Monday, October 12, 2009

arşa değer belki başın

Geçen haftalardan yakın birinde -Ntv'de sanırım- bir belgesele rastladım (doğruyu söylemek gerekirse tesadüfi değilse belgesel izlemiyorum). Görüntüdeki orta yaşını aşmış adam, NYC'nin tonla gökdeleninden biri olan Rockefeller binasını geziyordu. Çoğu gökdelenin aksine Rockefeller binasının kübik bir görüntüsü yok. Sanki bir heykeltraş eline malasını alıp önündeki dikdörtgen prizmayı yanlardan kat kat, aşağı doğru oymuş, ya da yine aynı sanatçı, ince binaya yanlardan ekleme yapmış ancak daha geniş bir prizma elde edecek malzemesi tükenmiş de, işini yarım bırakmak zorunda kalmış gibi bir görüntü var. Söz konusu tamamlanmamışlık hissi, aslında binaya ayrı bir hava katmanın yanında işlevsel de. Böylelikle daha fazla köşe ofis elde edilmiş. Basitçe, çoğu katın dört değil de sekiz köşesi var. Buraya kadar, söz konusu yapının salt fiziki özelliklerinden bahsettik. Oysa bence (ve sunucu amcaya göre de) Rockefeller gökdelenin alameti farikası, bu yüksek iş merkezinin aynı zamanda sosyal bir alan olması. Tanıdığımız gökdelenlerde, farklı ofislerde veya bölümlerde çalışan insanların sivil teması son derece kısıtlıdır. Ana kapıdan giriş ve çıkışınız arasında geçen uzun zaman diliminde işinize ve önünüzdeki makinalara yoğunlaşırsınız ve bu binalar size mekansal bir konfor sunmak gibi dertler taşımazlar. Yan masada oturan arkadaşınızla iletişimiziniz ofis odasından taşmaz. Oysa Rockefeller binası üst katında bir seyir terası, hemen altında bir roof restoran barındırıyor. Tamam bunlar da normal diyelim, peki ya binanın altındaki çeşitli restoranlara, buz pateni pistine ve sonuç olarak gün içerisinde ana kapıdan giriş yapan insanların büyük kısmının aslında orada çalışmayanlar oluşuna ne buyurursunuz, "ha" ? ( elleri belinde siyah kadın öfkesi)

Gökdelen, esasen çevresindeki bir kaç binayı da içine alan Rockefeller bölgesinin bir parçası. Tasarımcılar, daha o tarihte bölgenin içerisindeki bütün binaların çevresini ağaçlandırıp, ağaç diplerine ortak süslemeler yapmışlar. Böylece, her hangi bir yurttaş (citizen) olarak eller cepte dolanırken dahi, yalnızca ağaç diplerindeki oldukça şık işaretlere bakarak özel bir bölgede olduğunuzu hissedebilirsiniz. Şahsen çok zekice bulduğum bir mimleme biçimi.

Manhattan'la ilgili birşeyler seyrederken, asıl dikkatimi çeken sonsuz sayıdaymış gibi görünen gökdelenlerin kendilerini şehirden soyutlamak yerine dostça görünen bir biçimde, yan yana dizilmiş olmaları. Yarım saatlik bir kaldırım yürüyüşü sırasında, dünyanın finans-kapital merkezinin en kritik ofislerinin önünden elinizi kolunuzu sallayarak geçebilirsiniz ve bu kimsenin umrunda olmaz. Elbette, kapıdan girişinizle beraber yüksek güvenlik önlemleri ve akıl almaz bir psikolojik baskı ile karşılaşıyorsunuzdur. Buna itiraz edemem. Fakat burada güzel olan, bu hayati ehemmiyetteki, pahalı, mega yapılar gerçekten de NY'a ait olmayı tercih etmişler. Bizim ne yazık ki Kuzey Amerika'dakine benzer barışçıl, inşa edildiği kentin parçası olmaktan gurur duyan gökdelenlerimiz yok. Yaz başında izlediğim bir başka belgesel -bu galiba Cnnturk'teydi İstanbul'un finans merkezi Levent bölgesini inceliyordu. Bankaların, holdinglerin sahip olmakla övündükleri koca binaların önünden yürüyemiyorsunuz. Eğer orada çalışmıyorsanız, yapacak bir halt yok. Üstelik bu kibirli gökdelenler, öylesine korkak ki, güvenlik önlemleri daha binanın dışından başlıyor. Bir bankanın genel müdürlüğünde çalışıyorsanız, servisle yada arabayla gelip, mesai bitiminde aynı hızla evinize kaçıyorsunuz. Konu bölge sizin sosyal ihtiyaçlarınızı tatmin etmek adına birşeyler sunmuyor.


