Thursday, October 8, 2009

bir tutam animal nitrate aman

Kufur denen meret, kufur-argo arasinda bir yere konumlanmis ve esasen cok da kelime anlami olmayan ifadeleri bir kenara koyarsak, dogasi ve dinamigi geregi bir baska tur, cesit, irk veya cinsiyeti hedeflemeden/gucendirmeden islenemiyor. Yani herhangi bir kufur yoneltildigi noktaya varana kadar once baslangic olmak uzere yol uzerinde baska baska duraklari dumduz edip yolculugunu oyle tamamliyor. Hepsinin orijini bu tip bir duruma tekabul ederken kullanim esnasindaki kasit ve motifler kullanicisinin boynuna. Kotu kufur sahibinindir diyebiliriz ki bu da basli basina hep bir tartisma konusudur. Gercekten birileri tarafindan icerigi sorgulanmaksizin ve kast edilmeksizin alelade bir refleksle mi sarf ediliyor, baslangictaki hakaretamiz icerigin hedefiyle bir alip-veremedik var midir, niyet ve sebep ne olursa olsun gucendirdigi baslangic noktasinin temsil ettigi nesne, kurum veya kisilerin deformasyonuna ve yipranmasina yol aciyor mu bunlar daha kapsamli arastirmalarin konusu. Ancak hayvanlarin kufur araci olarak kullanilmasi cok eskilerden yerlesmis ve yeri kolay kolay sarsilmaz bir toplumsal aliskanlik.











Bu aralar sokaklardaki reklam panolarinda gozume carpan, amacinin tam da bizlere bu konuyu konusturtmak amacli olduguna emin oldugum asagilik bir reklam kampanyasina dikkat cekmek istiyorum. Reklam isimsiz, belli ki amac once bahsini ettirerek kendini merak ettirmek. Birkac versiyonu var ve hepsi bir hayvani alenen kufur olarak kullaniyor. Ornegin, “bir laptop’a bu kadar para verecek kadar kaz kafali miyim?” yaziyor ve kurumsal ofis kilikli bir kadinin basina kaz kafasi monte edilmis. Benzer bicimde bir plazma televizyona tomarla para gommenin kus beyinlilik, bir baska elektronik araca raicinden fazlasini odemenin sazanlik oldugu gibi ayni fikir ve uygulama uzerinden ilerliyor. Insan evladinin kendini tasiyabilecegi bu gulunc ve zavalli seviyeyi resimlemek isterdim ancak gece vakti oldugundan cep telefonum secilebilir bir goruntu elde etmeye yetmedi.

Soz hakki olmayan canli turlerinin kendine ozgu safligini –ki bu da antropomorfizm tuzaginin budalaca bir karsiligi- karsilastirma araci ve dolayisiyla hakaret unsuru olarak kullanip reklamini yapmak ve urununu pazarlamaya calismak fasizmin, yaraticilik eksikliginin, ahmakligin ve bayagiligin onden gidenidir. Ne utanc verici ki bu fikir yalnizca hastalikli bir beynin urunu olarak havada kalmiyor, bu beyinden tureyen kotucul, acinasi ve kompleks dolu fikir kolektif bir calismayla uygulanabiliyor. Hitap ettigi ve reklamdan etkilenip oraya hucum edecek, hayatta en buyuk korkusu bu hayvanlardan biri olmak olan kitlenin de bu kolektivizmin parcasi oldugunu dusunmek bu ulkede irkcilik yok diyen kesmin neden bu kadar kalabalik oldugunu da izah ediyor. Zikredileni fikir olarak kabul etmek zorunda oldugumuz, ikna olmama gibi bir hakkimizin olmadigi bir tuhaf toplumdayiz iste. “Bu reklamda hicbir asagilama yok, hayvanlik yapma!” gibi manali bir arguman gelebilir mesela fikir ureticilerinden. Yok diyorsa yoktur iste, neyin pesindeyiz? Ben de gezegenin tum canlilarina esit mesafede oldugum iddiasinda degilim ve halen cozulmesi gereken insan meselelerinin hayvan haklarindan biraz daha trajik boyutta olduguna inaniyorum. Asagilama icermedigi olcude "hayvan"in benzetme veya kiyas kriteri amacli kullanilmasina da karsi degilim. Ancak bu rezillige karsi durmak icin illa Panter Emel olmak gerekmiyor. Hadi o hayvancagizlar belki kendi namina yaratilan bu idiotlojiden habersiz ve bundan direkt zarar gormuyor, ancak asil akla zarar olan insanligin rekabet ugruna dustugu aciz canlilara saldirarak yucelmeye ugrasma acizligi. Kendilerinden soz ettirme amacinin bir araci oldugu icin ozur diliyor, ancak amaclarini en dolaysiz sekilde saptirdigimi umarak yine dolambacsiz bicimde lanet ve yaziklar okuyorum.

Monday, October 5, 2009

bonus track - sound of silence

Proust, zihnin –isleyisi geregi- en onemli dusunceleri en hareketsiz zaman dilimlerinde urettigini, bu zaman araliklarinda ise asla tam olarak “kendimiz“ olamayacagimizi savunurmus. Yani uretebilmek ve insan zihnindeki karanlik noktalari ortaya cikartip en iyi bicimde ifade edebilmek bu “ölü” zaman dilimlerinde mumkun. Kendisi daha 20.yuzyilin baslarinda bu zaman dilimlerine imkan tanimayan dunyadan yakinirken, yuzyilin kutsal kitaplarindan olacak yedi ciltlik “Kayip Zamanin Izinde”yi yazmak icin 14 yil Paris’teki odasina kapanmaya ihtiyac duyarken, belki de daha onemlisi donemin namli bir tip profesorunun oglu olarak bunu yapabilecek maddi guvence sahibiyken biz bu zamanda ne yapmaliyiz bilmiyorum. Hadi Proust sahsina munhasir bir hipokondriyak, icindeki denizinin muptelasi iflah olmaz bir mukemmeliyetciydi. Kendisine kiyasla once cilt sayisini eksiltsek, sonra her birini biraz inceltsek, isciligi kabalastirsak ve sosyallesme dozunu artirsak acaba kaydadeger bir sey cikar mi?

