Thursday, November 5, 2009

ne diyor snooze?

Iyimser bir sekilde “hadi uyanirmis gibi yap, caktirmadan biraz daha kestir” diyor olabilir. Kati uyanisa alistirarak goturmesi kimilerine gore yeni milenyumun en faydali gundelik pratiklerinden. Ancak bazen icine seytan girip “takil bana, gecikmeyi yasa” diyor. Malum, birkac kez bu uyandirir gibi yapma servisine tepki verip ertelediginizde, yari ya da tam uyku duzeyindeki bilinc buna da bagisiklik kazanabiliyor ve duymamaya basliyorsunuz. Esasen durum snooze disindaki her turlu uyandirma servisi icin gecerli. O halde onemli olan gune gercekten baslamak istiyor musunuz, yaptiginiz isi seviyor musunuz sorulariyla girip konuyu, yaziyi ve hatta blogu burada bitireyim. Canim mesela yani...

Oncelikle beni en cok rahatsiz eden, kendi adima soyluyorum, biyolojik ya da vucut saati denen mekanizmanin topyekun iflas etmis olmasi. Gune uyanmak tamamen aygitlarin hukmune gecmis durumda. Oyle ki, alarmi yanlislikla bir saat ileri kurmussam mumkunati yok ondan once uyanamiyorum. Kronos tanrisinin sevgili kulu olarak zamaninda uyanabilmek bu cihazlarin dogru kullanimina, bir de tabii onlarin selametine teslim. Bu yuzdendir ki saglama amacli cihazlari cokladigimiz dahi oluyor. Sorun temelden uyanma ozgurlugunun igdis edilmesi ve zorla uyandirilmanin yukselisi. Muhtemelen bu sepebten vucut metabolizmasi dinlenemiyor, mesela ruyalarimizin da normale oranla buyuk kismini hatirlamayi iskaliyoruz. Bu duzenekte cep telefonunun icadiyla birlikte yeni bir fenomenimiz daha var, o da snooze... Kullanim sakatliklarina iliskin cok sayida alternatif versiyon yasandigi gibi, su ekseni kayik dunyaya uyanmaya onden hazirlayan insafli yaniyla da vazgecilmez bir unsur.

Mekanik alarm sistemlerinde boyle bir opsiyon benim hatirladigim kadariyla yoktu. En fazla alarmin ibresini biraz ileriye tasiyabiliyorduk ancak o sersemlikte goz hizasiyla yapilan sadece birkac derecelik ufak bir aci dondurumu dahi vahim gecikmelere yol acabilirdi. Peki bu dijital icat nereden cikti, kimin aklina geldi? Bununla ilgili cok saglikli bilgilere ulasamadim. Bazi dogrulugunu garantilemeyen bilgi kaynaklarina gore bu mucit ayni zamanda Ben Hur romaninin da yazari Lew Wallace. Saskinlik verici cunku eger dogruysa dijital devrim donemi degil 19. yuzyil sonlarinda yasamis, tum zamanlarin en taninmis eserlerinden birinin yaraticisi ve ayni zamanda ABD’nin Osmanli Imparatorlugundaki elcisi bir general. O donemde bu bulusu hangi cihazla entegre etmis onu anlamadim. Belki konsepti yaratmis olabilir, ancak bana yine de dogrulugu ikna edici bir bilgi olarak gelmedi.

Ilk zamanlar snooze standartinin 9 dk olmasi ile ilgili de farkli farkli gorus ve teoriler var. Bunlardan bilimsele en yakin olani REM teorisini icereni olsa gerek. “Rapid Eye Movement” denen ve gozler fildir fildir dondugu, ruyalarin gorulmeye baslandigi uykunun bu en derin besinci asamasina gelmek belli bir sure aliyormus (5 dakika ile 1 saat arasi). Amac uyku henuz derine inmeden, yani asamanin ilk ortaya cikisindan hemen sonra bu zinciri kirmakmis. Bundan bahsedilen kisacik ve kesintili uyku dilimlerinden pek bir hayir gelmedigi mealinde bir sey anliyorum. Kim bilir belki de plasebo efektidir. Simdi telefonumu kontrol ettim, snooze suresi de kullanici tercihine birakiliyor ve alarm ilk olusturulurken otomatik olarak 10 dakika geliyor. REM'i de yuvarlamislar anlayacaginiz. Neyse benim icin fark etmez, zaten su siralar fikrimden geceler yatabilmiREM.

