
Geçen haftalardan yakın birinde -Ntv'de sanırım- bir belgesele rastladım (doğruyu söylemek gerekirse tesadüfi değilse belgesel izlemiyorum). Görüntüdeki orta yaşını aşmış adam, NYC'nin tonla gökdeleninden biri olan Rockefeller binasını geziyordu. Çoğu gökdelenin aksine Rockefeller binasının kübik bir görüntüsü yok. Sanki bir heykeltraş eline malasını alıp önündeki dikdörtgen prizmayı yanlardan kat kat, aşağı doğru oymuş, ya da yine aynı sanatçı, ince binaya yanlardan ekleme yapmış ancak daha geniş bir prizma elde edecek malzemesi tükenmiş de, işini yarım bırakmak zorunda kalmış gibi bir görüntü var. Söz konusu tamamlanmamışlık hissi, aslında binaya ayrı bir hava katmanın yanında işlevsel de. Böylelikle daha fazla
köşe ofis elde edilmiş. Basitçe, çoğu katın dört değil de sekiz köşesi var. Buraya kadar, söz konusu yapının salt fiziki özelliklerinden bahsettik. Oysa bence (ve sunucu amcaya göre de) Rockefeller gökdelenin alameti farikası, bu yüksek iş merkezinin aynı zamanda sosyal bir alan olması. Tanıdığımız gökdelenlerde, farklı ofislerde veya bölümlerde çalışan insanların sivil teması son derece kısıtlıdır. Ana kapıdan giriş ve çıkışınız arasında geçen uzun zaman diliminde işinize ve önünüzdeki makinalara yoğunlaşırsınız ve bu binalar size mekansal bir konfor sunmak gibi dertler taşımazlar. Yan masada oturan arkadaşınızla iletişimiziniz ofis odasından taşmaz. Oysa Rockefeller binası üst katında bir seyir terası, hemen altında bir roof restoran barındırıyor. Tamam bunlar da normal diyelim, peki ya binanın altındaki çeşitli restoranlara, buz pateni pistine ve sonuç olarak gün içerisinde ana kapıdan giriş yapan insanların büyük kısmının aslında orada çalışmayanlar oluşuna ne buyurursunuz, "ha" ? ( elleri belinde siyah kadın öfkesi)
Gökdelen, esasen çevresindeki bir kaç binayı da içine alan Rockefeller bölgesinin bir parçası. Tasarımcılar, daha o tarihte bölgenin içerisindeki bütün binaların çevresini ağaçlandırıp, ağaç diplerine ortak süslemeler yapmışlar. Böylece, her hangi bir yurttaş (citizen) olarak eller cepte dolanırken dahi, yalnızca ağaç diplerindeki oldukça şık işaretlere bakarak özel bir bölgede olduğunuzu hissedebilirsiniz. Şahsen çok zekice bulduğum bir mimleme biçimi.
Manhattan'la ilgili birşeyler seyrederken, asıl dikkatimi çeken sonsuz sayıdaymış gibi görünen gökdelenlerin kendilerini şehirden soyutlamak yerine dostça görünen bir biçimde, yan yana dizilmiş olmaları. Yarım saatlik bir kaldırım yürüyüşü sırasında, dünyanın finans-kapital merkezinin en kritik ofislerinin önünden elinizi kolunuzu sallayarak geçebilirsiniz ve bu kimsenin umrunda olmaz. Elbette, kapıdan girişinizle beraber yüksek güvenlik önlemleri ve akıl almaz bir psikolojik baskı ile karşılaşıyorsunuzdur. Buna itiraz edemem. Fakat burada güzel olan, bu hayati ehemmiyetteki, pahalı, mega yapılar gerçekten de NY'a ait olmayı tercih etmişler. Bizim ne yazık ki Kuzey Amerika'dakine benzer barışçıl, inşa edildiği kentin parçası olmaktan gurur duyan gökdelenlerimiz yok. Yaz başında izlediğim bir başka belgesel -bu galiba Cnnturk'teydi İstanbul'un finans merkezi Levent bölgesini inceliyordu. Bankaların, holdinglerin sahip olmakla övündükleri koca binaların önünden yürüyemiyorsunuz. Eğer orada çalışmıyorsanız, yapacak bir halt yok. Üstelik bu kibirli gökdelenler, öylesine korkak ki, güvenlik önlemleri daha binanın dışından başlıyor. Bir bankanın genel müdürlüğünde çalışıyorsanız, servisle yada arabayla gelip, mesai bitiminde aynı hızla evinize kaçıyorsunuz. Konu bölge sizin sosyal ihtiyaçlarınızı tatmin etmek adına birşeyler sunmuyor.