Tamam, bahis yazar gibi dunya literaturune isim kazimak icin zamandan biraz daha fazlasi, ne bileyim bir edebiyat dehasina sahip olmak filan gerek. Boyumuzu asmadan isin uretim tarafindan degil, hakikat arayisi yolunda hakkiyla, sindirerek ve ozumseyerek tuketim yolundan yurusek de durum pek farkli degil. Ustanin isaret ettigi tehlike, yani kendimiz olmadan gecirdigimiz zaman araliklari birbiri ardina eklenerek uzadikca uzuyor. Hayat cok gurultulu ve sayisiz istasyondan olusan dev bir radyo. Sessizlik ise bu istasyonlar arasina saklanmis zor bulunan, cok hassas bir ayar ve stabilizasyon gerektiren ozel bir frekans. Aslinda her zaman bu frekansi kendi eliyle yaratmaya, anteni diger radyo istasyonlarina kapatmaya muktedir eserler omrumuzun tuketmeye vefa etmeyecegi kadar var, belki halen cikiyor. Ancak mesele bunlari farkedebilecek zamanin fakirligi. Yani isimiz biraz sansa kalmis durumda.
















Bu zamansizligin yarattigi ozensizligi onune katip seri uretime gecen icracilar muthis bir bilgi ve imge kirliligi yaratiyor. Ne varsa okudugu degil okumadiginda, izledigi degil izlemediginde, dinledigi degil dinlemediginde sanan, “aklindan cok hevesi, bilgisinden cok ozentisi olan”* ve yemeden yutan tuketiciler devreye girince soz konusu uretim ve tuketim mekanizmalarinin ucuculuklari mukemmel bicimde eslesiyor. “Yarım anlaşılmış ve yarı öğrenilmiş olan, eğitimin ön basamağı değil onun can düşmanıdır”, der Adorno”, der Tanil Bora “Tahsilli Cehaletin Cinneti”nde. Hani internetin actigi bilgi cagi filan bir yaniyla guzel, hayati kolaylastirici yanlari var; ancak bu kadar kotuye kullanildiktan, yerli yerine oturtulmadan bir caka satma aracina ya da kultur iddiasina donusturuldukten sonra acaba bilgiye giden yol daha cetrefilli mi olmaliydi diye hayiflaniyorum. Hem boylece herkesin herseyi bilmek zorunda hissetmedigi, cahil cesaretinin rahatsiz edici derecede ayyuka cikmadigi, ne bileyim branslasmanin arttigi, maymun istahli ureticilerin de azaldigi bir ortam olusurdu diye fantezi gelistiriyorum. Esasinda hayati kesintiye ugratan bunca dikkat dagitici ogenin azaldigi bir “back to basics” fantezisinin urunu, ya da onceli diyebiliriz...

Dun aksam bir ara elektrik kesildi. Iste agir aksak okumakta oldugum kitabin son on iki sayfasini bitirmek icin essiz bir firsat! Firsattan buyuyerek cikip :S hadiseyi “TEDAS’tan dev bir kultur hizmeti”ne cevirmek an meselesiydi. Ama once en azindan mum bulabilmek icin (sebebini bilmedigim sekilde yeri hep mutfak olagelmistir) bir aydinlatma aracina ihtiyacim vardi. Cakmak kaybetmekte ustume olmadigindan ve kim bilir nereden cikacak kestiremedigiden aramaya bile zahmet etmedim. Cep telefonu is gorebilirdi, ancak onu da bulamadim. Telsiz telefon vardi, caldirip saklandigi yerden bulup cikarabilirdim ama lanet olsun, telsiz telefon da elektrige bagli (requiem for analog). El yordamiyla cevreyi yoklarken elime PSP ilisti. Isigi isimi gorebilirdi. Actigimda daha once durdurmus oldugum, Galatasaray’a karsi 1-0 maglup durumda oldugumuz maci gordum. Takimimin bana ihtiyaci vardi. Yuklendikce yuklendim, defansta verdigim gedikler once ikinci sonra da ucuncu golu getirdi ve 3-0 maglup oldum. Bu senaryo hic yabanci degil. Sonra ikinci mac, ucuncu mac derken hezimet serisinin ardi arkasi kesilmedi. Hincimi alamayip oyunu en kolay seviyeye cektim, oyunun suresini uzattim ve basladim gol olup yagmaya. Kendimce hayali bir turnuva statusu getirdim ve uc macta yedigim toplam golun iki katini atarsam sampiyon olacaktim. Dedigimi yaptim evelallah. Sampiyonlugumu ilan ettigimde elektrigin coktan gelmis oldugunu soylememe gerek yoktur herhalde. Artik Everton – Stoke City macina kalmadigi yerden devam edebilirdim. PSP’de futbol oyunu uzerine mac izleyince de sanki futbolculari komuta ediyormus fakat muvaffak olamiyormus gibi asap bozucu bir kontol kaybi hissi, bir bas donmesi ve gerceklikle sanalligin catismasi hasil oluyor. Ha, kitabi soz bugun bitirecegim. Olmadi yarin…



* Yuzyilin mi bilmem ama otuz yilimin saheserlerinden Benim Adim Kirmizi’da, resim ustadlarindan birisine dair karakter tahlilinde gecen bir cumle. Dort supheliden hangisi icin kullanildigini, hangi sayfada gectigini bulmam imkansiza yakin. Birileri bunu basarmanin da dijitalize yolunu bulacaktir diye kafamdan gecirirken zaten e-book diye bir sey oldugunu hatirladim. Teknoloji kolaylik mi getiriyor, tembellik mi tartisilir lakin ortagimla birbirimizden habersiz ust uste benzer temayi en azindan bir yerde isleyecek kadar paralel dusunmemiz vaziyetin –yine en azindan bizim icin- endise vericiligini dogruluyor...