Monday, November 2, 2009

dar alanda kısa peşkeşleşmeler

Cocukken hem mahalle, hem de okul takimi maclarini yaptigimiz, minubus caddesinin ust kisminda Intas ile Kozyatagi arasinda kalan, amator kume takimlarindan Acarspor’un nizami futbol sahasi vardi. Sert bir toprak tabakanin orttugu saha yilin yarisi balcikla sivansa da saha sadece biz Erenkoylulerin degil civardaki nice okul ve mahallenin futbol mabediydi. Sahanin hemen yanibasindaki devasa arazisiyle un salmis Bora Surucu Kursu’yla kombinasyonu kalabalik kitleye engin bir egzersiz olanagi saglayan yari tesekullu bir spor kompleksi rolundeydi. Lisede hergun okula giderken oradan gecer, sabahin cok erken saatinde kosan, yuruyen, jimnastik yapan ve basini ev hanimlarinin cektigi cok sayida insan obegi gorurdum. Gunumuzde eger orman filan degilse sehrin orta yerinde pek karsilasabilecegimiz bir manzara degil. Soylemeye gerek yok, bugun dev bir konut yigininin heybetli yuksek binalari bu eski spor kompleksinin yerdeki ve gokteki tek hakimi. O kale dustugunden beri gozum ablamin ikamet ettigi ve yillardir yolumun dustugu Bakirkoy Zuhuratbaba’daki Yuce Spor futbol sahasinda, elim de yuregimdeydi.

Yucespor kulubu ve sahiplendigi futbol sahasi, Istanbul luks semtlerinin mahalle aralarinda yerini koruyabilmis son futbol takimi/sahasi emsallerinden. Tabii saha sartlari beklentilerin altinda kaldigindan 1. Amator Kume orta siralarin takimi Yuce Spor uzun zamandir maclarini Osmaniye’de oynuyor. Yine elverissizlikten idmanlarini da belediyenin tahsis ettigi bir sahada gerceklestiriyor. 90 larda ise hem antrenmanlarin yapildigi, hem de sahanin mahalle yerlisiyle kusatildigi amator kume maclarinin oynandigi, takipcisi bol bir sahaydi. Kulup binasi halen yazin mini turnuvalarin duzenlendigi, altyapi idmanlarinin –ki bu alanda kaydedilen basariyla “altyapi” ve “Yuce Spor” mahalli futbol literaturunde sikca anilan ikili- gerceklestigi bu sahanin yan tarafinda yer aliyor.

Aci haber nihayet geldi, araziye 200 dairelik ultra luks bir konut sitesinin serpistirilmesi icin gerekli girisimler baslamis. Hakcasi, basta bu projenin Yucespor’un da dahil oldugu karsilikli fayda(!) kapsaminda gerceklesecek bir paslasma olabilecegini dusunme gafletinde bulundum. Gidip birkac yetkili ile gorustukten sonra utanmakla kalmayip keske isin icyuzu oyle olsaydi, bari kulubun kasasina girecek parayla Yuce Spor yeni yatirimlar ve tesisler yapabilirdi diye hayiflandim. Meger hikayenin arkaplani, benim acar muhabir havalarina girmeme degecek kadar cetrefil ve ketenpere iceriyormus.

Resimdeki Sabri Hoca, futbol aleminin gayri meshur emekcilerinden ve Yucespor’un sembollerinden. “Cigerimiz yaniyor", yabani otlarin istila ettigi istemsiz yesil sahayi gostererek "hayat burada be evladim” diyor en acikli haliyle. En cok da orada buyuyen, her firsatta top tepen “yavrucaklar” icin uzuluyor. Gercekten sahanin su hali sizleri yaniltmasin, bakimi yapildiginda ozellikle yazin dar sokaklarda ve kucuk dikdortgenler prizmasi evlerde biriken enerjisini kosarak ve top oynarak bosaltan cocuk gruplarinin varligiyla sahada surekli bir aktivite ve doluluk gozlemlemek mumkun. Cevre semtlerden aldigi mesin yuvarlak sevdalisi ziyaretcileriyle aslinda kamu adina dev bir fiziksel enerji atik tesisi. Beri yandan da kondisyon depolama ve spor olgusu yesertme/yerlestirme kompleksi. Pardon, kime ne ki bunlardan?