Bu durum, bize özgü değil. Üçüncü dünyadaki sermaye gruplarının övündükleri yüksek binaların asıl mahareti, işlevsellikten ve şehre uyumluluktan ziyade salt gösteriş... Bu nedenle, özendikleri emsallerinin kötü ve güncel taklitleri olmaktan öteye geçmiyor. Kuala Lumpur'daki ikiz kuleler son derece şatafatlı. Fakat Kuala Lumpur'luların gerçekten yüzde kaçı o binayı kendilerini tedirgin hissetmeden gezebiliyor? Üçüncü dünyanın gösterişli yapıları, ilerlemenin değil gelir adaletsizliğinin, kalkınmanın değil taklitçiliğin sembolü olmaktan öteye geçmiyor. Epey önce, Nobel ödüllü yazar Napaul'un Taklitçiler isimli romanını okumuştum. İngiliz sömürgelerindeki elitin İngiliz taklitçiliği üzerine filan, fena bir kitap değildi. Galiba Orhan Pamuk da bir nevi bizim Napaul'umuz. Elif Şafak da kadın Orhan Pamuk'umuz olduğuna göreee... lanet olsun adamım, buradan bir önermeye varamadım :S Velhasıl, Doğu ve Batı'nın kültürel farklılıkları, arada kalmışlıklar, yaşanmamışlıklar, hüzünbazlıklar (şahsen bu kelimelerin hepsinden nefret ederim, sıralamak istedim) vs. üzerine yazan Doğu tabiyetli fakat Batıyı benimsemiş yazarların başı her zaman okşanıyor. Kadim Doğu... Sonsuz çayırları üzerinde atlı yiğitlerin hüküm sürdüğü Güneşin bilge imparatorluğu... Yalnız ve güzel Oryantım. Hadi ordan! Bu numaracılar evcil siyam veya iran kedisi gibiler... Yoksa Paul Auster gerçekten neden Salman Rushdi ile kanka olsun ki? Orhan Pamuk romanlarındaki olmadık Avrupai yakıştırmaları sizce de abartılı değil mi? Yani gerçekten, hangi insan zırt pırt karşısındakini "doğulu-batılı" diye sınıflandırır ki? Size her hangi bir Pamuk romanının kültürel arka planını 15 kelime ile özetliyorum: batılı aile, doğulu fakir, doğulu, rakı, batı, doğulu aile,doğu, batı, mutaassıp, batılı zengin, doğu....

Taklitçilik, yakından tanıdığımız bir ruh hali. Kötü taklit ise, bizzat yaşadığımız hayatın özeti. Lise edebiyat derslerinin unutmadığım kalıbıdır; "batılılaşmanın yanlış anlaşılması". Hafızam bana kötü bir oyun oynamıyorsa, bu kalıp batılı örneklerinin zayıf imitasyonu olmaktan öteye geçmeyen ilk dönem modern Türk edebiyatı için kullanılıyordu. Yoksa bu edebiyat iyiydi de, ele aldığı dejenere karakterler (Kanal D dizilerindeki şu yaramaz kızlar ve afacan oğlanlar) mi batılılaşmayı yanlış anlamıştı? Hatırlayamadım şimdi :S

8 comments:

stay together under the skyscrapers said...

manhattan'daki gokdelenlerin yasamla ic ice gecmisligine kismen katilmakla birlikte, bunun toplumu icermeye ugrasan bilincli ve orgutlu bir sehirlesmenin emsali olduguna katilmiyorum. orada dogan ve henuz bolgeden hic ayrilmamis bir cocugu ufuk cizgisine ve dunyanin yuvarlak olduguna inandirmak okuzun boynuzunda dunyayi sallamaktan daha zor olmali. daralti sokaklarda gokyuzunu sizden esirgeyen klostrofobik yapilarin isgali altinda da karsilikli yakinlasmaktan baska care yok. rockafeller'in tohumlar fidana, fidanlar binaya projesi kapsaminda gerceklestirdigi cevreyi yesillendirme calismasi da insanin alan olgusunu kaybettigi, gorus mesafesindeki imgelere yenilme zaafini guzelce isleyen projelerden biri olmali. avrupa'nin pek cok bolgesinde de durum farkli degildir, sokaklarda yururken cevrenizi kusatan yesillik gozlerinizi kamastirir. ancak sehircilige "tepeden bakan" google earth'un bu kisa mesafeli iluzyonu kokunden sarsan yardimiyla ormanlar duser, kel gorunur. verdikleri kalici hissiyat kaybindan oturu tesekkur ederiz. kaldi ki "financial district" denen beton agaclar insana nasil keyifli vakit gecirme olanagi taniyabilir ki? wall street'e gidip cok guzel zaman gecirdigini soyleyen biri varsa ya yalan soyluyordur, ya da bir klinik psikiyatri vak'asidir. bu gokdelenler adeta muhafiz gibidir ve egemenliklerini korumak zorunda olduklari topraklarda size en fazla ve sadece misafir, hatta "passer-by" olma sansi tanir. bir kere gecip merakini doyuran akil sagligi yerinde ya da artiriyorum, bir miktar terelelli biri ikinci kez spor olsun diye dahi gecmez. ucuncu dunya ligi ulkelerindeki sermayedarlarin tum acizliklerine katiliyorum. ancak iki farkli kutbu temsil ettiklerini