Sunday, October 4, 2009

Kırmızı meyveler

Pazar günlerini hava kararıncaya kadar seviyorum. Çocukluğumdan beri böyle...

~~
Lunch n Learn diye bir olay çıkardılar. Öğlen dışarı çıkıp dışarıda yemek yerine ofiste kalıp seçilen bir konuda kısaca eğitiliyorsunuz. Üstelik öğle yemeği de şirketten. Bu gibi etkinlikler ay sonuna doğru olursa ilaç gibi geliyor, malum ticket'lar yetişmiyor. Yemek fişlerini idareli kullanmayı senelerdir öğrenemedim. Ayın 1-2-3ü, pizza ya da balık ve yanında bazen şarap takviyesi sayesinde sefa içerisinde geçerken, 29-30 ve varsa lanetli 31i bitimizi kızartarak geçiriyoruz. Çarşamba günü galiba, stres yönetimi semineri vardı. Elbette iştirak ettik. Tavuklu salata ve şeftali suyu... Dostum, bu gerçekten hiç de fena sayılmaz :S Şirket doktorunun anlattıklarına bakarsak, meğer stres denilen nane, bizim ona yüklediğimiz bütün olumsuz anlamlara rağmen motivayson sağlayan, enerji veren, odaklanmaya filan yarayan bir şeymiş. Önemli olan, onu kontrol edebilme yetisini geliştirmekmiş. Stres (yani "dış uyarıcılara karşı verdiğimiz içsel tepki") yoğun iş temposunun bir sonucu olduğu gibi, aslında bu yoğunluğu düzenleyebilmemizi filan da sağlıyormuş. Yumurta tavuk ilişkisi gibi galiba, pek anlamadım sanırım. Her neyse, stresle başa çıkmak için öncelikli ihtiyacınız, sağlam bir vücut. Kahvaltı edin, spor yapın, sebzeleri ihmal etmeyin, bol su için filan. Ne yalan söyleyeyim bu tip anlatılar beni genelde -hayli kısa vadeli de olsa- etkiliyor. Eğitim gününden beri tatlı ya da fast food'a yaklaşmadığım gibi elimden geldiğince su içmeye ve kırmızı ve yeşil meyve-sebzeler tüketmeye çalışıyorum. Küçük bir tip, kırmızı bitkiler çok faydalıymış. Doktorumuzun söylediğine göre, doğa bizi her mevsim değişik kırmızılar ile ödüllendiriliyormuş ve biz de bu fırsattan istifade etmeliymişiz. Domates, nar, çilek, kuşburnu filan...


Hatırlarsınız, kuşburnunu Tansu Çiller sayesinde tanımıştık. Güzelliğini kuşburnu suyuna mı borçluydu ne?.. Geçenlerde elime 90ların başına ait bir Fırt cildinin kapağında Çiller'in sansasyonel "2 anahtar" vaadine yönelik bir çizim vardı. Hayli çekici bir kadın olarak tasfir edilmiş Çiller'in peşinden giden abaza tiplerden biri muzur gülümsemesi ile "biz sana önce bir şey verelim, sen sonra anahtarları verirsin" gibi sınırları son derece zorlayan bir laf ediyor. Esprinin çirkinliği, çiğliği bir yana bugün bir derginin kapağında böylesine iddialı bir karikatürün yer alabileceğine inanbiliyor musunuz? Birileri buna cesaret edebilir mi? Hiç sanmıyorum, toplum giderek muhafazakarlaşıyor ve biz bunun farkına varmakta gecikiyoruz... Bir fotoğraf makinam ya da scanner'ım olmadığı için konu karikatürü paylaşamıyorum. Bunun için özür dilerim.
~~

Aslına bakacak olursanız, kendi evimde internet bağlantısı dahi yok. Bu benim bilinçli tercihim. Hafta içerisinde mesai saatlerini bilgisayar karşısında harcıyorum ve internete koşulsuz köleliğimi engellemek adına eve modem sokmamaya karar vermiştim. Böylece beslendiğim diğer kanallar olan televizyon, dergiler ve kitaplara da vakit ayırabiliyorum. Bu yöndeki son hamlem, Lig Tv'yi kapattırıp Digiturk'te yer alan diğer bütün kanalları açtırmak oldu. Malum Beşiktaş çok kötü gidiyor ve eğer tuttuğunuz takımda bir numara yoksa, Turkcell Super Ligi'ni izlemenin de bir anlamı kalmıyor. Artık sinema, dizi, aktualite ve belgesel kanallarının tamamını takıp edebilirim. Bu akşam Fox life'ta 22oo'da Tim Roth'lu Lie To Me var. Tim Roth'u çok severim ve uzun zamandır neler yaptığına dair bir fikrim yoktu. Meğer dizi çekiyormuş...