Isin icyuzu demistik; maalesef arazi uzerinde aslinda Yuce Spor hicbir hak sahibi degil. Cunku bu futbol sahasi ve kulup binasi imar planinda “yesil alan” geciyor. Bunun bir yandan iyi bir tarafi da var: Bir baska tuzel kisi/kurum da buranin kullanim hakkini alamaz. Belki de tedbiri elden birakmadan bizdeki hantal/rantal isleyis modelini gozden gecirip bir “istisna” payi birakmali ve "alamaz" yerine “alamamali” demeliyiz. Mevzu karisik, kulup binasi ve sahanin istikbali isleyisine hicbir zaman vakif olamadigimiz o menem burokrasinin ellerinde ve yetkili imzalarin islak murekkebinde. Neyse ki Yuce Spor personeli bu aralar az da olsa konuya duyulan ilgiden ve gerceklesen birkac ziyaretten hosnut gorunuyorlardi. Gorustugum bir kulup yoneticisi “buraya bina dikmek o kadar kolay degil, alamazlar burayi” derken kendisini ikna etmeye ugrasan, girisimin akibetiyle ilintili buruk ve pesinen kabullenilmis bir yenilgi hali de acikti. Sonucu tahmin etmek zor degil. Ancak halen bir ihtimal daha var. O da hakkaniyetli iskan anlayisi ve kati imar defansina takilan peskes mi dersiniz?

Sunday, October 25, 2009

parantezi kapatamamak

Ortagimin yaktigi atese birkac odun da ben atayim. Biraz grup seansi/terapisine donecek ama dumanli hayatimda sadece uc yil once tek bir sigara birakma deneyimim oldu ve uc aylik muvaffakiyet sagladim. Esasinda Mark Twain’in “sigarayi birakmak kolay, ben yuzlerce kez yaptim” ironisinin kurbani olmamak, bir ve yalniz bir kez bu ise girismek icin hayatimdan ebediyyen sokup atmak istedigime emin oldugum zamana kadar denemeyi aklimdan dahi gecirmiyordum. Lakin isyerinde kolektif bir sigara birakma eyleminde nikotin bandinin maharetleri uzerine mavralar donerken, 24 saatlik nikotin ihtiyacimi gidermeye muktedir oldugu iddiasiyla bir adet bant verdiler ve denememi onemle rica ettiler. Dogrusu tam disime gore bir “challenge”di. Sonra o 24 saat gunlere, haftalara ve aylara donustu. Sigaraya donusumu toplum icinde her ne kadar “yapabilecegime ikna oldum ve bu kadari yeterliydi” sarkazmina dayandirarak gecistirmeye ugrassam da, sebeplerimin ortagiminkilerden eksigi yok fazlasi vardi. Anlasilan yukarida bahsi gecen zaman o zaman degildi. Butunluk hissimi topyekun yitirmistim. Belki kilo almamistim ama fitilim cok kisalmisti, cabucak parlayiveriyordum. Artiriyorum, O meretle birlestigim bir ruya daha gorme olanagim varken sabahlari yatagimdan kalkacak motivasyonu dahi bulamiyordum.... Herseyin ne anlami vardi ki?

Lanet olasi mereti cok seviyorum, en buyuk sorun da bu. Ornegin tek ve buyuk biraderim sigarayi yer, oyle ki disari cikip birlikte yaktiktan sonra ben yarilamadan o bitirmis ve sondurmus olur, cabucak da donmek ister. Bu keyfimi hep zamansiz sonlandirdigi icin cok kizarim fakat –hiperaktif olmasi ve bir yerde duramamasi disinda- sigarayi nefretle ve gorev icabi ictigini gorebiliyorum. Zaten kendisi sikayet ederek icen gruptan. Bu nefret buyuyecek, birikecek ve bir noktada belki ona yeterli motivasyonu saglayacak. Cevremdeki tutun kaleleri birer birer duserken halen dumani aheste aheste cigerime cekiyorum. Dahasi meretin zihnimi actigina, daha salim kararlar aldirdigina, isyerinde islerimi duzenledigine filan inanmak gibi hastalikli dusunceler besliyorum. Herhangi bir proje ile ilgili ne zaman bir cikmaza girsem, yalniz sigara icmeye cikarim ve duman beynime hucum ettiginde onunde sonunda tuzruhu misali zihindeki tikanikligi acici bir cozum yaratirim. Sigara icimi mi parantez, yoksa hayat mi sigara icimi icinde acilmis bir uzam pek ayirdina varamiyorum. Neyse tum bu dusunceler cok sacma ve tehlikeli… Ah, isin bir de “oral fixation” boyutu var. Onume konan bir kase kuruyemise kayitsiz kalmayi ve bir cirpida bitirmemeyi becerebildigim gun, sigarayi da birakabilecegim herhalde…

Minor denemeleri olmus fakat sigaranin kendisine gore olmadigini farketmis grubu bir kenara koyuyorum; gelelim hayati boyunca agizina hic sigara surmemis, yani bu parantezi bir kez dahi acmamis olanlara... Kimse gucenmesin, bu insanlarin cok sıkıcı oldugunu dusunuyorum. Bu kadar yaygin ve erisimi kolay bir edime kayitsiz kalmak, ne bileyim haftalarca evde duran oyun konsoluna hic merak etmeyip bir kez dahi dokunmamakla, duvarda duran darta tek bir ok firlatmamakla, yerde duran bir topa yillarca vurma istegi duymamakla ayni seymis gibi geliyor. Fazla merak kediyi oldurur tamam da, ote yandan “all work and no play make them dull people”. “all work and no play make them dull people”. “all work and no play make them dull people”. “all work and no play make them dull people”. “all work and no play make them dull people”. “all work and no play make them dull people”. “all work and no play make them dull people”. tamam duruyorum, saglikla oyun olmaz...