stay together under the skyscrapers said...

dusunmuyorum :S

(niye yarim kalmis anlamadim)

jean baptiste the haitian said...

ya bu rockefeller oyle zenginmis ki paranoyaklıktan bir sure ucakta mı ne yasamıs (babam anlatmıştı, uydurdu mu bilmiyorum. vallahi ben o belgeselin yalancısıyım, mimar amca sevgiyle kucakladı binayı. hatta o yerlerdeki ve binaların girişindeki işaretler filan... bana Gotham şehri estetigini anımsattı. Sanki Bruce Wayne,paralel bir dünyanın Rockefeller'ı.

peki ya orhan pamuk? :S

jean baptiste the haitian said...

bi' de bu binanın altında buz pateni şekli var. nedense buz pateni pistlerini hep sevmişimdir.

agonymouse said...

ortak rockafeller'i gormedim acikcasi. ya da uzaktan gordum de ilgilenmedim mi bilmiyorum. ama tum financial district adina yazdiklarima kefilim.

orhan pamuk... "my name is red"in turkcesini :S herkese her turlu tavsiye ederim. onun disindaki eserleri bana pek uymamistir. dogu-bati ayrimi kismini bilemiyorum. pek oryantalist gelmiyor bana. kendisi kendini hem dogulu hem batili, iki tarafta da rahatlikla dolasabildigi biri olarak tanimliyor ama bundan emin olamayiz :S

Anonymous said...

soru sorsam?

anladığım kadarıyla oryantalist yazarların tam da bu oryantalist yaklaşımlarını ince ince eleştirmişsiniz fakat nedenlerinden bağımsız olarak, naipul'un -kitabı okumadım- saptamalarına katılıyorsunuz. bunda bir gariplik gördüğümden veya yargılama derdinden değil, yazdığınızı doğru anlayıp anlamadığımı çözmek için özet geçtim. buraya kadar sorun yoksa, manhattan'daki binaların şehre entegre olduğunu ve aidiyet duygusunu sarsmadığını; beri yandan da levent'in ortasındaki soyutlanmış gökdelenlerin soyutlanma nedeninin gösteriş merakına dayandığını ve bunun da yalnızca gelir dağılımındaki adaletsizliği ortaya koymaya yaradığını söylerken durumun bu saydıklarınızdan ibaret olduğu düşüncesinde miydiniz; yoksa meselenin bir yanını mı vurguladınız?

bir şehirdeki mimari yapılar bütününün değiştirilmesinin o şehirdeki sosyal kimlik ve aidiyet hissini de başka bir adrese taşımaya yaradığına dair çalışmalar hatta bunu yürürlüğe koyan şehirler olduğunu düşünürsek, örneğin yeşil sermayenin ya da diğer yeşeren üst sınıf sermayedarlarının içinde çalışmaya başlamaktan olsa gerek kanıksamaya da başladığı bu binalar, sözünü ettiğiniz gelir uçurumu da teslim edilirse, şehrin ortasında korku yaşatıyor olamaz mı? kulelerde takılıp şehir periferisine kaymaya başlamış tam teşekküllü korunaklı sitelerde süren bir ev yaşamına geçmenin moda olması bir tesadüf mü?