~~

Harman / Kordon marka ağır, güzel ve eski bir anfim var. Fakat teknik konularaki yetersizliğimden dolayı, kimi zaman meydana gelen arızaların telafisinde yetersiz kalıyorum. Beni sürekli uğraştırıyor ama onu hala çok seviyorum. Üzerindeki şık Sanyo plak çalar ve çevresindeki technics kabinler ile gayet cool duruyor. Hafta başında yine ufak bir sorun çıkardı. Minik tüp şeklindeki speaker sigortaları yanmış. Bu sigortaların tanesi 15kuruş fakat bakkalda ya da mahalle hırdıvatçısında satılmıyorlar. İstanbul'da nereden alınır bilmiyorum (Eminönü - Sirkeci bölgesi olsa gerek) ama Ankara'da Ulus, İzmir'de ise Çankaya bölgesinde yer alan elektrik-elektronikçilerden edinebiliyorsunuz. Bu "elektrik-elektronik" dükkanları bana son derece karışık geliyor. Raflarda yer alan eski kameralar, setler, vhs videolar, kimi devreler, ıskartaya çıkmış tonla makine... Dijital dönemde bu tip alet ve parçalara ihtiyaç giderek daralıyor ve artık yalnızca özel ilgi alanı bu antika parçalar olan insanlar pasajları ziyaret ediyor. Pasajların üzerine serpilmiş ölü toprağını hissediyorsunuz... Gidip o küçük sigortalardan 4ünü 60kuruş karşılığı satın aldım. Üzerimde bozukluk yoktu ve dükkandaki adam bu kadar küçük bir alışveriş için 10lira uzatmış olmama bozuldu. Velhasıl, amfi yeniden kusursuz çalışıyor. Son günlerde Sanyo'nun üzerinde Danimarkalı Kashmir'in No Balance Palace LP'si dönüyor. David Bowie ve Lou Reed'in de sesini duyabileceğiniz, 2005 tarihli sıkı bir albüm. Hani içindeki her şarkıya yakınlık duyduğunuz, ısındığınız türden, nadide bir iş. Yani en azından benim için öyle...

~~

Bu sıralar din ve inanç karşıtı işler ilgimi çekiyor. Richard Dawkins'in youtube'da bayağı faydalı, evrime ilişkin temel bilgileri anlattığı videoları mevcut. Göz atmanızı öneririm. Bunun yanında politik komedyen Bill Maher'in Religulous'ını seyrettim. Filmin adı religion ve ridiculous kelimelerinin kaynaştırılmasından geliyor. Maher bütün büyük dinlerin önemli temsilcileri ile görüşüyor ve din'in düşmanca doğasını ortaya seriyor. Hristiyanların çoğu dünyanın sonunun yakın olduğuna inanıyor ve bu nedenle bir çokları açıkça gezegenin nereye gittiğini -sonu da bu kadar yakınken- umursamıyor. Bir milyarın üzerindeki müslümanlar 14milyonluk musevi toplumuna düşman ve musevilerse kibirden çatlamak üzere. Dinler, dünyanın sonuna inanıyor ve örgütlü dinin, inancın, gerçekten de düşmanlık yolu ile bu sonu hazırlayacak kitlesel desteği de mevcut. Maher'in belgeseli dinlerden kurtulmamız gerektiğini ortaya koyuyor ve "grow up or die" cümlesi ile sona eriyor. Paralel biçimde Dawkins, bahsettiğim youtube videolarından birisinde Amerikan televizyonuna, tanrının ancak bir diş perisi kadar inandırıcı olduğunu söylüyor. Bu karşılaştırmaya bayıldım. İnanç ya da örgütlü dinin karşısında duran daha fazla yapıma ihtiyaç var.

~~

Senelerce kamp yapan çocukların ateşte çevirdiği şeyi mantar, Ghostbusters'ın finalindeki canavarı "mantar adam" diye tercüme edip bize yutturanlara yazıklar olsun! Meğer onun aslı marshmellow imiş! Yumuşak çirkin şekerleme, Halley'in filan içinde olur hani...

Wednesday, September 30, 2009

Roman Polanski: Wanted and Desired



Roman Polanski'nin yasam oykusu bana hep biraz tuhaf gelmistir. Ozellikle 70lerin renkli dunyasinda, kendi bohemian rapsody donemlerinde, cevresinde ordugu girift cinsel ve sosyal iliskiler agi herkesin kolay kolay icerisinden cikamayacagi bir miras birakmis olsa gerek. Nitekim Charles Manson obur boyu hapis cezasini surdururken, Polanski bu esnada gecmisin butun agirligini omuzlarinda tasimayi basarip kirmizi halinin uzerinde seyirtmeyi surdurdu.



Fakat bela, bir kere onu cagirdiniz mi, hangi kosulda olursa olsun gelip sizi buluyor. Kopeklerden bile daha sadik bir dost. Omru boyunca belayi cagirmis, belanin cevresinde tutkuyla dolamis 76 yasindaki Polanski, su an Isvicre'de hapiste. Uzun zaman once, 1978 senesinde, o vakitler henuz 13 yasinda olan bir kiz cocugu ile uygunsuz cinsel iliskiye girdigi gerekcesi ile Isvicre polisi tarafindan tutuklandi. Ustelik Zurich'e, bir film festivalinin onur konugu olarak gitmisti. Yonetmenin ikamet ettigi A.B.D. ve diger yandan memleketleri Polonya ve Fransa ortak bir girisimle Polanski'nin serbest birakilmasi icin girisimde bulunacak. Dolayisiyla bu uc ulke ve Isvicre arasinda kucuk capli diplomatik bir gerginlik dahi kapida. Isvicre devletine Polanski'nin serbest birakilmasi icin cagri yapan yalnizca baska devletler degil. Pek cok entelektuel de kendisine yapilanlarin haksizlik oldugunu vurgulayan bir metni imzalamis. Salman Rushdie ve Paul Auster ekurisinin onlerine gelen her kagidi imzaladiklarini dusunmeye basladim. Hangi listeye baksam, bu ikisinin adi mutlaka var. Israrla ve hakli olarak savunduklari dusunce ozgurlugu ile Polanski vak'asinin ne gibi bir alakasi var? Destekcilerin bazilari asagida;

Bernard-Henri Lévy
Salman Rushdie
Milan Kundera
Paul Auster
Woody Allen
Pedro Almodovar
Jean-Jacques Annaud
Monica Bellucci
Costa Gavras
Terry Gilliam
Wong Kar Waï
Emir Kusturica
David Lynch
Martin Scorsese
Tilda Swinton
Wim Wenders
Fatih Akin



...Iyi ama, ya soz konusu Roman Polanski degil de siradan bir adam olsaydi? Dunyanin bir tarafinda genc kadinlarin cinsel istismara ugramasini, henuz cocuk yasta evlendirilmesini engellemek icin mucadele eden ilerici damarin, Roman Polanski'yi kurtarmak icin harekete gecmesi hic de adil degil. Olabildigince iki yuzlu bir hareket bu. Biraz vicdan muhasebesi lutfen...