Neyse, hic degilse iclerinde sigaraya karsi oldugu gibi yasagina da karsi olan ve yanlarinda icilmesinden rahasiz olmayan cok ufak ve sempatik bir grup var. Bu grup bir kisim sonradan birakmis cetin sigara dusmanlarina oranla cok daha anlayisli. Suc ortagim patolojik inkardan kendini arindirmis ve herseyin farkinda bir birakici. Ancak bahsettigim diger birakici ve propagandaci grup bana askerde adaptasyonu abartip kendini kaybeden, sanki hep oradaymis hatta asker dogmus gibi davranan kisileri andirirken mudaheleleriyle beni de canimdan bezdiriyor.

Suphesiz en ozendigim, sigarayi bagimlilik raddesine tasimadan zevk duzeyinde ve az icen, tiryaki olmayan iciciler. Var boyle uc-bes gun sigara icmeyip meyhanede yarim paket deviren, sonra ertesi gun tum boyu dokunmayan tipler. Kiskaniyorum cunku omrun sonuna kadar bu meretle belirli bir duzeyde icli-disli olabilmenin tek yolu bu olsa gerek. Ben de bu aliskanlik duzeyimle omrumun sonuna kadar icebilirim aslinda, ama nispeten kisa bir omur olacagi kesin. Neyse, ortagim sigarasini sondururken benim atesimi harladi. Ne zaman sigara birakma hikayesi duysam ve kendime –yuzeye soyle bir degip gececek seviyede dahi olsa- uygulama ihtimalini kurgulasam muthis bir duman cekme istegi duyarim. Izninizle bir tane yakiyorum. Hey ahbap, su lanet olasi cakmagi uzatir misin!

Friday, October 23, 2009

parantezi kapatmak



Daha önce bir kez daha sıgarayı bırakmıştım. 2006 yılbaşının hemen ardında hasta oldum ve yatakta yüksek ateşle geçen bir kaç günün ardından yeniden sigaraya başlamamıştım. İnanın bana, canım bir kez olsun elime sigara almak istemedi. Hiç özlemedim. Yine de her nedense, 2008 yazında sigaraya geri döndüm. Aynı yaz -her yaz olduğu gibi- çok fazla içki içtim ve - bir Alaçatı Babylon dönüşü ehliyetimi polis amcalara teslim ettim. Aslına bakacak olursanız sigaraya dönüşümün nedenlerini biliyorum. Günlük çalışma saatlerinin arasına sıkıştırılacak kısa duman molaları, bir bara girildiğinde elin boş kalmaması (sürekli kadehle dolanmak da yorucu), rakı masasında söze girmeden önce ciğerlere dolduran duman için... bütün bunlardan ziyadesiyle zevk alıyordum. Sigara mühim meseledir aslında. Örneğin hayatı boyunca ağzına sigara koymamış olmakla övünen insanları anlayabilmiş değilim. Şahsen yakın çevremde böyle bir insan olduğunu da sanmıyorum. Fakat iş yerinde ya da okulda, birilerinin gururla, ömründe sigara içmediğinden bahsettiğini duydum. Bu insanlara karşı genel tepkim de sırtımı dönüp olay mahalinden uzaklaşmak oldu (tabii bütün saçma fikirlerine katlanılacak kadar güzel bir kız değilse).

John Berger 2005 senesinde Observer'a verdiği mulakatta şöyle diyor:

A cigarette is a breathing space. It makes a parenthesis. The time of a cigarette is a parenthesis, and if it is shared you are both in that parenthesis. It's like a proscenium arch for a dialogue.




Üzgünüm ama, gerçekten de öyledir. Sigara içen insanların sohbetleri, içmeyenlerle kıyasla daha samimi, derin, incelikli filandır... Sigara, bir uzam açar. Sigara içen iki kişi, bu uzamın sınırlarını çizen parantezin içerisinde kalır. Diğerleri ise, sokaktan geçen, acelesi olan, öylesine figürlerdir işte. Şimdi ben, ikinci defa sigarayı bıraktım. 15gün oldu, içmiyorum. Esasen, ne ellerim ne de dudaklarım hissediyor yokluğunu. Fiziki özlem yok yani. Yine de biraz eksilmiş hissediyorum kendimi. Elbette alışacağım, fakat bu eksiklik hissi bütünüyle geçmeyecek. Söylenmeye de hakkım yok üstelik, neticede bu benim tercihim. Bir kez daha, akciğer kanserine yakalanma korkum zevklerimi ve bireysel özgürlüğümü, kendim olma arzumu bastırdı... Şimdi ben o parantezi kendi ellerimle kapatıyorum. Asıl esaret sigara tiryakiliği değil, onu bırakıyor olmak...

