden bilmiyorum, Said haric) on yil sonra filme dair anlatilarini iceriyor. Cikarilan sahneler ise, filmin birkac farkli versiyonunu/kopyasini mi izlemisim anlamadim, tanidik geliyor.

Yapicilara (doer) hep buyuk saygi beslemisimdir. Kimileri gozlemlerini kustah ve alayci olmak, kimileri de kendi dogrularini bulmak veya yaratici alanlara aktarmak, gozlemlediklerini sanat yoluyla ifade etmek icin yapar. Kassovitz boyle bir film yapmissa birinci sinifi atlayip direkt ikiden baslamis demektir, ilk saygi zaten buradan. Ikinci sinifta gosterdigi basari ile de 3,4 ve 5.i okumadan mezun olmayi hak ediyor. Tabii “hayatinin filmini kariyerinin basinda yapan yonetmenler” hanesine (tarantino, david fincher gibi) bir civan daha eklenmis oluyor ki umariz zaman icinde diger yonetmenler gibi o da bununla basedebilmistir.

Hersey Zaireli gocmen Mukome’nin elleri kelepceyle kalorifere bagliyken kafasindan aldigi polis kursunuyla komaya girmesiyle basliyor. Olumle sonuclanan koma surecindeki calkantilar ve ayaklanmalar, zaten gocmen sorunu ve toplu konutlarda yasamanin zorlugunu anlatan bir film yapmayi hep istemis Kassovitz’i tam anlamiyla harekete geciriyor. Alanlarda aslinda protestoculardan daha tehlikeli olan polisleri savunmasiz bir genci kafasindan vurma noktasina getiren (kazadir kaza) “nefreti” kafasi almayinca, bunu film makarasina almaya kalkiyor. Amaci kendi tabiriyle “fazla kisisel” buldugu fransiz sinemasina kontrast bicimde toplumsal sorunlara deginen, bir yaniyla ”Amerikan-vari” gorkemli bir film yapmak. "Kamera arkasi"ndan kendisine baktigimizda anliyoruz ki, o da polisleri kesinlikle sevmiyor.


Anlatacak cok sey var, ancak tanitim amacini asmis olmayalim. Bir yandan da “nefret“ adinda ve bu nefretten polisin de nasibini aldigi bir filmi cekmenin zorluklari, belediye meclisinden onay alabilmek icin filmin ismini aldatmaca olarak “Site Hakki” seklinde degistirmeleri, cekebilmek icin girdikleri toplu konut arayisi, aday konutlarin buyuk cogunlugunun nasil onlari kabul etmedigi, zaten cekim yapabilme onayinin aslen belediye meclisinden degil konut halkindan gectigi, filme mekan olan Chanteloup sitesinde cekim oncesi tuttuklari ve iki ay kadar yasadiklari evde baslarina gelenler, konut halkindan zaman icinde aldiklari destek, filmi siyah beyaz cekmek istedikleri noktada teknik ve Canal+ ile yasadiklari problemler, artik gocmenlerden biri haline gelmis basrol oyuncularinin neden gercek isimleriyle oynadigi gibi ilginc konu basliklarini istah acici ipuclari mahiyetinde belirtmis olalim. Bunlarin acilimi ve geri kalanini kendilerinden dinleyiniz…

Isin toplu konut kismina deginmek istiyorum. Yaklasik yirmi yildir Paris’te ikamet eden sevgili agabeyim yillar once buraya geldiginde, bir vesileyle yeni yapilmis olan Atasehir’e gitmistik. Arabayi parkedip binalarin icinden yururken ciddi bir tedirginlik icine girdigini fark ettim. Resmen insanin perspektif anlayisini tersyuz eden, lego gibi evlerin kutu kutu pencerelerinin birinden kendisine ates edileceginden filan korkmustu. Uzerine bu filmi izledigimde Avrupalilarin burada sirca saray statusunde topluma sunulan mureffeh yasam alanlari/ devasa sitelere neden irkilerek baktiklarini daha iyi anladim. Cunku bro’nun da dahil oldugu grup icin bu toplu yasam alanlarinin mimari ifadesi bu: Kolonizasyon, banliyoler, varoslar, sosyal izolasyon ve yuksek suc orani... Bizde buralarin refahin sembolu olmasina mana veremiyorlar. Bir yerde sehirliler banliyoden kacarken, diger yerde sayfiyeciler sehirden kaciyor. Bunlar icinde bulunulan kosullar dahilinde farkli kulturel ve toplumsal kodlarla belki aciklanabilir. Lakin ne olursa olsun sosyo-ekonomik durumu ust duzey akli basinda birinin yuzbinlerce avroyu, beton yiginlarina gomulmus yuzbinlerden biri olmak icin bu insan kumeslerine yatirmasini yadirgamalari cok normal degil mi? Onlarin "site hakki", benim site "nefret"im... Yine de uygun bir faiz oraniyla bulabilirsem hemen Chanteloup’da bir ev alacagim. Buradaki sikici beyaz yaka ordusuyla istiflenmis zevksiz sitelerdense gider orada iyi muzikler dinler, ilginc alt-kulturlerle ahbaplik kurar, birkac dans figuru ogrenir ve bir yandan egleniriz. Postu deldirmedigimiz surece; “jusqu'ici tout va bien”. Yok ille de postu deldirmek isteyene; yaninda Chanteloup'un tam pansiyon cennetten bir kose kalacagi, fotograftaki Paris'in azili konutlarindan Montfermeil'i verelim. Site halki zamaninda La Haine'in cekim ekibini ve filmin orada cekilmesini kabul etmedi, belki sizi eder...