abd'de sistematik bir talan var, yaşam anlayışına da yerleşmiş. burada barizleşiyor o talan ve üretim tarihimiz de hiç benzeşmiyor zaten, o derece sistematik de değiliz dolayısıyla zaten boyunduruk altında sistemli yaptırımdan ziyade sistemli peşkeşten bahsedilebilir, dolayısıyla şehir halkı için sus payı olarak bile düşünülememiş yapay bir aidiyet duygusundan(amerikadaki gibi) ziyade her türlü ihalesinde yabancı ortak görülebilen bir şehirde sayısı artırılmak istenen gruplar ve bunların değişik aidiyetler yaratma sürecine katılım göstermelerinin hedeflenmesi uzun vadede korunması gereken ve halkın olmadığı kesin olan çıkarlar için sanki en mantıklı hareket olur. böyle farklı gruplar ve farklı gelirlerle sırıtan bir çeşitlilikte korunma isteği de doğal olur sanki. yani sınıf ayrımının daha da bilincinde olan üst sınıfın, dışarıda kime yamanacağında çeşitlilik olmasından ileri gelen, dolayısıyla da garantisi olmayan bir devlet desteği yüzünden pekişen bir kaybetme korkusu kadar, insanların kafasına bu ayrımı sindirterek kazıtmak gibi tam da üçüncü dünya ülkesi elitine uyan, onun için mantıklı olabilecek psikolojik etkileri olan bir uygulama gibi geliyor bana. böyle bir düşünce paranoyakça mı olurdu sizce?

jean baptiste the haitian said...

oncelikle, gostermis oldugunuz ilgiye tesekkur ederim.

ilk sorunuza cevabim; bu meselenin yalnizca bir yaniydi evet. degerlendirmemi orijinal ve taklit olmak uzerinden yaptim. yoksa maksadim, finans-kapitali ya da gokdelenlerin bir turunu olumlamak degil. suc ortagimin da belirttigi gibi, 3.dunyanin burjuvasi ile wall street zenginlerinin arasinda kutuplasma yaratacak bir fark yok. konu elbette farkli boyutlariyla da irdelenebilir. ozellikle deginmek istediginiz, gozden kacmamasi gerektigini dusundugunuz birseyler varsa, buyrunuz...

ayrica belirtmeden gecmeyeyim, okudugum orhan pamuk romanlarinin hepsinden zevk aldim. fakat "kor gozune parmagim" her tasin altindan cikan dogu-bati vurgusunun da bati'da tutulmak icin yapildigi asikar.


aslina bakacak olursaniz, ikinci sorunuzun yaniti da birinci ile dogrudan iliskili. taklitcilik cok gizemli bir sey degil. mevsimsel moda neredeyse gunluk olarak yakalanabilirken -ornegin turkiye ust sinifi icin- yasam tarzini butunuyle degistirmek ve batiya adapte etmek daha uzun bir zaman ve daha kapsamli donusumler istiyor. diger pek cok bati metropolundeki egilimler ve donusumler simdi buralarda da yasaniyor. gunes isiginin altinda kalabalik ve guvenli gorunen kent merkezleri, gece fazla tehditkar bir hal aliyor olmali ki Istanbul ve Ankara'da merkezden kacis coktan basladi; gunes battiktan sonra varsillar banliyolere, her memleketin kendi zencisi de merkeze...

ucuncu sorunuzu silelim, ve o son paragrafi benim yazdiklarima ekleyelim. ozu itibariyle evet, sahitlik ettigimiz donusum " ...kaybetme korkusu kadar, insanların kafasına bu ayrımı sindirterek kazıtmak gibi tam da üçüncü dünya ülkesi elitine uyan, onun için mantıklı olabilecek psikolojik etkileri olan bir uygulama" diyerek bitirebiliriz pekala.

Anonymous said...

zaman verip uzun sorumu okuduğunuz ve de yanıtladığınız için ben teşekkür ederim. sanırım,bu durumun izole olmayan ortamların söz konusu olduğu durumlarda olduğu gibi, sistem kaynaklı olduğu ve taklitçiliğin de bunun sonuçlarından yalnızca bir tanesi olduğu düşüncesini vurgulamak istedim ve bu konuda fikrinizi öğrenmek istedim; şimdi de anlamış bulunuyorum.

Bertrand Russel'ın Aylaklığa Övgü kitabında "Mimarlık ve Toplumsal Sorunlar" başlıklı denemesinin girişinde çok daha kısa ve öz bir cümle gördüm, yapmak istediğim vurgunun çok daha derli toplu bir ifadesi: "Mimarlığın en eski çağlardan beri iki amacı vardır: Birincisi tamamıyla yarar güden amaç, yani insanlara sıcaklık ve barınak sağlama amacı; öteki de siyasal amaç, yani, bir fikri insanların kafasına, o fikrin taştan ifadesinin göz kamaştırıcılığı yoluyla yerleştirme amacıdır." Deneme türündeki bu kitapta, ancak tarafsız bir bilim adamına ait olabilecek öyle güzel gözlem ve analizler var ki,yerlere yatmak işten değil. O nedenle, buraya eklemek istedim. Tekrar teşekkürler, iyi günler.