Yalnız şimdiden söyleyeyim kilo filan alırsam, geri dönerim :S

Bu arada, Roll'daki (felix'in bahsettiği) teleröportaj'ı okudum. Yücel Göktürk bu memleketin görüp göreceği herhalde en donanımlı ve özgüvenli mulakatçı. Berger gibi önemli -ve nasıl desem- sanat eleştirisinde yarıtanrı mertebesindeki bir adamda ancak bu kadar rahat, detaylı ve nüktedan bir konuşma gerçekleştirilebilirdi. Üstelik telefonda! Hem söyleşi, hem de bu söyleşinin Türkçe'ye çevirisi çok başarılı, hissediyorsunuz. Berger'le konuşurken her hangi birşeyi "Dickensvari" diye tanımlamak - üstelik İngiliz dahi değilken- her baba yiğidin göze alabileceği bir risk değil sanki. Acaba nasıl dile getirdi bunu Göktürk... "Dickensish"? , "dickensonian"? ya da "it is sooo Dickens"?


*resimler Ahmad Zakii Anwar'ın "Smoker" serisinden.

Monday, October 19, 2009

break a leg (in hell)

okuldan, varolussal cigliklardan, genclik hezeyanlarindan ve belirli bir olaydan uzaklasabilmek icin yelkenim her turlu kacis ruzgarina acik oldugundan, universiteler arasi kalabalik bir organizasyon kapsaminda 99 yilinda, tam da bu tarihlerde adiyaman’in yolunu tuttum. kaciracagim ders sayisi dusunuldugunde ruzgarin yasal yollardan esmesi plani mukemmel kilmisti bile. ilk hafta hersey cok iyiydi. ancak gittigim yerdeki toplulukla daha entegre olamadan dezentegrasyon sureci yasadim. ustune hem kamp, hava ve ortam sartlari, hem de kafami allak bullak eden istanbul cenahi (sakli mutlaka geri doner) vaziyeti tam bir kabusa donusturdu. on gun zannederek katildigim macera uc haftayi buldugunda oynatmaya ramak kalmisti. agiz tadimi kaybetmistim ve dondukten birkac hafta sonra dahi geri kazanamayacaktim. artik umidi kesmisken nasil geri geldigini de animsamiyorum. velhasil insanin imdadina yine kendisi yetisiyor, camur icerisindeki cadirda hasere yuvasi uyku tulumu icerisinde tipayi cekmek uzereyken zor gunler icin sakladigim James Dean Bradfield roportaji (Roll'da) imdadima yetisti. 98 dunya kupasindan Nirvana’nin duzeyine erisme hayaline kadar cok seyi anlatiyordu. odasindaki duvarda iki posterin yer aldigini; bunlarin birinin Jeff Buckley, digerinin de Robert De Niro ile Joe Strummer’in Clash konseri oncesi, sahne arkasinda cektirdikleri fotograf oldugunu soyluyordu. bambaska dunyalara gitmis, ikilinin birlikte cektirdigi fotografi kafamda canlandirmis durmustum. on yil oncesinden daha yarim saat oncesine kadar gecen yaklasik on yillik sure zarfinda bu fotografi aratmak, ona ulasmayi denemek aklimin ucundan dahi gecmemisti (sakli hic degilse mutlaka geri doner). belki kafamdaki imgeyi korumak icindi. ama kurguladigimdan cok daha iyi ve dogal bir kareymis. ben ikisini sanki askerlik fotosu misali (o gun icinde bulundugum ortam bundan fazlasina imkan tanimazdi) omuz omuza, objektife bakarlerken duslemistim. JDB kusuruma bakmasin, fikri kendisinden apartiyorum ve bu fotografi her daim gorecegim bir bosluga ilistirecegim. ama sizler yapmayin. zaten bir sirrimi paylasmis gibi hissederken… bilmiyorum iste, yapmayin.

vay canina…

war of the chics



Gaz maskeleri Vuitton ve Gucci'den.