Bu adamda fena halde seytan tuyu var, seytanin bizzat kendisi oldugunu dusundurecek kadar...

Tuesday, September 29, 2009

Nottingham United

Sir Paul Smith hemsehrisi -Nottingham bu memleket- EM Media'yi satin almis. 2002'de kurulan EM Media'yi iki filmden taniyoruz; skinhead donemini hatirladigimiz This is England (gerci ben yasamadim, nasil hatirlayabalirim?) ve Ian Curtis merkezli Control. EM Media'nin ucuncu bir yapimi daha varmis; Unloved. Bir yerlere not etmenizde fayda var. Onceki iki referansi dusunursek, Unloved'da da izlemeye deger birseyler olsa gerek. EM, kitle iletisimini* yaratici ekonominin (creative economy) kalbine yerlestirmek iddiasi ile yola cikmis, idealistten ziyade ticari ancak her halukarda entelektuel islere imza atan basarili bir yapim sirketi. En azindan reklam ajansi kurup fikirlerini pazara satmak yerine sanatsal uretim icerisinde kalip kazanclarini buradan saglamaya kalkmislar, ki bu iyi bir tercih.

Guncel ingiliz tasarim/moda medari iftiharlarindan Paul Smith -SIR paul smith- ile EMcilerin yollari Control'un yapim surecinde kesismis. Cool ikonu bir adamin hayatini cekiyorsaniz, elbette bunu cool bir tasarimciyla yapmalisiniz. P.S. bu anlamda tam isabet. Sir'un son yatirimi, bay Smith imajinin eksik halkasini tamamlamis gibi duruyor. Moda'nin aslinda bir sanat dali, ve tartismali diger tasarim disiplinleri gibi esas kategorisinin sanat olup olmadigina dair kafalardaki soru isaretlerini ortadan kaldirmak adina kucuk bir adim. Aslina bakacak olursaniz, boyle bir tartismanin hakikiliginden suphe ediyorum. bana kalirsa tasarim isi, en az sinema ve en fazla resim kadar elitist. Meshur ressamlarin imzaladigi tablolar muzayede evlerinde milyonlarca dolara satilirken, resim begenisinin moda takibinden daha entelektuel ya da nasil diyelim, daha "kaliteli" bir statuye sahip oldugunu soylemek, havali olma cabasindan baska bir sey degil.

Mesele, butunuyle sanat urunun pazarlanma bicimine iliskin. Sanat elestirmeni veya koleksiyoncusu olmak beraberinde bir takim zorunluluklari da getiriyor. Bir janr'a hakim olmak ve belli davranis kaliplarini barindiran bir tarzi uzerinize gecirmek gibi. Vogue yayin yonetmeni Anna Wintouri anlatan September Issue neden bir sinemacinin veya yazarin hayatini anlatan bir belgeselden kiymetsiz olsun? Neticede bu kisilerin tamami, populer alanin icerisinde hareket eden ve onu var eden bireyler. Evet Paul Smith benim butcemi asiyor, fakat bir cift P.S. ayakkabiya sahip olma ihtimalim Picasso imzali bir peceteye dokunma ihtimalimden kat kat yuksek. Zenginin mali, zugurdun cenesi... Biz yine de, "nevermind the bollocks" diyelim, konuyu kapatalim.


*EM'in mottosunda yer alan ve benim "kitle iletisimi" olarak cevirdigim kelimenin orijinali media. Ancak bu kelimenin Turkce'deki dogrudan karsiligi olan medya, bizde bir anlam kaymasina ugrayip daha dar ve fakat mutlak iktidarli bir alani tarif eden, buyuk yayin organlari anlamina geliyor. Yani tek tarafli bir akim, bir iletim soz konusu.

Monday, September 28, 2009

travestisiz kara sahasi

Cehaletin cesaretle birlesip ust duzeyde korku saldigi bir garip yerdeyiz. Bugun travestiler fuhus sektorunun buyuk yukunu sirtlarken, ozellikle varoslardan akin eden buranin sadik mudavimleri “i.ne” sozcugunu kufur olarak kullanir, kendilerine ola ki ayni sekilde hitap edeni oracikta dograyabilir. Cunku onlar hasa homoseksuel egilimlerinin boyundurugunda degil, erisiminden sual olunmaz libidinal enerjileri ve muzekker durtulerinin sartli (aktif) mahkumlaridir. Bir bitirim delikanlinin felegin daralttigi cemberde yasam mucadelesi veren bir transeksuele kendine sevgili belleyecek kadar sardirmasi ve yan gozle dahi baktirmamasi da kati suretle eril korumaci yanindan gelir. Tabii yemek isterseniz.