Bu durum, bize özgü değil. Üçüncü dünyadaki sermaye gruplarının övündükleri yüksek binaların asıl mahareti, işlevsellikten ve şehre uyumluluktan ziyade salt gösteriş... Bu nedenle, özendikleri emsallerinin kötü ve güncel taklitleri olmaktan öteye geçmiyor. Kuala Lumpur'daki ikiz kuleler son derece şatafatlı. Fakat Kuala Lumpur'luların gerçekten yüzde kaçı o binayı kendilerini tedirgin hissetmeden gezebiliyor? Üçüncü dünyanın gösterişli yapıları, ilerlemenin değil gelir adaletsizliğinin, kalkınmanın değil taklitçiliğin sembolü olmaktan öteye geçmiyor. Epey önce, Nobel ödüllü yazar Napaul'un Taklitçiler isimli romanını okumuştum. İngiliz sömürgelerindeki elitin İngiliz taklitçiliği üzerine filan, fena bir kitap değildi. Galiba Orhan Pamuk da bir nevi bizim Napaul'umuz. Elif Şafak da kadın Orhan Pamuk'umuz olduğuna göreee... lanet olsun adamım, buradan bir önermeye varamadım :S Velhasıl, Doğu ve Batı'nın kültürel farklılıkları, arada kalmışlıklar, yaşanmamışlıklar, hüzünbazlıklar (şahsen bu kelimelerin hepsinden nefret ederim, sıralamak istedim) vs. üzerine yazan Doğu tabiyetli fakat Batıyı benimsemiş yazarların başı her zaman okşanıyor. Kadim Doğu... Sonsuz çayırları üzerinde atlı yiğitlerin hüküm sürdüğü Güneşin bilge imparatorluğu... Yalnız ve güzel Oryantım. Hadi ordan! Bu numaracılar evcil siyam veya iran kedisi gibiler... Yoksa Paul Auster gerçekten neden Salman Rushdi ile kanka olsun ki? Orhan Pamuk romanlarındaki olmadık Avrupai yakıştırmaları sizce de abartılı değil mi? Yani gerçekten, hangi insan zırt pırt karşısındakini "doğulu-batılı" diye sınıflandırır ki? Size her hangi bir Pamuk romanının kültürel arka planını 15 kelime ile özetliyorum: batılı aile, doğulu fakir, doğulu, rakı, batı, doğulu aile,doğu, batı, mutaassıp, batılı zengin, doğu....
Taklitçilik, yakından tanıdığımız bir ruh hali. Kötü taklit ise, bizzat yaşadığımız hayatın özeti. Lise edebiyat derslerinin unutmadığım kalıbıdır; "batılılaşmanın yanlış anlaşılması". Hafızam bana kötü bir oyun oynamıyorsa, bu kalıp batılı örneklerinin zayıf imitasyonu olmaktan öteye geçmeyen ilk dönem modern Türk edebiyatı için kullanılıyordu. Yoksa bu edebiyat iyiydi de, ele aldığı dejenere karakterler (Kanal D dizilerindeki şu yaramaz kızlar ve afacan oğlanlar) mi batılılaşmayı yanlış anlamıştı? Hatırlayamadım şimdi :S