Thursday, October 15, 2009

mini classic(?)


mini...
paul smith'in karakteristik multi-stripe'i ile

no monkee biz

Iki ay kadar once yurtdisinda, agirlikli rock-barlarin oldugu bir sokagin girisindeki genc bir delikanli, elindeki cikartmalari sokaktan gecenlere dagitiyordu. Alirken ne olduguna bile bakmadan cantama ativermistim. Ertesi gun cantayi tasnif ederken gorup sevindigim, Arctic Monkeys’in yeni albumu Humbug’i haber veren cikartmayi doner donmez resimde oldugu gibi masamdaki panoya ilistirdim. Aslinda “sticker” veya “hand-out” en bilindik ve uygulamasi basit tanitim yonetmi. Ancak zaten ilgi duydugunuz bir gelismeyi haber veriyorsa cok etkili bir hatirlatma araci olurken tanittigi seyi algida hemen secme yardimi da sagliyor. Gecen hafta sagolsun halen muzigi yasal yollardan satin almayi tercih eden bir arkadasimin (aslinda sadece usengec ve parasi cok) arabasinda onceki gun almis oldugu bahis konusu albumun CD’sini gordum. Hemen oracikta hacca transfer ettim. O gun bugundur de arabada bangir bangir caliyorum (bangir kelimesi banger'dan geliyor olabilir mi?). Her gun cikartmasina maruz kaldigim bir imgeyi yakaladigim yerden cekip cikartmam kadar normali yok, degil mi? Arkadasim da kusura bakmasin artik.

Daha once Sheffield minvalinde islemis oldugumuz Alex Turner, uretkenligine zeval gelmesin, pekala bu onyilin muzik dehasi olarak kayda gecebilir. Pek cok rock ikonu gibi o da yan-proje modasina uydu, fakat yetenekli ve muzik mezhebi genis orneklerinde oldugu gibi, onu tanimamiza vesile olan grup ve muzikten farklilik/cesitlilik arz edebildi. Miles Kane’le birlikte yuruttugu proje grubu The Last Shadow Puppets’in The Age Of Understatement albumu, 60lar bagimsiz sinemasinin “art-house” atmosferini tasiyan, senfonik-orkestral ve gizemli havasiyla (studyo icin Fransa ilhama katkisiyla cok isabetli bir tercih olabilir) muzik alemine taptaze bir soluk verdi. Ancak suphelendigim bir sey vardi. O muzikalitesi yuksek, altyapisi guclu ve ticari endisesi dusuk atmosferden tekrar Arctic Monkeys’in eglencelik, biraz daha formularize ve ana akimi arkasina almis yuzeyselligine geri donecek miydi? Yoksa degisim The Last Shadow Puppets’dan menkuldu ve eklektizme katki farkli bir ornek olarak orada mi kalacakti?

Humbug’la Turner’in tabanina meydan okumaya devam ettigini soyleyebiliriz. Belki yine ve hala melodik bir album ancak Arctic Monkeys’in patlama yaptigi tarz ve muzigine kiyasla bariz bicimde derin, karanlik ve ruyamsi. Bunu sohrete giden yolda tavizler verip gerekli kudreti kazaninca yeraltina inmek gibi stratejik bir oyun, ya da populer muzik kamuoyundan bir intikam hikayesi gibi okumamak lazim. Her ne kadar henuz 20 yasinda yuzbinler onunde konser verirken bile kirk yildir sahnedeymis gibi olgun ve ayaklari yere basiyor gozuken bir delikanli da olsa, neticede cok genc bir muzisyen. Belki onun arayis ve olgunlasma surecine tanik oluyoruz. Kimi sanatcilar, isler hayal edilenin otesine gectiginde ya da kontrolden ciktiginda muziklerinde tersi degisimler yasayabiliyor. Muzigin yumusamasi, ofkenin azalmasi, ait oldugu siniftan uzaklasma, hedonizme yenik dusen uretim, caliskanlik ve detayciligin yol actigi daha acele, yuzeysel ve calakalem isler gibi… Ki bu desen bana gore daha yaygin. Kimileri de hayatini ele geciren popularitenin dehsetinden sakinip, kendi ic dunyasina donerek sinirlarini zorluyor ve hemen, belki de hedeflediginin cok disina tasmis olan olan hitap kitlesini rafine etmeye ugrasiyor. Turner belki de herseyi cok daha oldugu gibi ve yuzeysel de yasiyor olabilir, ancak dinledigim yerden gorunen bu. 2005’te NME kendisini “gezegenin en cool adami” olarak secmis. Ama kendisi asla tongaya gelip bu yalani yasamaya calismamis ve ozel hayatini korumus. Bu da fikrimce goruneni dogrular bir simge teskil ediyor. Katilmayan olabilir, ancak bu zitlarin birligi degil midir cihani yasanir kilan... Ne demis rahmetli John Peel? Barika-i efkardan mukaddeme-i hakikat dogar :S