Birileri istahla yiyor iste. Toplumun cinsel acliginin bir nebze de olsa bastirilmasinda sektorun lokomotif iscileri konumundaki bu “hayat oglanlari” yine tum yozlugun, kokusmuslugun ve ahlaksizligin bas musebbibleri. Suclu yine bulundu, slikonlar dussun! Istanbul Emniyet Mudurlugu cagin en akil zorlayici uygulamasiyla travesti avina baslarken, halka acik alanlarda sigara yasagina bir de travesti ve transeksuel yasagi eklendi. Toplum-disi bu yaramaz ucuncu sinif topluma karistigi an artik “kabahatler kanununa muhalefet”ten suclu. Muhalefetin tanimi “toplumu rahatsiz etmek” olarak detaylandiriliyor. Alisveris yaparken, yolda giderken, kisaca en temel yasam fonksiyonlarini yuruturken, tipki haberin gectigi hemen tum ajanslarda islenen analojide oldugu gibi, yanlis yere park etmis araba misali cezaya carptiriliyor. Ayrica polisler, toplum ahlakini kirleten bu lekelerin kalbine islemeye tesvik amacli her bir travesti basina bonus/puan kazaniyor. Ortagim mahalledeki tuhafliktan ve hayalet avcilarindan bahsederken acaba bunu mu kastediyordu? Sokaklarda silahlarla donatilmis ve toplumun kita sahanligina sizan, tanimlayaman mahlukatlari imha etmekle gorevlendirilmis bir takim uniformali avcilar is basinda. 2009 kere masallah…

Thursday, September 24, 2009

cheque, mate!

Satranc oyununa –nedense pek cok seye oldugu gibi- oldum olasi isinamadim. Oncelikle buyuk bir ciddiyet, disiplin, konsantrasyon ve sabir gerektiriyor ki bunlari kolay kolay kabul edemezdim. Ikincisi, sanki en ufak bir hamleyle butun moronlugunuz insanligin gozu onune serilecekmis gibi hissederdim. Cunku gelecek vadeden parlak bir cocuk olmanin kapi esiginde bu oyun en gorkemli tahtasiyla karsiniza cikar, eger sinavi gecerseniz aptallarla araniza ucurum koyma sozuyle sizi ayartirdi. Aslinda alt tarafi 8x8 damali bir tahta ve kurallari cok net bu oyun nasil haftalarca hatta aylarca suruyor, o taslar gidecek onca yolu nereden buluyor, hic anlamis degilim. Diyorum iste, birileri yine bir seyleri gereginden fazla ciddiye aliyor da ondan. Hos, bir zamanlar epey kafa patlattigim 8 vezir (8 queens) algoritmasi boyumun hassas olcusunu almisti ya, neyse. Tanidigim bu oyunu en iyi oynayan cocukluk arkadasim su aralar yanilmiyorsam kurmaylik sinavlarina hazirlanan bir yuzbasi. Kendisi ayrica Gizli Hedef, Soguk Savasta Taktik Baskadir, Hepsi ve Biraz Daha Fazlasi Benim, Sakli Bor Madenlerini Bulmaca gibi strateji oyunlarinin da piriydi.
















Su siralar bir Rocky Balboa ve Ivan Drago tekrar karsi karsiya gelse yaratacagi infial kadar olmasa da, bir kisim yamali basin Kasparov ve Karpov’un yaklasik 20 yil sonra tekrar karsi karsiya geldigi maca ilgi gosteriyor. Ilk kez 25 yil once karsilasan ikilinin maci alti aya yakin surmus ve sonunda biri on kilodan fazla kaybedip digeri psikopatolojik davranislar gostermeye baslayinca doktorlarin da tavsiyesiyle mac galipsiz ilan edilmis. Daha sonra cirak ustasini alt etmis ve Kasparov satranc tarihinin en genc sampiyonu olmus. Istatistiklere bakildiginda maclarin dortte ucu beraberlikle bitmis, galibiyet sayilari da neredeyse esit. Neyse bu ajansvari bilgilendirmeleri birakalim, satrancla yollari kesisen iki zatin da Rus olmalari kafayi taktigim asil konu. Ornegin iki Hispanigin toprak kort finali oynamasi, veya Kenyalilar’in uzun mesafe/maratonlardaki basarisi gibi bolgesel ozelliklerin fizige dayali yansimalarini yadirgamiyorum ancak bir zihinsel aktivite sporunun/oyununun belli bir ulkede toplasmasi tuhaf geliyor. Ancak biraz dusununce konu tipki cocukluk arkadasimda oldugu gibi, satranc ve strateji, politika, militarizm gibi olgular arasindaki baglantiya variyor. Eh, Kasparov’un bugunku Rusya siyasetinin ana muhalefet liderlerinden olusu da –eger satranc sampiyonlugu partiye giriste ona ozel bir statu kazandirmadiysa- bosuna degil. Taktisyenligin memleketi Rusya’ysa, herhalde henuz cocukluktan bu oyuna ozendirme, belki devlet eliyle egitim dahi soz konusu olabilir. Bizde buna yonelik bir egitimin kat'a yanlisi degilim. Ancak dile tutkalla yapistigi ve kucuklukten nasil baslarsa oyle gittigi icin en azindan “santranc” telaffuzunun cocuklarimizin bellegine yerlesmesini engelleyebiliriz dusuncesindeyim :S

