Sunday, January 13, 2008

modernizmi özledim, bana mazlum'u getirin


Situasyonistlerin kaptan-ı deryası Guy Debord 1957 tarihli durum tahlilinde modern kültürün iki merkezi bulunduğunu, bunların da Paris ve Moskova olduğunu belirtiyordu. Soğuk savaş ve 2 kutuplu dünya düzeni üzerine yapılmış pek çok farklı analizden biri. Debord, Paris'te filizlenen ve pek de Fransız olmayan tarz(lar)ın Avrupa, Amerika ve Japonya gibi -sonra "1. dünya", daha sonra "kuzey" adlandırması yapılacak - kapitalizmin zengin ükelerini etkilediğini, Moskova'da devlet eliyle empoze edilen tarzın ise, sosyalist bloğu kapsadığını ve kısmen de olsa Paris'e (ve dolayısıyla orada yeşerene) kadar uzandığını iddia ediyordu.

Yirmi birinci asrın bahtsız dünyasında işler biraz daha farklı.
Güncel Kültürün merkezini tespit edebilmek için mağaza vitrinlerini takip etmek yeterli: London - Paris - New York - Milano - (etc. now in Istanbul, soon in Ankara...) Moda her zaman tarz'ı belirledi ya da onun takipçisi oldu. Fakat bana öyle geliyor ki, tarzını kaybetmiş insanoğlunun elinde gününü kaydetmek adına kalan tek vasat, moda (burada ve buradan sonrasında moda'dan kasıt "giyim & kuşam" işidir).


20. yüzyılın özellikle 2. yarısı mainstream açısından bile hayli bereketli geçti (ben gördüm, or'dan biliyorum) . Misal; Wallerstein'in pek haklı olarak 1848den sonra 2. dünya devrimi kabul ettiği '68 hareketi, siyasi yönelimi, cinsel özgürleşme pratiği, müziği, kendi dili, yaygın uyuşturucu kullanımı, Vietnam gündemi ve nihayet modası ile dönemine has bir tarzı ifade ediyordu. Tabii onu önceleyen Rock'n Roll kuşağı ve Bobstil "asi gençlik" furyası da, kendine özgü nitelikler taşıdı. Deri ceketler, blue jean'in yaygınlaşması, kadınların pantolonu keşfi, motorsiklet çılgınlığı, chicken run'lar ve tabii biryantinli parlak saçlar (sıkı örnek: american graffiti, dandik müzikal fırtına: grease ) ... Yaş grubumuzun çoktan vitaminini emip posasını çıkardığı 80lere temas etmesek daha iyi (komple 80s ve erken 90s nostaljisi dahi çabucak tüketilen talihsiz zamanlar)

Velhasıl, doksanlardan bugüne süren kısa 21. yüzyıl içerisinde - alüminyum folyoya sarılmış füturistik / mizahi insan modeli dışında - belirginleşmiş, öne çıkmış ve toplumsal sınıfların tamamına yayılmış herhangi bir akımdan bahsedemiyoruz. Üstelik, bugün "trend" dediğimiz, geçmişin kötü kopyası olmaktan öteye geçmiyor. Rem Koolhaas'ın 21. yuzyıl'ın hemen başındaki Junkspace (hurda/çöp uzam) tanımı, güncelin geçmişle ilişkisini ve geçmişin mirası / birikimi / geleneği ile hesaplaşma biçimini ele alırken kayda değer bir referans. Koolhaas'a göre, modernizm'in, bilimin nimetlerini evrensele yaymak gibi rasyonel bir programı vardı. Junkspace ise onun ilahlaştırılması ya da eritilmesi. Çok değil, bir önceki kuşağın yazarları, sinemacıları 2001 senesinden neler bekliyordu? Uzayda fink atan kadın ve erkekler, yok olmuş sınırlar, özgürlükçü ya da en azından bir distopya'yı besleyecek kadar büyük ölçekli totaliter toplumsal değişimler filan... Oysa gerçekte olan biten, dikkate değmeyecek kadar ufak. Aslında, kameralı cep telefonu da fena sayılmaz. ~ google ads: Bonus Kart'a 12 taksit imkanıyla~

1 comment:

disconnectus erectus said...

Eline sağlık, güzel bir yazı olmuş; Gösteri Toplum'unu elden geçirmiştim Debord'un... Ne olduğun değil nasıl göründüğün önemli artık...

dedalus.