Tuesday, October 13, 2009

john "ginseng" berger

Bir gün ölüm haberini almaktan korktuğum yaşlı adamlar var; Süleyman Seba, Fidel Castro, John Wayne :S filan gibi... Benim için önemli şey veya dönemleri temsil eden adamlar... John Berger de bu ürkütücü listedeki ihtiyarlardan birisi işte. Kısa süre sonra 83 yaşında olacak. Görme Biçimleri okuduklarım içerisinde beni en derinden etkileyen 5 kitaptan birisidir. Fotokopiler, Domuz Toprak, Düğüne, G. , Sanat ve Devrim (çok aradıktan sonra bir sahafta bulmuştum), Kral ve okuduğum çeşitli makalelerinin hemen hepsi... Şu doğal, organik vs. haplar var ya; hani sizin konstantrasyon seviyenizi yukarıya çekiyor filan... İşte o sayfalar, o kitaplar, benim üzerimde zihin açıcı bitkisel hapların vaat ettiği etkiyi yarattı. John Berger'e çok şey borçluyum. Bugün aklıma düştü, kitaplarını okurken aldığım notları aradım, çoktan kaybolmuşlar tabii. Fakat, bana Berger okuduğum günlerdeki heyecanımı anımsatan, altı özenle ya da süratle çizili satırlar hala duruyor. Geçmişteki öğrenme azmimi, şaşkınlığımı ve hevesimi hatırlamak bile beni yeterince mutlu etti.

John, daha uzun süre bizimle kal adamım. Şimdiden, iyi ki doğdun.

Monday, October 12, 2009

arşa değer belki başın

Geçen haftalardan yakın birinde -Ntv'de sanırım- bir belgesele rastladım (doğruyu söylemek gerekirse tesadüfi değilse belgesel izlemiyorum). Görüntüdeki orta yaşını aşmış adam, NYC'nin tonla gökdeleninden biri olan Rockefeller binasını geziyordu. Çoğu gökdelenin aksine Rockefeller binasının kübik bir görüntüsü yok. Sanki bir heykeltraş eline malasını alıp önündeki dikdörtgen prizmayı yanlardan kat kat, aşağı doğru oymuş, ya da yine aynı sanatçı, ince binaya yanlardan ekleme yapmış ancak daha geniş bir prizma elde edecek malzemesi tükenmiş de, işini yarım bırakmak zorunda kalmış gibi bir görüntü var. Söz konusu tamamlanmamışlık hissi, aslında binaya ayrı bir hava katmanın yanında işlevsel de. Böylelikle daha fazla köşe ofis elde edilmiş. Basitçe, çoğu katın dört değil de sekiz köşesi var. Buraya kadar, söz konusu yapının salt fiziki özelliklerinden bahsettik. Oysa bence (ve sunucu amcaya göre de) Rockefeller gökdelenin alameti farikası, bu yüksek iş merkezinin aynı zamanda sosyal bir alan olması. Tanıdığımız gökdelenlerde, farklı ofislerde veya bölümlerde çalışan insanların sivil teması son derece kısıtlıdır. Ana kapıdan giriş ve çıkışınız arasında geçen uzun zaman diliminde işinize ve önünüzdeki makinalara yoğunlaşırsınız ve bu binalar size mekansal bir konfor sunmak gibi dertler taşımazlar. Yan masada oturan arkadaşınızla iletişimiziniz ofis odasından taşmaz. Oysa Rockefeller binası üst katında bir seyir terası, hemen altında bir roof restoran barındırıyor. Tamam bunlar da normal diyelim, peki ya binanın altındaki çeşitli restoranlara, buz pateni pistine ve sonuç olarak gün içerisinde ana kapıdan giriş yapan insanların büyük kısmının aslında orada çalışmayanlar oluşuna ne buyurursunuz, "ha" ? ( elleri belinde siyah kadın öfkesi)

Gökdelen, esasen çevresindeki bir kaç binayı da içine alan Rockefeller bölgesinin bir parçası. Tasarımcılar, daha o tarihte bölgenin içerisindeki bütün binaların çevresini ağaçlandırıp, ağaç diplerine ortak süslemeler yapmışlar. Böylece, her hangi bir yurttaş (citizen) olarak eller cepte dolanırken dahi, yalnızca ağaç diplerindeki oldukça şık işaretlere bakarak özel bir bölgede olduğunuzu hissedebilirsiniz. Şahsen çok zekice bulduğum bir mimleme biçimi.