Friday, September 18, 2009

okunamayan tarih dergisi #5

ŞİRKET-İ HAYRİYE'NİN MEZALİMİNDEN
18 EYLÜL 1909
TANİN


Dün sabah Boğaziçi’ni sis kaplamış olduğundan sabah postasını yapan vapurlar iskelelere muntazaman gelememişlerdir. Otuz dokuz numaralı ve kaptan Angeli’nin idaresinde bulunan vapur Anadolu tarafından bir çok yolcuları hamil olduğu halde Beylerbeyi’nden hareket etmiş idi. Kuzguncuk önüne gelindiği zaman o iskelede toplanan yüzlerce halkın vapura tehacûm edeceği muhakkak olduğundan ve Beşiktaş’a geçecek yolcular da o iskeleden vapura binmek istediklerinden bazı kimseler Kuzguncuk’a uğramaksızın doğruca Köprü’ye gitmesini kaptana ihtar etmişlerdir. Kaptan bu muhik ihtarı dinlemeyip Kuzguncuk’a yanaşmıştır. Oradan hücum eden yolculardan vapurda oturacak yer kalmamış ve ahali derece-i nihayede telaşa düşüp feryada başlamıştır. Beşiktaş’a gelinceye kadar devam edecen herc ü merci tarif mümkün değildir. Zaten vapurun Beşiktaş’a uğraması da büyük bir tedbirsizlik idi. Bütün halk güverteye toplanmış olduğundan vapur iki tarafa sallanıyordu. Erkeklerin feryadı, kadınların telaşı, her tarafta yükselen bir sada-yı tariz ve tenkit herkesi şaşırttı. Beşiktaş’tan hareket edildikten sonra zat-ı şahanenin rakip oldukları vapur saray-ı hümayün rıhtımından ayrıldığından şirket vapuru orada tevkife mecbur olmuş idi. O sırada halkın yerlerinden kalkması herkesi daha ziyade korkuttu. Hülasa, bin müşkülat ile Kabataş’a yanaşıldı, bu sırada vapurun devrilmesinden korkanların hemen kaffesi oraya çıktılar. Birçok mehâllikten muhatarattan ve bir Mudanya seferine muadil bu yolculuktan sonra salimen Köprü’ye çıkanlar canlarını kurtarmış olduklarından dolayı pek memnun görünüyorlardı. Kaptan bidayeten (başlangıçta) Kuzguncuk ve sonra da Beşiktaş iskelelerine uğradığından ve kendisine vuku bulan ihtarata kulak asmadığından dolayı kabahatlidir. Biz şirketin intizam-ı idaresinden meyus olduğumuz için vukuatı olduğu gibi yazdık ve hiçbir mütalaa iave etmek istemedik.



Osmanlı Basınında Yüz Yıl Önce Bugün
Toplumsal Tarih Dergisi, Sayı: 189

Thursday, September 17, 2009

united boredom of great millet meclisi

Demeyeyim demeyeyim diyorum –yazmasi bile insanda "boredomline" kisilik bozukluguna yol aciyor- ama ne sikici bir aktif siyasi kadromuz var yahu! Hani dunyanin hicbir yerinde buyuk bir saygi ve sempati gorduklerini dusunmuyorum ama bizimkiler bir baska tektip ve ozelliksiz geliyor. Vicdan, etik, hassasiyet, hosgoru, demokratiklik gibi manevi derinliklerden umidi zaten kestik; ne bileyim, soyle bir siyasetcimiz escinsel olsa, biri ekstrem spor kazasina ugrasa, biri pisagor teoreminin yeni bir ispatini bulsa, biri ihmalkarliginin veya hatasinin yol actigi sucluluk duygusuna yenilip intihar etse, biri meclise verilen arayi iyi degerlendirip alkolik olsa, birinin dalmak ve futbol oynamak disinda ilgi cekici zevkleri olsa, biri belagat ustasi olsa, birinin enteresan bir giyim tarzi olsa, bir tanesi tek bakista kendisini digerlerinden ayiran bir stil sahibi olsa. Yok yok yok. Varsa da 550 de 2, binde de dort filandir. Bicim kisirligini bir kenara birakip yuzeydeki (gorunur) maneviyata donersek, mesela biri de “sorunuz her neyse yuzde yuz hakliyim, hemen soyle aciklayayim…” uslubunda degiskenlik gosterse... Aikido, judo, tai chi gibi dovus sanatlari bile ellerindeki fiziki erkin dogurabilecegi kotucul duygularin esiri olmayip halen saldiriya gecmemis birer savunma sanati olarak felsefelerini korurken (dusunun ne kadar sikici olabilir), bu kotu “agent” taklitleri savunma maskesinin ardindaki saldiri histerisinden vazgecemiyorlar.

Bir de bunlarin rant duskunlugu beni cok dusunduruyor ama yine vicdani boyutu degil, bunun motivasyon araclari... Simdi, calisma yuzyilinda oldugumuz gercegi ve insanlarin hayalleri, hedefleri ve istediklerine sahip olduklarinda ne yapacaklari konusunda en ufak fikri olmadan, nedensiz ve pusulasiz bicimde sadece ve sadece calismalari hem Russell’in, hem Lafarge’nin, en onemlisi ortagimin cok kafaya taktigi konular :S, tamam. Bu tempoda zevk, eglence, hatta mizah anlayisi gelistiremeyen, niye oldugunu bilmeden omrunu curuturken sadece kendine zarar veren insanlari bir kenara birakalim. Ama bunu birkac fersah oteye tasiyip kendi ziyan potasinin disina cikarak baskalarinin hakkina tecavuz edenin arzu nesnesi acaba nedir? Bu hirsin varis noktasi hangi hayallerle, ya da emeklilik senaryolariyla susleniyor, iste burada bir mide krampi daha giriyor. Iktidar ve yonetme duygusunun tutsagi bu guruh icin, disarida bunlari hissedebilecegi alan darligindan oturu calismanin sonu yok, o kesin. Birkac gayrimenkul yatirimi ve stilden/zevkten yalitilmis bir konforun otesinde ne olabilir ki? Hmmm, dusunelim biraz. Termal tesislerde gecirilecek birkac yil? Sadece iktidar uzerinde egemenlik kurmus tabakaya dair degil, muhalefet dahil tumu icin bir emeklilik planini ben bile gelistiremiyorum. Cunku dusunuyorum da, bu insanlarin hayalleri bile cok sikici olmali. O nedenle kafayi daha fazla zorlayamayacagim.














Aslinda konuyu belki aktif siyaset arenasina indirgememek lazim, genel olarak kurum ve kuruluslarin “yonetim” kati cok sikici. Hem devlet daireleri, hem ozel girisimler, hem de dernek-kulup yonetimleri icin bu durum soz konusu. Sanki hepsi agiz birligi etmiscesine, jargonlarindan tasan “duzen” ve “ciddiyet” manyakligiyla icimizdeki butun olmayan yonetim hevesini de yok ederek kademe uzerinde tahakkum kuruyorlar. Adeta orgutlu bir yonetimden sogutma politikasi gibi... Son donemlerde kulak oltama en cok takilan kelimeler “teskilat”, “il-ilce fesmekan birimleri”, “yerel yonetimler”, “idari amirlikler” vs. Tum bu terim ve simgeledikleri, bir yandan militer duzen anlayisini ne denli cagristirdigi da ortadayken, en az finans-muhasebe (yanilmiyorsam ayni sey olmalari lazim) kadar sikici. Trajedi burada bitmiyor. Kucukken hep bu renksiz ve candan bezdirici ciddiyet sahibi “buyuklerin” degisen dunyanin gerisinde kalacagini ve demodelikler muzesinde yerini alacagini dusunurdum. Fakat kendi jenerasyonum da beni satti. Ne kadar gereksiz, asiri ciddi ve duzen fetisisti akran var. Buyuklerin her jenerasyona bir fidan/ varis kampanyasi tikir tikir isliyor. Etrafiniza biraz bakin, gelecegin yonetim kademesi simdiden ters kademeye girmis durumda. Bereket etrafa bakarken bu karambolde bahtima Kamer Genc Jr. dustu, hemen kendisiyle sigara icmeye cikiyorum.

Wednesday, September 16, 2009

ilerlemeyi kutsamak?

"Kapitalist uygarlığın egemen olduğu ulusların işçi sınıflarını garip bir çılgınlık sarıp sarmalamıştır. Bu çılgınlık, iki yüzyıldan beri, acılı insanlığı inim inim inleten bireysel ve toplumsal yoksunluklara yol açmaktadır. Bu çılgınlık, çalışma aşkı; bireyin, onunla birlikte çoluk çocuğunun yaşam gücünü tüketecek denli aşırıya kaçan çalışma tutkusudur. Rahipler, iktisatçılar ve ahlakçılar bu akıl sapıncına karşı çıkacak yerde, çalışmayı kutsallaştırmışlardır. Bu gözü kapalı, bu dar kafalı adamlar, Tanrılarından daha bilge olmaya kalkıştılar; bu güçsüz ve zavallı yaratıklar, Tanrılarının ilendiği şeyi yeniden saygınlığa kavuşturmak istiyorlar. Ben ki, ne Hıristiyan, ne iktisatçı, ne de ahlakçıyım; onların yargılarını Tanrıların yargısına; din, ekonomi ve özgün düşünce konusundaki vaazlarını da, kapitalist toplumdaki çalışmanın korkunç sonuçlarına havale ediyorum.İsa, Dağdaki Söylev'inde tembelliği öğütlemişti: 'Tarlalardaki zambakların gelişip serpilişine bakın. Onlar ne çalışıyor, ne de yün eğiriyorlar. Buna karşın söyleyeyim size, Süleyman, o görkemi içinde daha göz alıcı giysilere bürünmüş değildi?'

Çağımız, çalışma yüzyılıdır, diyorlar; aslında acının, yoksulluğun, kokuşmuşluğun yüzyılıdır. Bununla birlikte, burjuva filozoflar, ekonomiciler, söyledikleri güç anlaşılan Auguste Comte'dan gülünç ölçüde açık seçik Leroy-Beaulieu'ye, şarlatanca romantik Victor Hugo'dan, böncesine kaba saba Paul de Kock'a kadar kentsoylu yazarların hepsi, çalışmanın büyük çocuğu İlerleme Tanrısı'nın onuruna mide bulandırıcı şarkılar söylediler. Onlara bakılırsa, mutluluk egemen olacaktı dünyada; daha şimdiden ha geldi, ha geliyor gibiydi. Bu baylar, geçmiş yüzyıllara uzanıp günümüzün tadını tuzunu kaçıracak şeyler getirmek için, derebeylikteki yoksulluğun kirini pasını eşelediler. Bu karnı tok, sırtı pek, daha dün büyük senyörlerin çanak yalayıcısı, bugün kentsoyluların kalem uşağı olanlar canımızdan bezdirmediler mi bizi, retorikçi La Bruyère'in anlattığı köylüyle?Ne yazık! Arcadia papağanları gibi ekonomicilerin dediklerini yineleyip duruyorlar: 'Çalışalım, ulusal zenginliği artırmak için çalışalım!' diye.Ey aptallar! Sizler aşırı ölçüde çalıştığınız içindir ki, sanayi avadanlığı çok yavaş gelişiyor. Anırmayı bırakın da bir ekonomiciye kulak verin: Çok akıllı bir adam değil, birkaç ay önce yitirme mutluluğuna erdiğimiz Bay L. Reybaud'dur bu: 'Çalışma yöntemlerinde devrim, genel olarak, el emeğine göre ayarlanır. İşçiler, yaptıkları işi düşük fiyata sağladıkları sürece, patronları bol bol onları şımartırlar, gördükleri işler daha pahalıya mal olunca da yüz vermezler onlara'.Kapitalist toplumda çalışma, her türlü düşünsel yozlaşmanın, her türlü örgensel bozukluğun nedenidir. İki elli uşak takımının baktığı Rothschild ahırlarının safkan atlarını; Normandiya çiftliklerinin toprağı süren, gübreyi taşıyan, ekini ambarlayan ağır yük hayvanıyla karşılaştırın bir. Ticaret misyonerlerinin henüz Hıristiyanlıkla, frengi ve çalışma dogmasıyla kokuşturamadıkları soylu vahşilere, sonra da, bizim o zavallı makine uşaklarına bir bakın hele?"

Paul Lafargue - Tembellik Hakkı (1887)