Manhattan'la ilgili birşeyler seyrederken, asıl dikkatimi çeken sonsuz sayıdaymış gibi görünen gökdelenlerin kendilerini şehirden soyutlamak yerine dostça görünen bir biçimde, yan yana dizilmiş olmaları. Yarım saatlik bir kaldırım yürüyüşü sırasında, dünyanın finans-kapital merkezinin en kritik ofislerinin önünden elinizi kolunuzu sallayarak geçebilirsiniz ve bu kimsenin umrunda olmaz. Elbette, kapıdan girişinizle beraber yüksek güvenlik önlemleri ve akıl almaz bir psikolojik baskı ile karşılaşıyorsunuzdur. Buna itiraz edemem. Fakat burada güzel olan, bu hayati ehemmiyetteki, pahalı, mega yapılar gerçekten de NY'a ait olmayı tercih etmişler. Bizim ne yazık ki Kuzey Amerika'dakine benzer barışçıl, inşa edildiği kentin parçası olmaktan gurur duyan gökdelenlerimiz yok. Yaz başında izlediğim bir başka belgesel -bu galiba Cnnturk'teydi İstanbul'un finans merkezi Levent bölgesini inceliyordu. Bankaların, holdinglerin sahip olmakla övündükleri koca binaların önünden yürüyemiyorsunuz. Eğer orada çalışmıyorsanız, yapacak bir halt yok. Üstelik bu kibirli gökdelenler, öylesine korkak ki, güvenlik önlemleri daha binanın dışından başlıyor. Bir bankanın genel müdürlüğünde çalışıyorsanız, servisle yada arabayla gelip, mesai bitiminde aynı hızla evinize kaçıyorsunuz. Konu bölge sizin sosyal ihtiyaçlarınızı tatmin etmek adına birşeyler sunmuyor.


Bu durum, bize özgü değil. Üçüncü dünyadaki sermaye gruplarının övündükleri yüksek binaların asıl mahareti, işlevsellikten ve şehre uyumluluktan ziyade salt gösteriş... Bu nedenle, özendikleri emsallerinin kötü ve güncel taklitleri olmaktan öteye geçmiyor. Kuala Lumpur'daki ikiz kuleler son derece şatafatlı. Fakat Kuala Lumpur'luların gerçekten yüzde kaçı o binayı kendilerini tedirgin hissetmeden gezebiliyor? Üçüncü dünyanın gösterişli yapıları, ilerlemenin değil gelir adaletsizliğinin, kalkınmanın değil taklitçiliğin sembolü olmaktan öteye geçmiyor. Epey önce, Nobel ödüllü yazar Napaul'un Taklitçiler isimli romanını okumuştum. İngiliz sömürgelerindeki elitin İngiliz taklitçiliği üzerine filan, fena bir kitap değildi. Galiba Orhan Pamuk da bir nevi bizim Napaul'umuz. Elif Şafak da kadın Orhan Pamuk'umuz olduğuna göreee... lanet olsun adamım, buradan bir önermeye varamadım :S Velhasıl, Doğu ve Batı'nın kültürel farklılıkları, arada kalmışlıklar, yaşanmamışlıklar, hüzünbazlıklar (şahsen bu kelimelerin hepsinden nefret ederim, sıralamak istedim) vs. üzerine yazan Doğu tabiyetli fakat Batıyı benimsemiş yazarların başı her zaman okşanıyor. Kadim Doğu... Sonsuz çayırları üzerinde atlı yiğitlerin hüküm sürdüğü Güneşin bilge imparatorluğu... Yalnız ve güzel Oryantım. Hadi ordan! Bu numaracılar evcil siyam veya iran kedisi gibiler... Yoksa Paul Auster gerçekten neden Salman Rushdi ile kanka olsun ki? Orhan Pamuk romanlarındaki olmadık Avrupai yakıştırmaları sizce de abartılı değil mi? Yani gerçekten, hangi insan zırt pırt karşısındakini "doğulu-batılı" diye sınıflandırır ki? Size her hangi bir Pamuk romanının kültürel arka planını 15 kelime ile özetliyorum: batılı aile, doğulu fakir, doğulu, rakı, batı, doğulu aile,doğu, batı, mutaassıp, batılı zengin, doğu....

Taklitçilik, yakından tanıdığımız bir ruh hali. Kötü taklit ise, bizzat yaşadığımız hayatın özeti. Lise edebiyat derslerinin unutmadığım kalıbıdır; "batılılaşmanın yanlış anlaşılması". Hafızam bana kötü bir oyun oynamıyorsa, bu kalıp batılı örneklerinin zayıf imitasyonu olmaktan öteye geçmeyen ilk dönem modern Türk edebiyatı için kullanılıyordu. Yoksa bu edebiyat iyiydi de, ele aldığı dejenere karakterler (Kanal D dizilerindeki şu yaramaz kızlar ve afacan oğlanlar) mi batılılaşmayı yanlış anlamıştı? Hatırlayamadım şimdi :S